- Görüntüleme: 499
Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi
- Görüntüleme: 547
1996 Kardak Kayalıkları Krizi Seçilmiş Kaynaklar Listesi
- Aydın Şıhmantepe, "Kardak Krizi Sürecinin Kriz Yönetim Prensipleri Açısından İncelenmesi", Güvenlik Stratejileri Dergisi, Nisan 2013, Sayı 17,Yıl 9, ss. 127-155.
- Aydın Şıhmantepe, Ege Denizi’nde Aidiyeti Tartışmalı Ada, Adacık ve Kayalıklar Sorunu: Kardak Krizinin Çatışma Çözümü Analizi Açısından İncelenmesi, Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002.
- Sertaç Hami Başeren, "Ege'de Ada, Adacık ve Kayalıkların Uluslararası Andlaşmalarla Tayin Edilen Hukuki Statüsü", Ege'de Temel Sorun / Egemenliği Tartışmalı Adalar, Y. Hazırlayan: Ali Kurumahmut, Ankara: TTK Yay. 1998, s.110-114.
- Görüntüleme: 3917
1996 KARDAK KRİZİ
ÖZET
Figen Akat isimli kargo gemisinin Kardak kayalıklarında 25 Aralık 1995 tarihinde karaya oturması, hem Türk-Yunan ilişkilerinde Ege Denizi’ne ilişkin yeni bir sorunun çıkmasının, hem de yeni bir krizin başlangıcını oluşturmuştur. Kaza sonrasında olay yerine gelen Yunan güvenlik güçleri gemiye kaza yerinin Yunan karasuları içinde olduğunu ve kurtarma işleminin Yunanistan tarafından yapılacağını bildirmişlerdir. Gemi kaptanı bu öneriyi kabul etmemiş ve geminin Türk karasularında olduğunu Türk makamlarından yardım istendiğini ifade etmiştir. Türk Dışişleri Bakanlığı ve Yunanistan Ankara Büyükelçisi arasında yapılan bir dizi görüşme sonrasında gemi Türk sigorta şirketi ve bir Yunan römorkörünün dahil olduğu bir operasyonla kurtarılarak Güllük limanına çekilmiştir. Bu işlemler sırasında taraflar karşılıklı nota teatilerinde bulunmuş ve böylelikle de Kardak kayalıklarının egemenliğine ilişkin uyuşmazlık konusu diplomatik olarak görüşülmeye başlanmıştır.
Diplomatik görüşmeler sürerken kazaya ve tarafların iddialarına ilişkin haberler sıklıkla medyada yer almış ve bu durum her iki ülke halkı ve politikacıları konuyu milli dava olarak algılamaya başlanmıştır. 26 Ocak 1996 günü Kalimnos Adası belediye başkanının ada halkının bir bölümüyle Kardak adasına çıkarak bayrak dikmesi durumun biraz daha tırmanmasına yol açmıştır. Bu hamle iki Türk gazetecisinin Kardak adasına helikopterle intikal ederek Yunan bayrağını indirmesi ve Türk bayrağını dikmesiyle karşılık bulmuş ve gerginlik bir kez daha artmıştır. Olaylara ilişkin görüntülerin karşılıklı olarak medyada yer alması diplomatik görüşmelerin daha da sertleşmesine yol açmıştır.
Gerginleşen ve iç baskıların arttığı bu ortamda 28 Ocak 1996 günü Yunan hükümeti doğu Kardak adasına askeri birlik çıkarmış, bayrak dikmiş ve Atina Büyükelçisine Kayalıkların Yunanistan’a ait olduğunu yaklaşanlara ateşle karşılık verileceğini bildirmiştir. 29 Ocak günü Yunanistan Ankara Büyükelçisine Dışişleri Bakanlığına çağrılarak Kardak’ta konuşlanan askeri birliğin geri çekilmesi ve her türlü sembol işaretin kaldırılması istenmiştir. 30 Ocak gecesi Türk SAT timleri Yunan askeri bulunmayan ikinci kayalığa gizli bir operasyonla çıkmışlar ve bu hamleyle inisiyatif eşitlenirken kriz de zirve noktasına ulaşmıştır. Bu süreçte arabulucu olarak devreye giren ABD’nin de girişimleriyle her iki ülke askerlerinin ve egemenlik sembollerinin 31 Ocak günü kayalıklardan çekilmesi ve önceki duruma (statüko-ante’ye) dönülmesi kararı her iki ülke tarafından da kabul edilmiş ve aynı gün sabah saatlerinde asker birliklerin ve bayrakların geri çekilmesiyle kriz sonlandırılmıştır.
1996 KARDAK CRISIS
ABSTRACT
A new Aegean dispute in Turkish –Greek relations emerged on 25 November 1996 when Turkish cargo ship Figen Akat ran aground off the Kardak islets which at the same time set off the first sign a new crisis. Greek security forces which arrived in the scene of accident informed the ship that they were in Greek territorial waters and the salvage would be conducted by the Greek authorities. The captain of the ship refused this suggestion stating that the ship was in Turkish territorial waters and assistance was already requested from Turkish authorities. After negotiations and exchange of views between Turkish foreign ministry and the Greek Ambassador, the ship was salvaged with the involvement of Turkish insurance company and a Greek tugboat and towed to Turkish Güllük Port. Throughout the ongoing salvage operations, notes verbales were exchanged between the parties and by doing so the dispute over the sovereignty of Kardak islets was started to be negotiated diplomatically.
While the diplomatic negotiations were in progress, the media in both countries covered the details of the accident and the claims of both sides frequently, triggering a perception on the people and politicians of both countries to see the incident as a matter of national interest. On 26 January the mayor of the nearby Kalimnos Island together with the priest and families from the island landed on Kardak islet and hoisted a Greek flag which escalated the situation. This move was counteracted by an incident in which two Turkish journalists landed on the islet with a helicopter, hauled the Greek flag down and hoisted Turkish flag. This move as covered in media escalated the tension causing the diplomatic negations to become tougher.
Due to domestic pressures in this already tense environment, on 28 January the Greek government sent a military unit to eastern Kardak islet and hauled down the Turkish flag. This action was declared to the Turkish Ambassador in Athens and he was informed that the islets were Greek land any interference would be retaliated with military fire. In response, on 29 January, Turkish Ministry of Foreign affairs invited the Greek Ambassador in Ankara and stated that Greek troops together with all the symbols of sovereignty should immediately be removed from the islet. On 30 January at midnight with a covert operation, Turkish troops landed and hoisted Turkish flag on the western islet which did not have Greek troops. This move while bringing a balance to the military status in the area also escalated the crisis to its peak level. In this period pressure was put on both sides by the USA to disengage the situation. As a result both sides agreed to remove the flags and withdraw their troops from the islets and the crisis was finalised. The final status was addressed to be “status quo ante” describing the situation as it had been before the crisis, no national symbols on the islets.
- Görüntüleme: 746
S-300 FÜZE KRİZİ
Reuters GKRY'nin S-300 füzelerinin (140 km menzille sahip) füzelerin satın alınması için Rusya Federasyonu ile anlaşacağını duyurmasının ardından 5 Ocak 1997'de satın alma antlaşmasının yapıldığı ilan edilmiştir. Ayrıca GKRY, Rusya ile füzelerin Kıbrıs'a yerleştirilmesi konusunda bir anlaşma imzalanmıştır. Türk Dışişleri Bakanlığı, 6 Ocak 1997'de yaptığı açıklamada GKRY'nin girişeceği bu silahlanmanın Kıbrıs'ta barış sürecini sekteye uğratacağını, adadaki Türk toplumunu tehdit edeceğini, Doğu Akdeniz'de Türk-Yunan güç dengesini bozacak gelişmelere Türkiye'nin müsamaha göstermeyeceğini açıklamıştır.
Kriz, sadece adadaki Türk-Yunan askeri güç dengesini bozmakla kalmayarak 250 km kadar menzile ulaşabilecek (İsmail Cem'in belirttiği gibi) füze başlığı kapasitesiyle Türkiye için doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır. S-300 füzelerinin Rusya Federasyonu'ndan sağlanacak olması aynı zamanda NATO'nun güney kanadının tehdit altına girmesi ve Rusya'nın Akdeniz'e inmesi anlamını içermekteydi. Rusya açısından bu füze satış antlaşmasının temel önemi Rus Devlet Silah Şirketi (Rosvoorujenie)'nin Avrupa silah pazarına girecek olması ve ticari kazanç olarak okunmaktaydı. Bu nedenle ABD ve İngiltere tarafından öncelikle Kıbrıs'ta göreceli olarak taviz verilmesi, asker sayılarının azaltılması gibi önlemler alınması istenmişse de; daha sonra bu durum AB, ABD ve İngiltere tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Türkiye'nin krizdeki temel önceliği S-300 füzelerinin Kıbrıs'a yerleştirilmesini önlemek olmuştur. Sonuç olarak füzelerin Aralık 1998'de Yunanistan'a verilerek Girit adasına yerleştirilmiştir.29 Aralık 1998’de GKRY Glafkos Klerides başkanlığında gerçekleştirilen Rum Ulusal Konseyi toplantıda füzelerin muhtemelen Girit’e götürülmesi için ilgili taraflarla görüşme başlatılmasına karar verilmiştir. Ayrıca Klerides ‘‘Bu kararı tehditle değil, Helenizmin ve Kıbrıs halkının yararına olduğu için aldım’’[1] demiştir.
Rusya'dan GKRY'nin S-300 füzelerini alacağının açıklanmasının ardından Türkiye doğrudan olaya tepki vermiştir. Bu nedenle satın alma kararı Türkiye-GKRY arasında bir kriz doğurduğunu tespit etmek mümkündür. Dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan Füzelerin Kıbrıs'a yerleştirilmeleri halinde her türlü önlemin alınacağını açıklamış; dönemin Dışişleri Bakanı Tansu Çiller S-300'lerin vurulabileceğinden bahsetmiştir. 25 Ocak 1997'de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı savaş gemileri KKTC'yi ziyaret etmiş, Türk Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı "KKTC'nin güvenliği için elimizden gelen her şeyi yapacağız" demiştir. Bu dönemde Kıbrıs’taki Rus Büyükelçisi Georgi Muradov, Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimini vurması halinde ülkesinin bu duruma ilgisiz kalmayacağını ifade etmiştir. 20 Ocak 1997'de Türkiye Yunanistan ve GKRY (1993 Ortak Savunma Politikası ve Ortak Savunma Alanı Antlaşması) arasındaki ilişkilere benzer biçimde bir Ortaklık Konseyi Antlaşması imzalanacağını, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne yapılan bir saldırının aynı zamanda Türkiye'ye yapılmış sayılacağını açıklamıştır. Bu nedenle Türkiye 18 Haziran 1998'de, Yunanistan’ın 4 adet F-16 savaş uçağını GKRY Baf askeri havaalanına indirmesi üzerine 6 adet F-16 savaş uçağını KKTC'ye göndermiştir.
Türk tarafının füzelerin adaya yerleştirilmesi halinde adanın ve Türkiye'nin güvenliğini tehdit edeceği açıklaması ve adadaki Türk halkının güvenliğini garanti etmesi her türlü askeri önlemin gündemde olduğunu açıklaması üzerine, S-300'lerin Yunanistan'a verilerek kurulmadan Girit'e gönderilmesi kararı verilmiştir. AB, ABD ve Türkiye bu karara olumlu yaklaşmıştır. Aralık 1998'de BM Güvenlik Konseyi aldığı kararda Kıbrıs’ta asker ve silahlandırma düzeyini azaltmaya ve sınırlandırmaya çağırmış; 30 Aralık 1998'de ise Kıbrıs Rum Yönetimi, S-300 füzelerini adaya konuşlandırmamaya karar verdiğini ilan etmiştir.
Krizin başladığı dönemde 06 Ocak 1997’de Türkiye, “Refahyol Hükümeti” olarak da adlandırılan, 54. Hükümet ile yönetilmektedir. 54. Hükümette Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı ise Tansu Çiller’den oluşmaktadır. 54. Hükümet dönemi, bir yandan TSK’nın sivil siyasete en açık müdahalelerin olduğu bir dönemi ifade ederken diğer taraftan kendi içerisinde dış politika alanında birbirleriyle çelişen politikalar izleyen aktörleri içerisinde barındırmaktaydı. “Çiller güdülecelek dış politika konusunda Erbakan’la görüşmek külfetine katlanmazken, Erbakan’da bakanlığın uyarılarını gözardı ederek kutsal doğu seferini kendi imkânları ile hazırladı.”[2] Refahyol dönemi, Türkiye’nin Batı ve Doğu’ya yönelik politikalarının ayrı ayrı geliştirilmesi üzerinden bir işbölümü içeriyordu. Başlangıçta Türkiye’ye dinamik bir görüntü sağlaması beklenen bu yapı, bir taraftan hükümet, askeri yapı, cumhurbaşkanlığı arasında yaşanan sorunlar diğer yandan hükümet ortaklarının birbirlerinden farklı siyasi ajandaları ve dış politika anlayışları arasındaki ayrım ile birleştiğinde yürütmedeki çok başlılık sorununa yeni boyutlar ilave etmiştir. Yürütmedeki çok başlılık sorununu hükümet kanadında görünür kılan; Dışişleri Bakanı Tansu Çiller’in yanı sıra Refah partisi adına Devlet Bakanı Abdullah Gül Türki Cumhuriyetler ve Kıbrıs konularına ilişkin yetki verilmesinden anlaşılmaktadır. Abdullah Gül’ün 18 Aralık 1996 tarihli bir genelgeyle Türki cumhuriyetler, yurtdışında yaşayan Türkler ve İslam ülkeleri ile bütün ekonomik işlerin koordinasyonunu içeren yetki devri kendisinin “gölge bakan” haline gelmesine yol açmıştır.[3] Ayrıca kriz döneminde yetkili olan diğer bir hükümet, 55. Hükümet’tir. 30 Haziran 1997'den itibaren Türkiye, Mesut Yılmaz'ın başkanlığında kurulan 55. Hükümet'te ANAP, DSP, DTP(Demokratik Türkiye Partisi) koalisyon ortaklarıydı. 55. Hükümette İsmet Sezgin ve Bülent Ecevit başbakan yardımcısıydı.[4] 55. Hükümetin dışişleri bakanı ise İsmail Cem’dir. Süleyman Demirel, S-300 Füze Krizi döneminde her iki hükümette de cumhurbaşkanlığı görevini yürütmüştür. Her iki hükümet döneminde de askerin dış politika üzerindeki etkisi önemli olmuştur. Bu nedenle bu dönemde Genelkurmay Başkanları’nın Hüseyin Kıvrıkoğlu ve İsmail Hakkı Karadayı olduğunu belirtmek önem arz etmektedir. Türk Karar alıcılar S-300 füzelerini doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılamıştır. Örneğin Mesut Yılmaz, ‘‘S-300 füzeleri ile bizim için artık mesele Kıbrıs Türklerinin güvenliği meselesi olmaktan çıkmış, Türkiye'nin güvenliği meselesine dönüşmüştür. Kendi güvenliğimiz için bile yapmayacağımız hiçbirşey olamaz’’[5] Rus Dışişleri Sözcüsü Valeri Nesteruşkin bu dönemde yaptığı bir açıklamada S-300 füzelerinin savunma amaçlı olduğunu belirterek ‘‘Burada tekrarlıyorum, S-300 füzeleri kimsenin güvenliğini tehdit etmemektedir’’[6]
Her iki hükümetin de koalisyonlardan oluşması nedeniyle bu dönemde Türkiye’de dış politikada karar alma biriminin 5-10 kişiden oluştuğu söylenebilir. Kriz dönemi Türk siyasal hayatında çok önemli bir figür olan Demirel’in Cumhurbaşkanlığı dönemi, aynı zamanda TSK’nın son derece etkin olduğu bir dönemi kapsamaktadır. Üstüne bir de koalisyon hükümetlerinin yetkilendirdiği farklı adaylar eklendiğinde dış politika karar alma biriminin orta büyüklükte olduğu kolayca tespit edilebilir. Ayrıca Türkiye’de bu dönemde Milli Güvenlik Kurulu’nun çok önemli işlevleri olmakla birlikte, dış politika kararlarının yine kurumsal düzeyde olduğunu özellikle belirtmek gerekmektedir.
Krizin karşı tarafı olan GKRY ise Glafkos Klerides’ Kıbrıs Cumhuriyeti devlet başkanı olarak öne çıkmıştır. GKRY’de karar alma biriminin 1-4 kişiden oluşmakta olup bu dönemde çoğunluk hükümeti ile yönetilmektedir. GKRY’nin karar alım birimi “küçük grup”tan oluşmakla birlikte, karar alma biriminin yapısının kurumsal düzeyde olduğunu ifade etmek mümkündür. Kriz döneminde GKRY’de Dışişleri Bakanı Alekos Michaelides iken Nisan 1997’den sonra bakanlık sözcüsü Yannakis Kasulides Dışişleri bakanlığı görevine getirilmiştir. Bu dönemde Savunma Bakanı ise Kostas İliades’tir.
S-300 Füze Krizi’nin meydana geldiği dönemde uluslararası sistemin yapısı tek kutuplu olarak tanımlanmaktadır. 1991’de Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte ABD, dünya liderliğini üstlenmesine yol açmıştır. Ayrıca bu dönem ABD’nin liderliğin gerektirdiği sorumlulukları büyük ölçüde üstlendiği önemli bir zaman dilimidir. ABD bu dönemde pek çok farklı alanda ve coğrafyada sorumluluk üstlenmiştir. ABD’nin Kıbrıs temsilcisi Holbrooke'un S-300 füzeleri sorununun çözülmesi ve Rum-Yunan ortak savunma doktrinin lağvedilmesi için Türkiye’nin Kıbrısta bulundurduğu askerleri geri çekmesini önermesi üzerine Ankara, ‘‘Askerimizi ne zaman çekeceğimize biz karar veririz. Bu durumda tam tersine, asker sayısını arttırmamız gerekecek’’[7]yanıtını vermiştir.
Kriz, sistem düzeyi bakımından bölgesel alt sistem açısından önem arz etmektedir. S-300 füzelerinin Kıbrıs’a yerleştirilmesi, Akdeniz’de Türkiye, GKRY arasındaki güç dengesini bozmakla birlikte, 1991’den sonra dağılan SSCB’nin ana parçası olan Rusya’nın ekonomik anlamda rahatlamasını sağlayabilecek bir tehlike içermektedir. Krizde taraflar arasındaki iletişimin resmi olmayan düzeyde olduğu söylenebilir. Zira, Türkiye resmi olarak GKRY’ni tanımamaktadır. Bu nedenle krize özgü görüşler kitle iletişim araçları ya da üçüncü ülke ya da örgütler üzerinden karşı tarafa iletilmeye çalışılmıştır. Kriz sürecinde en başta ABD, Rusya Federasyonu ve Yunanistan baskın aktörler olarak öne çıkmıştır. Krizin meydana geldiği dönemde Balkanlar ve Kafkaslarda etnik dinsel şiddet ve çatışma, Asya krizinin yansımaları nedeniyle Dünya’da önemli bir ekonomik sıkıntı ve Ortadoğu’nun genelinde aşırı silahlanma önemli gündem maddeleriydi. Krizin meydana geldiği coğrafya ise Akdeniz’dir.
Kriz, çatışma kriz ilişkisi bakımından değerlendirildiğinde aslında Türk-Yunan ilişkilerindeki Kıbrıs uyuşmazlığı özelinde tekrarlayan çatışma içerisinde ortaya çıkmıştır. Krizi tetikleyen aktör ise devlettir. Kriz iki taraflı bir dış politika krizi özelliği göstermektedir. Krizde ana aktörler Türkiye-GKRY’dir. S-300 Füze Krizi, genel olarak Kıbrıs sorunu üzerinden temellendirilen bir kriz özelliği gösterdiği için krizin gelişen bir kriz olduğu ilk bakışta düşünülmesine rağmen krizin ne tırmanma eğilimi ne de krize neden olay zamana yayılarak ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle kriz gelişen bir krizden ziyade Türkiye için ani bir kriz olma özelliği göstermektedir. Türkiye açısından kriz konusu olan olay S-300 Füzelerinin henüz imal edilmemiş olmakla birlikte Kıbrıs’a yerleştirilecek olmasıdır. Dolayısıyla S-300 füzeleri krizinin Türk karar alıcılar tarafından beklenmeyen bir zamanda, yine beklenmedik bir biçimde ortaya çıktığı ve bir sürpriz unsuru içerdiği söylenebilir. Zira S-300 Füzeleri krizinde genellikle fiili eylemin sonucu olarak iki taraf arasında gerilimin yükselmesi üzerine siyasi ya da diplomatik tepkiler askeri güç unsurları ile desteklenmiştir. Krizin genel niteliğine göre S-300 Füzeleri Krizi bir “meşruiyet” sağlama çabasıdır. Var olan ststüyü tek yanlı değiştirmesi bakımından "saldırgan taraf" olarak GKRY, adaya füzeleri konuşlandırarak fiili durum yaratma çabası içerisine girmiştir.[8] Kriz konusu ve içeriğine göre Akdeniz’de askeri güç dengesini olumsuz etkileme potansiyeline sahip olduğu için askeri-güvenlik krizi, siyasi-diplomatik bir krizdir. Ayrıca krizi tetikleyici eylem Türkiye sınırlarının dışında gerçekleşmiştir. Krizin tetikleyicisi, şiddet içermeyen askeri eylemdir. Krizin tetikleyicinin en açık şekli silahlanma olarak ifade edilebilir. krizi yaratan olaya ilk tepki sözlü, siyasi ve şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki olarak gerçekleştirilmiştir. Sözlü tepki basın üzerinden iletilmiş olup, siyasi olarak desteklenmiştir. Ayrıca kuvvet kullanma tehdidinden yararlanarak bölgede tatbikatlar (Toros 2 ve Kararlılık 97 isimli tatbikatlar) yapılmış, bölgeye savaş uçakları gönderilmiştir. Tehdidin ciddiyeti analiz edildiğinde; Türkiye için saygınlık ve hak kaybı olmakla birlikte, bölgede kurulacak radar sistemleri nedeniyle S-300 füzelerinin konuşlandırılmasının sınırlı askeri tehdit anlamına geldiği ifade edilebilir.
Türkiye, kriz yönetim stratejisinde zorlayıcı diplomasinin baskıyı kademeli arttırma ve zımni ültimatom türlerini uygulamıştır. Zorlayıcı diplomasi, güç tehdidi ile desteklenen bir diplomasi çabasıdır. Zorlayıcı diplomaside tehditlerin varlığının arka planında iletişim kanallarının devam ettirilmesi büyük öneme sahiptir. Ayrıca Türkiye ve GKRY arasındaki güç asimetrisi kriz yönetiminde bu stratejinin seçilmesini kolaylaştırmıştır. Türkiye zımni bir ültimatom uygulayarak bütün politikasını S-300 füzelerinin Kıbrıs’a getirilmemesi ve konuşlandırılmasını engellemek üzerinden kurgulamıştır. Baskıyı kademeli olarak arttırma stratejisinde hedef ülke istemi yerine getirmek istemediğinde ise askeri önlemler kullanılarak güç ve kararlılık ifadesi pekiştirilmesi sağlanmıştır.[9]
Türkiye bu noktada ABD ve İngiltere’den (NATO’nun güney kanadında Rus etkinliğinin artacak olması nedeniyle) üçüncü aktör desteği sağlamış Klerides üzerinde baskı oluşturmuştur. Ayrıca ABD, Kıbrıs Rum Yönetimi’ni, S-300 füzelerini Ada'ya getirmemesi konusunda sert bir dille uyarmıştır. Rum gazetelerinde yer alan haberlere göre, ABD Savunma Bakanlığı Müsteşarı Jan Lodal, bir araya geldiği Güney Kıbrıs Washington Büyükelçiliği yetkililerine ‘S-300’leri almayın. Türkiye füzeleri imha edebilir. Baf Hava Üssü konusunda da ileri gitmeyin' demiş ve bu konuda “Türkiye’yi ikna etme gücüne sahip değiliz. Sandığınızın aksine Türkiye ABD'nin bir eyaleti değildir. Hiç kimse Türkiye'yi temel çıkarlarına ters düşen bir konuda uzlaşmaya zorlayamaz”[10] dediği basına yansımıştır.Ayrıca, NATO Genel Sekreteri Javiar Solana, NATO’nun S-300’lerin Ada'ya konuşlandırılmasına karşı olduğunu açıklamış ve “S-300’lerin Ada'ya konuşlandırılmaması için formül bulunması gerektiğini”[11] belirtmiştir.
Klerides başlangıçta "Türk işgalci güçlerinin tehdidi altında Kıbrıs Rumlarının kendilerini savunmalarının en doğal hakları olduğu” şeklinde demeçler vermekten daha sonra füzelerin yerleştirilmesi için henüz bir tarih saptanmadığını belirten açıklamalar yapmaya yönelmiştir. Ayrıca Türkiye tatbikatlar anlamında şiddet içermeyen askeri eylemler yapmıştır. Buna ek olarak ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs özel Koordinatörü Thomas Miller ve ABD Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbroke üzerinden de istemlerini iletmiştir. Holbrooke’un NATO’ya verdiği gizli bir raporda “S-300’lerle birlikte Ada'ya konuşlandırılacak radarlarla Rusya'nın bütün Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’yu kontrol altına alacağını, bunun için Rusya'nın da NATO karşısında üstünlük kazanacağını”[12] savunması da Türkiye’nin S-300 Füze Krizi’nde ABD’nin desteğini almasını kolaylaştırmıştır.
Bu noktada GKRY’nin izlediği kriz yönetim stratejisinin başlangıçta tırmandırmaya dayandığını söylemek mümkündür. Nitekim füze siparişi vermekteki asıl amacın Kıbrıs sorununu yeniden uluslararası kamuoyunun gündemine yerleştirmek olduğuna dair Klerides'in sonradan yapmış olduğu açıklamalar da bunu desteklemektedir. Süreç içerisinde konunun uluslararası aktörlerin gündeminde yer almasıyla KRY'nin stratejisinin zaman kazanma üzerinden kurgulandığı kolayca tespit edilebilir. Zira oluşan baskı neticesinde GKRY yaklaşık 2 yılı kapsayan bir süre içerisinde sürekli tekrar ettiği bu isteğinden vazgeçmiştir. Ayrıca, krizde şiddet unsuru bulunmadığı gibi GKRY’nin de şiddet içermeyen çözümde yana olduğu ifade edilebilir. Türkiye NATO ve ABD’den askeri ve siyasi destek almıştır. S-300 füzeleri krizine üçüncü aktör olarak müdahil olan üç devlet bulunmaktadır. Krizi konusu füzeleri Kıbrıs’a satacak olan Rusya, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesi halinde konuya duyarsız kalamayacağını açıklamış; Yunanistan kriz Yunanistan Savunma Bakanı Akis Çuhacopulos Türkiye'nin Rumların satın aldığı S-300 füzelerini vurması halinde bunun Yunanistan ile Türkiye arasında savaş nedeni sayılacağını[13] açıklamasına karşın söz konusu füzeleri Girit’e taşıyarak olayın uzlaşı ile çözülmesini sağlamış, ABD ise hem Kıbrıs hem de Yunanistan üzerinde baskı oluşturmuştur. Krizin ardından S-300 füzelerinin Girit’e depolanması kararını içeren tek taraflı bir deklarasyon ile status quo ante'ye geri dönüldüğü söylenebilir.
[1]“S-300'ler Kıbrıs'a gelmiyor”, Hürriyet, 30 Aralık 1998.
[2]Mensur Akgün, “Ortadoğu Maceraları”, On Bir Aylık Saltanat: Siyaset Ekonomi ve Dış Politikada Refahyol Dönemi, yay. haz. Gencer Özcan, (İstanbul: Boyut Yayıncılık, 1998): 164.
[3]Gencer Özcan, “Yalan Dünyaya Sanal Politikalar”, On Bir Aylık Saltanat: Siyaset Ekonomi ve Dış Politikada Refahyol Dönemi, yay. haz. Gencer Özcan, (İstanbul: Boyut Yayıncılık, 1998):180-181.
[4]55. Hükümet 11 Ocak 1999’a kadar görevde kalmıştır. Bu nedenle S-300 füze krizinin 54. ve 55. Hükümetler döneminde devam ettiği söylenebilir.
[5]Muharrem Sarıkaya, “Mesut Yılmaz: ‘S-300'ler Türkiye'yi tehdit ediyor’,” Hürriyet, 12 Eylül 1997.
[6]Nerdun HACIOĞLU, “Ruslardan S-300 küstahlığı”, Hürriyet, 26 Eylül 97.
[7]Selin Çağalayan, “Holbrooke'un taviz isteğine ret”, Hürriyet, 15 Ekim 1997.
[8]Meşruiyet krizi, http://tdpkrizleri.org/index.php?option=com_seoglossary&view=glossaries&catid=1&lang=tr
[14.06.2014].
[9]Fuat Aksu, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2008): 32
[10]“ABD'den Kıbrıs tugayı”, Hürriyet, 24 Şubat 1998.
[11]“NATO ve AB'den S-300’ler için baskı”, Hürriyet, 18 Temmuz 1998.
[12]“ABD: S-300'ler bölgeyi Rus kontrolüne sokar”, Hürriyet, 10 Eylül 1998.
[13]Hüseyin Alkan, “Yunanistan'dan savaş tehdidi”, Hürriyet, 5 Eylül 97.
- Görüntüleme: 1491
3.6. 1998 SURİYE KRİZİ
{tabulizer:include style[gr.alterora.elemental_2_grey.css] id[tab_fF7iEZR0Sv]}
| 1998 S-300 Füzeleri Krizi Sırasında Karar Alma Sürecinde Yer Alan Kişiler | ||
| Makam | İsim | Görev Dönemi |
| Cumhurbaşkanı | Süleyman DEMİREL | 16 MAYIS 1993 – 16 MAYIS 2000 |
| Hükümet | 55. HÜKÜMET | 30 Haziran 1997 – 11 Ocak 1999 |
| Başbakan | A. Mesut YILMAZ | |
| Başbakan Yardımcıları |
M. Bülent ECEVİT İsmet SEZGİN |
|
| Dışişleri Bakanı | İsmail CEM | |
| Milli Savunma Bakanı | İsmet SEZGİN | |
| Genelkurmay Başkanı |
Orgeneral İ. Hakkı KARADAYI Orgeneral Hüseyin KIVRIKOĞLU |
30 Ağustos 1994 - 30 Ağustos 1998 30 Ağustos 1998 - 28 Ağustos 2002 |
3.6.1. Krize Yol Açan Gelişmeler
Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler tarihi süreç içinde hep bir çatışma potansiyelini barındırmıştır. 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasından sonra bu ülkeyle ilişkilerde bir istikrarsızlığın hakim olduğu söylenebilir. İki ülkenin Soğuk Savaş döneminde farklı bloklar içerisinde yer alması da ikili ilişkilerinde güvenlik eksenli tehdit algılamalarını şekillendirmiştir. Bu bağlamda ulusal sınırlar konusundaki duyarlılıklarına koşut olarak Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yürütmekte olduğu kalkınmaya dönük projeler de Suriye’de endişe ile izlenmiş, özellikle bu bölgede inşa edilen barajlar dolayısıyla Suriye’nin su sorunu yaşadığı iddia edilmiştir.
Bu sorunlu alanlara ek olarak son yıllarda bir başka konu daha ilişkileri etkilemeye başlamıştır; Türkiye’de başlayan ayrılıkçı Kürt hareketine Suriye’nin vermiş olduğu destek.[2], Suriye-Lübnan sınırındaki Helve Kampında ilk konferansını düzenlemiş ve Suriye’nin denetimindeki bölgelerde eğitim faaliyetlerine hız verilmesi yönünde kararlar almıştır.[4] Bu ülkenin PKK’ya vermiş olduğu destek sonucunda Türkiye’nin Güneydoğu’da terör eylemleriyle baş edebilmesi güçleşmiş, uzun erimli bir mücadelenin içine sürüklenirken toprak bütünlüğüne yönelik tehdidin boyutu da artmıştır. Bütün bu endişelere koşut olarak Türkiye’nin Suriye’ye diplomatik yollardan iletmiş olduğu istekler ise yeterince yankı bulmamıştır. Kasım 1984’de ise Cumhurbaşkanı Evren Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’a bir mektup göndererek iki ülke arasında sınır güvenliğinin sağlanması ve teröristlerin giriş çıkışlarına son verilmesini öngören bir anlaşmanın yapılmasını önermiş ve öneri Suriye tarafından olumlu karşılanmıştır.[6] 1 Ekim 1989’da Başbakan Özal bir açıklama yaparak Suriye’nin 1987 yılında imzalanan protokolün gereklerini yerine getirmediğine işaret ederek Türkiye’ye karşı izlemekte olduğu düşmanca tutumu değiştirmeden iki ülke arasında işbirliğinin geliştirilemeyeceğini belirtmiştir. Bu bağlamda “eğer Suriye imzaladığı protokole uygun davranmaz ve PKK’ya destek vermeyi sürdürürse, Türkiye de 1987’de imzalanan ikinci protokole uymayabilir ve Suriye’ye saniyede 500 metreküp su vermekten vazgeçebilirdi.”[8] Terör örgütüne destek sağlamakta olduğuna ilişkin ithamlar Suriye tarafından reddedilmiş, Öcalan’ın Suriye’de olmadığı, Bekaa’nın ise Suriye tarafından etkin olarak denetlenemediği söylenmiştir.[10] Ancak bu açıklamaların ardından Türkiye’yi tatmin eden bir iyileşme sağlanamadığı gibi ilişkiler giderek gerilmiştir.
1993 Kasım ayında iki ülke arasında güvenlik konusunda yeni bir protokol imzalanmıştır.[12]
Tüm bu protokol ve açıklamalara karşın Suriye’nin PKK’ya vermiş olduğu destek konusunda yeterli çabayı göstermediği 1995 yılında PKK’nın Suriye sınırını kullanarak Hatay bölgesinde girişmiş olduğu saldırılarda açıkça ortaya çıkmıştır. 24 Kasım 1995 tarihinde Samandağ’dan sınırı geçerek Türkiye’ye sızmaya çalışan PKK grubu ile çıkan çatışma sırasında Suriye sınırına çekilen militanlar takip edilmiş, çatışmalar Suriye sınırı içerisinde de sürdürülmüş, zırhlı birlikler Suriye sınırından içeri girmekle kalmamış aynı zamanda topçu birlikleri de Suriye topraklarına salvo atışlar yapmıştır.[14] verilmiş ve Türkiye’nin Suriye’den istemi açıkça ve kararlılıkla belirtilmiştir;
”Suriye ile ilişkilerimizin normale avdet edebilmesi için Suriye’nin uluslararası ilişkilerin temel norm ve kurallarına uymasını ve aşağıda sıralanan somut taleplerimize olumlu cevap vermesini bekliyoruz.
Buna göre:
Türkiye-Suriye ilişkilerinin Suriye’nin terörizme verdiği destek nedeniyle ciddi zarar gördüğü gerçeğinden hareketle, Suriye’nin bazı yükümlülükleri bulunduğunu resmen kabullenmesini ve terörizme destek konusunda bugüne dek sürdürdüğü tutumunu terk etmesini istiyoruz. Bu yükümlülükler, esas itibarıyla, teröristlere destek verilmemesi, sığınma imkânı sağlanmaması, mali yardımda bulunulmaması hususlarında resmi taahhüdü içermelidir. Suriye aynı zamanda PKK eylemcilerini yargılamalı ve PKK elebaşısı Abdullah Öcalan ile işbirlikçilerini Türkiye’ye iade etmelidir.
Bu çerçevede Suriye;
Kontrolü altındaki topraklarda terörist eğitim kampları kurulmasına ve işletilmesine izin vermemelidir,
PKK’ya silah temin etmemeli, lojistik malzeme desteğinde bulunulmamalıdır,
PKK üyelerine sahte kimlik kartları düzenlememelidir,
Teröristlerin Türkiye’ye resmi yollardan girmelerine ve diğer yollardan sızmalarına sağladığı yardımı kesmelidir,
Terörist örgütün propaganda faaliyetlerine izin verilmemelidir,
PKK’nın Suriye topraklarındaki tesis ve mahallerde faaliyette bulunmasına imkân bulunmasına imkân sağlamamalıdır,
Teröristlerin üçüncü ülkelerden Türkiye’ye geçişlerine imkân tanınmamalıdır.
Bunlara ilaveten Suriye’den terörizme karşı mücadele kapsamındaki bütün faaliyetlerde işbirliği içinde bulunması beklenmektedir.
Suriye bu eylemlerinden derhal vazgeçmediği takdirde, Türkiye doğacak bütün sonuçlarıyla meşru müdafaaya başvurma ve can ve mal kaybından doğacak zararlarının tazminini her şart altında talep etme hakkını saklı tutmaktadır.”[16] 16 Eylül 1998 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Hatay’da yapmış olduğu uyarı niteliğindeki konuşmanın ardından 1 Ekim 1998 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in TBMM’nin açılışında yapmış olduğu konuşma Türkiye’nin kararlılığını ifade ederken zorlayıcı diplomasi stratejisinin yürürlüğe konulduğunun da işareti sayılmalıdır. 6 Ekim 1998 tarihinde Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in başlattığı mekik diplomasisi sırasında Türkiye kendisine istemlerini sıralamış olduğu bir metin vermiş ve iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden normale dönebilmesi için Suriye’nin dile getirilen istemler konusunda somut adımlar atması gerektiği belirtilmiştir. Büyük ölçüde 23 Ocak 1996 tarihinde Suriye’ye verilen metinle aynı içeriğe sahip olan metin 20 Ekim’de imzalanan Adana Protokolü’ne de ek olarak girmiştir.
9 Ekim’de Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasından sonra 12 Ekim’de Türkiye’ye gelen Mısır Dışişleri Bakanı Amr Musa, Suriye’nin Türkiye'nin istemine uymaya hazır olduğuna dair mesajı iletmiş, ardından da 19 Ekim’de Türkiye ve Suriye’den yetkililer Adana’da bir araya gelerek görüşmelere başlamışlardır. Türkiye’nin istemlerinin yer aldığı metnin Suriye heyetine verilmesinden sonra yapılan müzakereler sonucunda Türkiye’nin istemlerini karşılayan bir uzlaşmaya varılmıştır. Adana Protokolü olarak adlandırılan metne göre:
“1) Öcalan şu andan itibaren Suriye’de değildir ve kesinlikle Suriye’ye girmesine izin verilmeyecektir.
2) PKK unsurlarının da Suriye’ye girmesine izin verilmeyecektir.
3) PKK kampları şu andan itibaren faaliyette değildir ve faaliyete geçmelerine izin verilmeyecektir.
4) Birçok PKK’lı tutuklanmış ve adalete sevk edilmiştir. Listeleri vardır ve Suriye bu listeleri Türk tarafına iletmiştir.
Suriye, yukarıda dile getirilen noktaları teyit eder. Ayrıca taraflar aşağıdaki noktaları kararlaştırmışlardır:
1) Suriye, topraklarından kaynaklanan ve Türkiye’nin güvenlik ve istikrarını bozmaya yönelik hiçbir faaliyete karşılıklılık ilkesi çerçevesinde izin vermeyecektir. Suriye, toprakları üzerinde, PKK’nın silah, lojistik malzeme ve parasal destek teminine ve propaganda yapmasına müsaade etmeyecektir.
2) Suriye, PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu kabul etmiştir. Ülkesinde, diğer terör örgütleri yanı sıra, PKK ve tüm yan kuruluşlarının bütün faaliyetlerini yasaklamıştır.
3) Suriye, ülkesinde PKK’nın eğitim ve barınma amaçlı kamp ve diğer tesisler oluşturmasına ve ticari faaliyetlerine izin vermeyecektir.
4) PKK mensuplarının üçüncü bir ülkeye geçişleri için ülkesini kullanmalarına müsaade etmeyecektir.
5) Suriye, PKK terör örgütünün elebaşının Suriye topraklarına girmemesi için bütün tedbirleri alacak, sınır kapılarını bu yolda talimat verecektir.
Taraflar, yukarıda değinilen bu tedbirlerin etkili ve şeffaf bir biçimde uygulanmaları yönünde bazı mekanizmalar oluşturmayı kararlaştırmıştır.
Bu bağlamda;
a) İki ülke üst düzey güvenlik yetkilileri arasında derhal ve doğrudan telefon hattı tesis edilecek ve kullanılmaya başlanacaktır.
b) Taraflar, bir diğerinin diplomatik temsilciliklerine ikişer özel görevli atayacaklar ve bu görevliler misyon şefleri tarafından bulunulan ülke makamlarına takdim edileceklerdir.
c) Türk tarafının, terörle mücadele bağlamında, güvenliği arttırıcı tedbirlerin ve bunların etkinliğini denetlemek üzere bir sistemin kurulması önerisini Suriye, kendi makamlarının onayına sunacağını ve sonucu hakkında en kısa zamanda bilgi vereceğini belirtmiştir.
d) Taraflar, Lübnan’ın da rızasının alınması kaydıyla, PKK terörüyle mücadele konusunu üçlü çerçevede ele almayı kararlaştırmışlardır.
e) Suriye tarafı, bu “Tutanak”ta sözü edilen hususların uygulanması ve somut sonuçların sağlanması için gerekli tedbirleri alacağını taahhüt etmiştir.”[18]
3.6.2. 1998 Suriye Krizinde Karar Alıcı Olarak Demirel-Yılmaz
Bir bütün olarak değerlendirildiğinde 1998 Suriye krizinde dönemin Cumhurbaşkanı Demirel’in etkin bir konumda olduğu görülür.[20] Bu durumun açıklığı 9 Ekim tarihinde yapılan Dış Politika Gelişmeleri Toplantısı sırasındaki değerlendirmelerden de anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanı Demirel’in ifadesiyle, “Tabii hadiseler daha ileri merhalelere gidecekse, bizim yasalarımızın, Anayasamızın icap ettirdiği bütün usullerle riayet edilecektir. Sayın Komutanımız da söyledi zaten, aşağı yukarı üç toplantıda Milli Güvenlik Kurulu’nda bu konu geçiyor; hazırlık yapılsın da sonra konuşalım diye. Biz bu rahatsızlığı Genelkurmay Başkanımız dile getirdiği zaman dedik ki, siz hazırlıklarınızı yapın, bunların müzakeresini yaparız. Ve somut bir takım tedbirler arama ihtiyacı üç aydan beri mevcuttur. Şimdi bu adım böyle atılmıştır, bunu başarıya götürmek için gayet dikkatli şekilde yürütmemiz gerekiyor…”[22]
Suriye’nin PKK’ya vermiş olduğu destek konusu MGK’nın 24 Temmuz 1998 tarihli toplantısında ele alınmış, “ülke genelindeki güvenlik ve asayiş durumu, bölücü terör örgütünün yurt içi ve yurt dışındaki faaliyetlerine karşı alınan önlemler gözden geçirilmiş ve bu önlemlerin kesintisiz olarak sürdürülmesi kararlaştırılmıştır.”[24]
Nitekim MGK’da yapılan tartışmalar sonrasında Türkiye'nin Suriye üzerinde uygulanacak baskıları arttırdığı, hatta giderek süreci başlatan “savaş tehdit”lerine başvurduğu görülmüştür. Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel’in belirttiğine göre, 16 Eylül 1998 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Hatay Reyhanlı’da yaptığı konuşma MGK’da ortaya çıkan eğilim doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.[26] demiştir.
Zorlayıcı diplomasi stratejisi uygulanması açısından 9 Ekim 1998 tarihinde yapılan “Dış Politik Gelişmeler Toplantısı” bir fiili işleyişe ilişkin değerlendirme toplantısı niteliğindedir. Bu toplantıdan kısa bir süre önce ise 1 Ekim’de TBMM’nin açılışında bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Demirel, Türkiye’nin Suriye’ye karşı izleyeceği siyasanın işaretlerini ilk elden vermiştir; “Esasen, Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir, PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum.”[28] İlerleyen günlerde yapılan açıklamalarla Suriye’ye karşı izlenen zorlayıcı diplomasinin zemini oluşturulmuştur. Nitekim Başbakan Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı İsmet Sezgin, Suriye'ye bir müdahalenin söz konusu olmadığını belirterek, “daha fazla zarar vermeye devam ettikleri takdirde, tabiatıyla diplomasi biter, onun yerini başka enstrümanlar alır”[30]
3.6.3.1. Stratejinin temelini oluşturmak
Türkiye’nin Suriye’ye yönelik istemlerinin ve uygulanan zorlayıcı diplomasi stratejisinin 9 Ekim’de yapılan Dış Politik Gelişmeler Toplantısı’nda değerlendirildiği görülmektedir.[32] Oysa 9 Ekim tarihinde yapılan Dış Politik Gelişmeler Toplantısı sırasında Başbakan Yardımcısı Ecevit, söz konusu MGK toplantısında bu konuların ele alınmadığını belirtmektedir.Kontrolü altındaki topraklarda terörist eğitim kampları kurulmasına ve işletilmesine izin vermemelidir,
- PKK’ya silah temin etmemeli, lojistik malzeme desteğinde bulunmamalıdır,
- PKK üyelerine sahte kimlik kartları düzenlememelidir,
- Teröristlerin Türkiye’ye resmi yollardan girmelerine ve diğer yollardan sızmalarına sağladığı yardımı kesmelidir,
- Terörist örgütün propaganda faaliyetlerine izin vermemelidir,
- PKK’nın Suriye topraklarındaki tesis ve mahallerde faaliyette bulunmasına imkân sağlamamalıdır,
- Teröristlerin üçüncü ülkelerden (Avrupa, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İran, Libya, Ermenistan) Kuzey Irak’a ve Türkiye’ye geçişlerine imkân tanınmamalıdır.
Bunlara ilaveten Suriye’den terörizme karşı mücadele kapsamındaki bütün faaliyetlerde işbirliği içinde bulunması beklenmektedir.
Ayrıca, Suriye, Arap Birliği’ne üye ülkeleri Türkiye aleyhine kışkırtma girişimlerinden vazgeçmelidir.”
“Suriye bu eylemlerinden derhal vazgeçmediği takdirde, Türkiye doğacak bütün sonuçlarıyla meşru müdafaaya başvurma ve can ve mal kaybından doğan zararlarının tazminin her şart altında talep etme hakkını saklı tutmaktadır. Esasen, tüm bu görüşlerimiz 23 Ocak 1996 tarihinde diplomatik kanallardan Suriye’ye iletilmiş bulunmaktadır. Ancak uyarılarımıza bugüne dek kulak asılmamaktadır.”[35]
“Suriye bunu yaparsa, Türkiye başarılı çıkmış olmaz mı bu işin içinden, bence çıkar. Tereddüde mahal yok, başka bir yere giderse, o bence başka bir sorundur. Bunları yapmazsa Suriye, bence iki şık var: Türkiye bunun üstüne yatar. O Türkiye’ye itibar kaybettirir. İkinci şık, Türkiye, Suriye’ye bunları yaptırır. Kanaatimce eğer Türkiye, Suriye’ye bunları yaptırmayı göze alamazsa, zaten Türkiye’nin şikâyet edip oturan, hiçbir şeye gücü yetmeyen, prestiji vesairesi olmayan, sadece konuşan koca bir içi kof dev olduğu çıkar orta yere. Bunu da devam ettiremeyiz. Bence bu bir yerden sonra terörden gördüğümüz zarardan daha kötü. Bir takım yeni sıkıntılar Türkiye’nin başına çıkmaya başlar. Biz zaten ne zaman ne yapsak ikibuçuk savaştayız.”[37]
Türkiye’nin kararlılık ve inandırıcılığını arttıran fiili önlemler ve açıklamaların hem Suriye üzerinde hem de üçüncü aktörler üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Bölge ülkelerinden Mısır ve İran, Türkiye'nin Suriye’ye yönelik açıklamalarından sonra hem Suriye hem de Türkiye ile görüşmelerde bulunarak gerginliğin tırmanmasını önlemeye, Suriye üzerinde baskı oluşturarak diplomasi yoluyla Türkiye'nin istemine uygun bir sonucun ortaya çıkmasına yardımcı olmaya çalışmışlardır.
Diğer yandan ABD’nin de Türkiye’nin kararlılığını desteklemekle birlikte bölgedeki istikrarsızlığı arttıracak bir savaşı istemediği görülmektedir. Bu bağlamda Suriye üzerinde oluşturduğu baskı ile Türkiye’nin istemini karşılaması gerektiğini belirtmiştir.
3.6.3.1.3. Yaptırımı kararlaştırmak
Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, Suriye’nin Türkiye’nin istemini yerine getirmemesi halinde gösterilecek tepkinin ne olacağına dair vermiş olduğu yanıt en son aşamada Türkiye’nin Suriye’ye karşı topyekûn bir savaşı başlatacağıdır. Demirel’e göre, Suriye, “Direnseydi, müdahale vardı, olacaktı tabii. Zımnen oydu hadise. Zaten Atilla Paşa’nın (Kara Kuvvetleri Komutanı) Reyhanlı konuşması kendiliğinden değil. O MGK toplantısına dayanarak yaptı o konuşmayı. Oradaki kararımız, dediğimiz şudur: Artık barışçı yollardan falan giderek bunu halletmek yetmiyor. Artık canımıza tak demiştir. Şu işi koparalım.”[39] Türkiye diplomasi ile istemini elde edebilirse bu en uygun çözüm olacaktır, diplomasiyle yapamadığı takdirde [kuvvet kullanarak] yaptırmaktan başka seçenek yoktur. “Savaş yapalım vesaire arzusundan gelmiyor. Mesele bu işi çözün. Yalnız bunu bilelim ki, arkasında güç olmayan diplomasiyi yürütmek mümkün değildir. Eğer hakikaten Suriye, Araplar veya başka dünya ülkeleri bizim Suriye’ye hiçbir kötülük yapamayacağımı kanaatinde ise bizim zaten bunları yapmamız mümkün değildir.”[41]
3.6.3.1.4. İstemin yerine getirilmesi için öngörülen teşvikler
Uygulanan zorlayıcı diplomasinin başarılı olabilmesi ve Suriye’nin isteme uygun davranabilmesi için Türkiye’nin isteminde kimi değişikliğe gitmesi gerekmiştir. Özellikle Mısır Devlet Başkanı Mübarek ve İran Dışişleri Bakanı Harrazi ile yapılan görüşmelerde Türkiye Öcalan’ın Türkiye’ye iadesi yerine Suriye dışına çıkartılması seçeneği üzerinde durmuş ve sonunda bu bir uzlaşı zemini yaratabilmiştir. Taktik anlamdaki bu esnekliğin dışında Türkiye inandırıcılığını ve kararlılığını zayıflatabilecek her türlü davranıştan uzak kalmaya özen göstermiştir.
Mübarek’in Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaret sırasında gerçekleşen resmi görüşmelerde Türkiye’nin duyarlılığı, kararlılığı ve resmi istemi ayrıntılı olarak Mübarek’e anlatılmış ve somut sonuçları görülmeden Türkiye’nin tutumunu değiştirmeyeceği vurgulanmıştır.[43] Gerek Orgeneral Ateş’in gerek Cumhurbaşkanı Demirel’in dile getirmiş olduğu tepki ve görüşler ise zımni ültimatomun inandırıcılığını ve meşruiyetini dile getiren resmi açıklamalar olarak görülebilir. Zımni ültimatomun uygulanması yaratılmak istenen zorunluluk duygusuna da uygun seçenek olmuştur.[45] Bununla birlikte zorlayıcı diplomasi stratejisinin daha temkinli bir şekilde uygulanmasını gerektiren bu uygulamada kararlılığın ve inandırıcılığın esnetilmesi veya sınanması riski bulunmaktadır. Suriye üzerinde uygulanacak baskıların dozunu sonuç alınıncaya değin arttırmayı öngören bu seçenek hem Türkiye karşısında bir tepki bloğunun oluşmasına neden olabileceği hem de istemin müzakere edilebileceği algısını yaratabileceği için riskli bir seçenek olmuştur. Bununla birlikte daha ilk elden alınan önlemler ve basında çıkan haberler[47]
Bu kanaati Harrazi’nin yapmış olduğu ziyaret sırasında da dile getiren Cumhurbaşkanı Demirel, Harrazi’nin, “Suriye’nin bize söylediği, Öcalan’ın zaten bu ülkede olmadığı, bu nedenle Suriye’de olmasına izin verilmeyeceği…” şeklinde yapmış olduğu konuşmaya verdiği cevapta, “Biz bıçak kemiğe dayandı diyorsak, artık Suriyeli dostlarımız PKK’yı barındırmaktan vazgeçmelidir. Bize güvenin. Suriye’nin bu davranışı dürüst değildir. Size bile dürüst davranmamışlar. Bunları barındırmayacağız diyorlarsa onun da adımını atmalılar. 75 yıl barış içinde yaşayan Türkiye kimseyle sorununu barışçıl yol dışında çözmek istemez. Kimse bıçak kemiğe dayanmadan zor kullanmak istemez,”[49]
Diğer yandan kriz sırasında Mısır Devlet Başkanı Mübarek ve İran Dışişleri Bakanı Harrazi’nin Suriye Devlet Başkanı H. Esad ile yapmış olduğu görüşmelerin ardından Türkiye’ye gelerek yetkililerle görüşmeleri Suriye’de krizin nasıl değerlendirildiğine dair bilgi vermiştir. Nitekim bu görüşmelerin ardından yapılan değerlendirmeler sırasında Türkiye'nin uygulamakta olduğu zorlayıcı diplomasi stratejisinin Suriye üzerinde etkili olduğu ve kısa sürede sonuç alınabileceği kanaatine varılmış, Türkiye'nin tüm istekleri yerine getirilinceye değin diplomatik, siyasî ve askerî önlemlerin kararlılıkla sürdürülmesinde uzlaşılmıştır.
Gerçekten de krizi sonuçlandıran tercih Öcalan’ın Suriye dışına çıkartılması ve Türkiye’nin dile getirmiş olduğu istemin kabul edilmesi olmuştur. Hatta 9 Ekim günü Ankara’da Dış Politik Gelişmeler Toplantısı yapılırken Öcalan Suriye tarafından ülke dışına çıkartılmıştır.[51] Bu noktada Suriye’nin durumu özgündür. Hem örgüt liderinin burada barındırılması hem de Irak’ın kuzeyi ile Avrupa ülkelerine geçiş açısından transit güzergâh oluşu, İran, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile birlikte ayrılıkçı terörü desteklemekte oluşu Türkiye açısından Suriye’ye yönelik tepkiyi sertleştirmeyi zorunlu kılmıştır. Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ yazmış olduğu bir makalede bu durumu incelemiş ve Türkiye’nin karşılaşmış olduğu açmaza işaret etmiştir. Türkiye’ye büyük zarar veren ayrılıkçı terörün komşu ülkelerden gördüğü destek Türkiye’nin terör eylemlerini durdurmasının önünde oldukça büyük bir engel teşkil etmiştir. Şükrü Elekdağ bu durumu “2 ½ Savaş Stratejisi” adlı makalesinde şu sözlerle ifade etmiştir; “Dünya tarihi bu gerçeği açıkça ispatlıyor: Eğer bir ülkede terörizm ve isyanlar komşu ülkeden koruma ve destek bulan bir lider tarafından yürütülüyorsa, terör eylemleri komşu ülkenin terörist lidere ve yandaşlarına sağladığı destek durmadıkça tam olarak yok edilemez.”[53]
Diğer yandan, kriz sırasında Suriye ile sıkı ilişkiler içerisinde olan İran ve Mısır’ın izleyeceği tutum Türkiye açısından dikkatle izlenmiştir. Geleneksel olarak Suriye ile iyi ilişkiler içerisinde olan bu iki ülke, kriz sırasında doğrudan Suriye’yi desteklemek yerine, Türkiye ile bu ülke arasında arabuluculuk rolü üstlenebileceklerini iletmiş ve süreç içerisinde krizin yatıştırılmasında ve Türkiye’nin isteminin karşılanmasında önemli rol oynamıştır.
Uygulanan zorlayıcı diplomasi stratejisinde Suriye ile olası bir çatışma riskinin bulunması ve Türkiye’nin topyekûn bir savaşı göze almış olması söz konusudur. Topyekûn bir savaş sırasında Suriye’nin sahip olduğu kimyasal ve biyolojik silah sistemlerinin yaratmış olduğu tehlike göz ardı edilmemekle birlikte aslında Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Suriye’nin Türkiye için konvansiyonel anlamda tehdit oluşturabilecek bir potansiyele sahip olmadığı çeşitli vesilelerle görülmüştür.[55] Türkiye’nin dile getirmiş olduğu istemler BM ve uluslararası hukukun temel ilkelerine uygun bir statünün sürdürülmesini amaçlamıştır. Gerçekte, Sevin Toluner’in de belirtmiş olduğu gibi, “…1979’dan itibaren kontrolü altındaki Bekaa vadisinde PKK’nın yerleşmesine, eğitim görmesine, teşkilâtlanmasına izin veren, para, silâh ve idarî yardımlar yapan Suriye’nin bu eylemlerinin, Şart’ın 2. maddesi 4. fıkrasında yasaklanan ‘dolaylı kuvvet kullanma’ kalıbına uyan bir aykırılık olduğu açıktı[r.]”[57]
Yaratılan bu zorunluluk duygusunun Türkiye açısından bir son seçeneği ettiği de ifade söylenebilir. Örneğin Cumhurbaşkanı Demirel, daha sonra yapmış olduğu bir değerlendirmede tam da bu duruma işaret etmiştir; “Başka çare kalmamıştı, bir yerlere bir şey yapmak zorundaydık. Ve yapacaktık. Suriye olmazsa Yunanistan, o olmazsa İtalya ama mutlaka olacaktı.”[59]
Dışişleri Bakanı Cem de zorlayıcı diplomasi strateji uygulanırken başından beri kararlı olunduğuna işaret etmektedir. Cem’e göre, Suriye üzerinde baskı uygulanırken Türkiye’nin “baştan biraz sert çıkıp sonra da bir uzlaşma sağlamak” gibi önceden planlanmış bir politikası olmamıştır. “Tüm ilgili faktörler göz önüne alınarak, gerekirse sonuna kadar gitme kararlılığı ile hareket” edilmiştir.[61] demiştir.
Gerçekten de dönemin 2. Ordu Komutanı olan Orgeneral Aytaç Yalman’ın bir röportaja verdiği yanıt kararlılığı anlatmaktadır. “Şam, Ankara’nın tehdidine aldırmazsa ne olacaktı? Sorusuna Orgeneral Yalman, “Ne olacak! Suriye’ye girecektik. Planlar hazırdı. Şam’a kadar gidecektik. …Bizi durduramazdı. Buna gücü yetmezdi. Birliklerinin çoğu İsrail sınırındaydı. Savaşacak ciddi bir gücü yoktu. Olanların da savaş kabiliyeti yoktu. Sovyetler dağılmış, Rusya yardım edemiyordu. Suriye yedek parça sıkıntısı çekiyordu. Uçakları uçamıyor, tankları yürüyemiyordu. Biz de kararlıydık. …Suriye ne yaptı? Karşı çıkamadı. Ordusunun zayıflığını kendisi de biliyordu. Apo’yu çıkarmak zorunda kaldı. …Silahlı kuvvetler savaşmadan da caydırıcı gücü ile görev yapar. Aslında en iyi olanı da budur. İşte ordumuz caydırma görevini başarı ile yerine getirdi”[63] Ancak hızla tırmanan kriz sırasında basında Silahlı Kuvvetlerin Suriye sınırına kuvvet kaydırmakta olduğu, izinlerin kaldırıldığı gibi haberler yer almıştır. Bu haberler ise Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlanmış ve bölgede sürmekte olan NATO tatbikatları çerçevesinde yürütülen faaliyetlerin yanlış yorumlanmaması gerektiğine işaret edilmiştir.[65] Gelişmeler Cumhurbaşkanının başkanlığında Genelkurmay Başkanı, Başbakan ve Yardımcıları, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlarının bulunduğu toplantılarda ele alınıp değerlendirilmiş, sonrasında ise her kurum ortak kararın yükümlülüğünü kendi sorumluluk alanında yerine getirmiştir. Bununla birlikte, kriz sırasında Cumhurbaşkanı Demirel’in asker ve siviller üzerinde bir etki yaratmış olduğundan söz edilebilir. Siyasal sorumluluğunun bulunmamasına karşın, deyim yerindeyse, bir hükümet başkanı gibi dış politikayı yönlendirmiştir.[67] Cumhurbaşkanı Demirel’in kriz sırasındaki etkin konumu Başbakan’a yönelik eleştiriler sırasında TBMM’de de dile getirilmiştir. Örneğin DYP adına konuşan Hayri Kozakçıoğlu “1 Ekim günü, Sayın Cumhurbaşkanımız burada konuştular. Sayın Cumhurbaşkanımız, burada bir başbakan gibi konuştular; niye; dış politikadaki boşluğu Sayın Cumhurbaşkanının kendisi doldurmak ihtiyacını hissetti; oysaki bu boşluk, burada, Hükümet tarafından doldurulmalıydı,”[69] diyerek eleştirmiştir.
CHP adına konuşan Deniz Baykal’a göre ise, “…Hükümetimiz, bu gelişmelerden üç hafta sonra ancak bugün toplanmıştır ve Sayın Başbakanın burada yaptığı açıklamadan öğreniyoruz ki, Suriye konusunun önemiyle ilgili değerlendirmesini ortaya koyma ihtiyacını hissetmiştir. Tabiî, bu garabetin Türkiye Büyük Millet Meclisinin dikkatinden kaçırılması mümkün değildir. Bu, sadece olayın ortaya çıkış şekliyle ilgili olarak değil, bu olayın bundan sonraki aşamalarda götürülüş biçimiyle ilgili olarak da üzerinde düşünülmesi gereken, dikkat edilmesi gereken ciddî yönlerin bulunduğunu ortaya koymaktadır.”[71]
3.6.4.6. Ulusal destek
Kriz sırasında Türkiye’de iç siyasetin gündemi oldukça yoğundur; ayrılıkçı teröre karşı verilen mücadele kadar yolsuzluk suçlamaları, organize suç örgütlerinin kamu yönetimi içerisinde kurmuş olduğu ilişkiler, irticaî faaliyetlerdeki tırmanma gibi konular gündemde yer almaktadır. Bunlara ek olarak iktidardaki koalisyon hükümeti ile iç siyasetin ne ölçüde istikrarlı bir yönetim sergileyeceği de kuşkuludur. Ayrıca TBMM kısa bir süre önce seçimlerin yenilenmesi kararı almıştır.[73] demiştir.
TBMM’de yapılan görüşmenin ardından tüm siyasî partilerin Hükümetin Suriye’ye ilişkin politikasını eleştirilecek yanlarına rağmen sahiplendikleri ve destekledikleri görülmektedir. Nitekim yapılan konuşmaların ardından TBMM’de grubu ve temsilcisi bulunan tüm siyasî partilerin ortak görüşünü yansıtan bir açıklama metni okunmuş ve “…Suriye, yıkıcı, can alıcı faaliyetleri sürdürm[üş;] Türkiye'nin kendini savunma, kuvvet kullanmaktan itina ile kaçınması gereğine karşı gösterdiği büyük sabır karşı tarafça yanlış anlaşılmış, nerede ise faaliyetlerini artırıcı teşvik unsuru olarak görülmüştür. Bu hal devam edemez. Suriye'nin milletlerarası iyi komşuluk kurallarına uyması gerekmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Suriye Halkına ciddî bir uyarıda bulunmayı dostluğun icabı olarak görmektedir. Temennimiz, Suriye idaresinin, durumun ciddiyetini anlayarak gerekli tedbirleri alması, topraklarındaki terör yuvalarına son vermesidir. Bunun yapılmaması halinde neticelerine katlanması kaçınılmaz olacaktır,”[75] Uzun zamandır yürütülen mücadelenin etkin bir sonuca ulaşmasını engelleyen faktör olarak komşu ülkelerin, özellikle Suriye’nin üzerinde bir baskı oluşturulamaz ise kalıcı bir başarı sağlanamayacağı fikrinin yerleşmesine neden olmuştur.
Askerî karar alma mekanizması içerisinde komşu devletlere yönelik önlemler planlanırken bu ülkelerle sıcak bir çatışmaya girilmesi olasılığı da düşünülmüştür. Bu bağlamda Suriye krizi sırasında Türkiye’de asker ve sivil karar alıcıların büyük ölçüde uygulanan zorlayıcı diplomasi konusunda ortak kararlara vardığı söylenebilir. Cumhurbaşkanı Demirel’in de daha sonra belirttiği gibi, Orgeneral Atilla Ateş’in ardından kendisinin TBMM’de yapmış olduğu konuşmalar, hükümet ve askerî yöneticilerin yorum ve açıklamaları ulusal kamuoyunda gösterilen tepkinin desteklenmesi sonucunu doğurmuştur.
3.6.4.7. Uluslararası destek
Bir bütün olarak Türkiye’nin kriz sırasında Suriye’ye yönelik suçlamalarında terörist gruplara vermiş olduğu desteğe işaret etmesi ve bu yönde somut kanıtlar göstermesi, uluslararası hukuk ve meşru savunma hakkından hareket etmesi Türkiye karşıtı bir kamuoyunun oluşmasını engellemiştir. Türkiye’nin tepkisi anlaşılır bir tepki olarak algılanırken Türkiye’nin bölge ülkeleri ve uluslararası kuruluşlara göndermiş olduğu görüşlerini içeren dosyalar uluslararası desteği arttırmıştır. Bu bağlamda Türkiye istemlerinin ve duyarlılığının Arap-İsrail çekişmesi eksenine çekilmesine karşı çıktığı gibi, bir bütün olarak Arap ülkelerini hedef alan bir söylem içerisinde olmadığını da kesin bir şekilde vurgulamıştır.
7 Ekim’de TBMM’de yapmış olduğu konuşmada Başbakan Yılmaz Arap ülkelerinin yaklaşımı konusuna işaret ederek aşağıdaki görüşleri dile getirmiştir;
“… Suriye'yle ilişkilerimizde karşılaşılan sorunun kökeninde Suriye'nin Türkiye'ye karşı terörizme verdiği destek yatarken, Suriye, ülkemizin İsrail'le ilişkilerini öne sürerek meseleyi esasından saptırma gayretkeşliği göstermekte, Arap dünyasının dikkatini Türkiye-İsrail ilişkilerine çekmeye çalışarak konuyu istismar etmektedir. Suriye'yle ilişkilerimizin mevcut durumu ile Türkiye-İsrail ilişkilerinin hiçbir bağlantısı yoktur. Hiç kimse böyle bir yanılgıya düşmemelidir ve hiç kimse, gerçeklerden böylesine uzak bir bahanenin arkasına saklanmaya da çalışmamalıdır. Ayrıca, bu sorun, Türkiye'nin Arap âlemiyle bir sorunu da değildir. Böyle bir bağlantı kuranlar, yanılgıya düşerler. Türkiye ile Arap halkları arasında köklü dostluk ve kardeşlik bağları vardır. Buna, komşu Suriye Halkı da dahildir. Mesele, bugünkü Suriye yönetiminin, ülkemize karşı, bir yandan uluslararası hukukla ve iyi komşuluğun en temel icaplarıyla bağdaşmayan bir politikayı ısrarla izlemesinden, öte yandan da bunu inkâr etmesinden kaynaklanmaktadır.
Bu bağlamda, Türkiye'nin Arap ülkelerinden beklentisinin, meseleye gerçekçi bir şekilde yaklaşmaları ve Suriye'yi terörizme verdiği destekten vazgeçmeye ikna etmeleri olduğunu vurgulamak istiyorum. Arap ülkelerinin Arap dayanışması adına Suriye'ye verecekleri desteğin, teröre destek olgusuna bir onay niteliği taşımaması gerekir.”[77]
Türkiye’nin zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulamaya başlaması ile beraber sürece müdahil olan bir başka aktör ABD olmuştur. ABD, Türkiye'nin Suriye’yi hedef olarak gösteren sert açıklamalarından hemen sonra her iki ülke yöneticilerine gönderdiği mektuplarla sürece dahil olmuş ve krizin savaşa varmadan çözümlenebilmesinde bir rol üstlenmiştir. Türkiye ABD faktöründen hem isteminin meşru bir zemine oturduğunu göstermek aşamasında hem de kararlılığının Suriye yönetimine yansıtılmasında yararlanmıştır. Suriye’nin ABD’nin hazırlamış olduğu teröre destek veren ülkeler listesinde yer almış olmasını da kullanarak Suriye’nin ayrılıkçı teröre verdiği desteği ortadan kaldırmayı amaçladığını açıklamış ve bu açıdan Türkiye ile ABD’nin ortak kaygılarının bulunduğuna işaret etmiştir. ABD Başkanı Clinton’ın Suriye Devlet Başkanı Esad’a göndermiş olduğu mektupta dile getirdiği görüşler Türkiye’nin uygulamış olduğu zorlayıcı diplomasi stratejisinin inandırıcılık ve kararlılığını arttıran bir işlev görmüştür. ABD Başkanı Clinton’ın gönderdiği mektupta aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir;
“Geçtiğimiz beş yıl içinde sizden sık sık Suriye’nin PKK ve onun liderliğine verdiği desteğe son vermek için adımlar atmanızda ısrar ettim. Bildiğinizi gibi, biz PKK’yı terörist bir örgüt sayıyoruz. Hükümetiniz; PKK’ya desteğin son bulması, barınaklar sağlamaya son vermesi, Suriye ve Bekaa Vadisini eğitimi için kullanmasına son vermesi ve hepsinden önemlisi PKK lideri Öcalan’ı korumayı durdurması için derhal net adımlar atmalıdır.
Türk Hükümeti bize Suriye’nin PKK’ya desteğinin son bulduğunu görmeye kararlı olduğunu bildirmiştir.”[79] diyerek kuvvet kullanma tehdidinde bulunmuştur.
Suriye üzerinde yaratılmak istenen baskı Türkiye’nin amaç ve istemleri ile ölçülüdür. Dolayısıyla Türkiye Suriye’ye diplomatik yollardan iletmiş olduğu istemlerinin dışında bir şey istememiştir. Suriye’nin Türkiye’nin istemini karşılaması durumunda yeni istemlerle karşılamayacağı müzakereleri yürüten karar alıcılar tarafından çeşitli defalar dile getirilmiştir. Nitekim Adana Protokolü’nün imzalanması ve isteme uygun davranışların Suriye tarafından yerine getirilmesi ve bunların da izlenmesinin ardından Türkiye ile Suriye arasındaki ikili ilişkilerde gözle görülür bir iyileşme yaşanmıştır.
Bu iyileşme süreci Hafız Esad’ın vefatından sonra da sürdürülmüş, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Hafız Esad’ın cenaze törenine bizzat katılarak Türkiye’nin Suriye’ye ve bu ülkedeki istikrara vermiş olduğu önemi göstermiştir.
Zorlayıcı diplomasi stratejisi açısından Türkiye isteminin karşılanması için uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru savunma hakkını kullanacağını açıklayarak ölçülü bir tırmanma korkusu yaratmıştır. Suriye’nin bu dönemde sahip olduğu güç kapasitesinin de Türkiye’nin kararlılığı karşısında direnme veya kararlılığını sınama olanağı vermediği yapılan gözlemler sonucunda anlaşılmıştır. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik aşırı istemler ve gerçekleştirilmesi güç askerî stratejiler oluşturması baştan beri Türkiye’nin duyarlı olduğu haklılık ve meşruiyet bakımından sakıncalı sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bu nedenle Suriye üzerinde uygulanan zımni ültimatom ve aşamalı baskı stratejileri Türkiye karşısında bir tepki blokunun oluşmasını engellediği gibi Suriye’ye destek verebilecek ülkeler bile krizin çözümü için Suriye’nin sürdürmekte olduğu siyasadan vazgeçmesi gerektiğinde hemfikir olmuşlardır. Mısır ve İran’ın Türkiye’nin görüşlerini ve kararlılığını Suriye’ye iletmeleri açısından üstlenmiş oldukları rol yapıcı bir etki yaratmıştır.
3.6.4.9. Çözüme ilişkin koşullarda açıklık
Türkiye Suriye üzerinde uygulamış olduğu zorlayıcı diplomaside kuvvet kullanma tehdidinden yararlanmış olmakla beraber diplomatik süreci açık bırakmış ve asıl amacının savaş çıkarmak olmadığını vurgulamıştır. Bununla birlikte kesin bir sonuca varılmasını güçleştirecek seçenekleri de dışlamıştır. TBMM’de bir konuşma yapan Başbakan Yılmaz, “Suriye Türkiye'ye karşı dolaylı savaş sürdürmektedir. BM Anlaşması'nın 51. maddesi uyarınca Türkiye'nin meşru müdafaa hakkı bulunmaktadır. Türkiye savaş çıkarmak için çalışmıyor. Ama, Türkiye'nin hayati menfaatleri için gerekli önlemleri almakta ve gerektiğinde de yüce Meclis'in iznine başvurmakta kararlıyız.
Diplomatik tüm yollar şimdiye kadar denenmiştir. Ancak, gündemin Suriye'nin teröre verdiği desteğe son vermesiyle sınırlı olması ve sulandırılmaması şartıyla diplomatik yolları”[81]demiştir.
Dolayısıyla, Türkiye Suriye’nin o zamana değin izlemiş olduğu siyasanın inandırıcılığını kaybettiğini belirterek iki ülke arasında barış ve istikrara dayalı bir ilişkinin kurulabilmesi ve işbirliğinin geliştirilebilmesi için her şeyden önce varılan mutabakatlara samimiyetle uygulayacağının garanti edilmesini şart koşmuştur. Bu noktada Suriye açısından yaşamsal çıkarlarını etkilemeyen bir konu olarak ayrılıkçı terör hareketine sağlamış olduğu her türlü desteği sona erdirmesi çok da zor olmamıştır. Her ne kadar yıllardır dile getirmiş olduğu Öcalan Suriye’de değil söylemi çökmüş olsa da Adana Protokolü’nün imzalanması sırasından önce Öcalan’ın ülke dışına çıkartılmış olması Suriye’nin saygınlığını bir ölçüde koruyabilmesini sağlamıştır. Türkiye açısından asıl önemli nokta ise varılan mutabakatın fiili olarak uygulanmasını takip edecek bir kontrol mekanizmasının kurulmasının Suriye tarafından kabul edilmesidir.
| Özet Tablo 6: 1998 Suriye Krizi | |
| Zorlayıcı Aktör | Türkiye |
| Hedef Aktör | Suriye |
| Olay |
Suriye, ülkesinde PKK’ye destek vermekte ve barındırmaktadır. Suriye ise bu iddiaları reddetmektedir. Süreç içerisinde yapılan çok sayıda düzenlemeye rağmen etkili sonuç almak mümkün olmamıştır. Türkiye Suriye’den sonuç getirecek önlemler almasını ve PKK’ye desteğini kesmesini istemiştir. Askeri yetkililerin sert açıklamalar yaparak gerginliği tırmandırması. |
| Amaç / Hedef |
Suriye’nin PKK’ya desteğini sona erdirmek, lider kadrosunun Suriye dışına çıkmasını sağlamak, etkin denetim mekanizması oluşturmak. |
| Yöntem |
Tür: “Zorlayıcı diplomasi” açısından Türkiye’nin uyguladığı yöntem zımni ültimatom, baskıyı aşamalı artırma. İstem: PKK’ya desteğin kesilmesi ve Suriye dışına çıkarılması İvedilik: Zaman sınırı koymaksızın söylemde zamanın bittiği izleniminin verilmesi. İstemin tercih edilebilirliği: Aksi takdirde savaşın çıkması çok büyük bir olasılıktır. |
| Eylem |
MGK’da Suriye’ye karşı sert önlemlerin alınmasını içeren bir eylem planının hazırlanması kararının alınması. (Temmuz 1998) K.K.K. Org. Atilla Ateş’in Reyhanlı konuşması. (16. 9. 1998) Suriye sınırında askeri kuvvetlerin takviye edilmesi ve askeri müdahale hazırlıklarının hızlandırılması. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in TBMM’nin açılışında yaptığı konuşma. (1. 10. 1998) Türkiye’nin Suriye sınıra askerî yığınak yapması ve Mübarek’in arabuluculuk teklifinin reddi ve Türkiye’nin kararlılığının bildirilmesi/uyarılması. |
| Zorlayıcı Diplomasi Stratejisi | ||||
| Türkiye’nin İstemi | Açık |
Terör örgütlerine vermiş olduğun yardım ve desteği sona erdir. |
||
| İsteme uyma aciliyeti/zorunluluğu | Yüksek |
İstemler müzakere edilebilir değil. |
||
| İstemi yerine getirmemenin bedeli | Yüksek |
Aksi takdirde bir kuvvet kullanma olasılığı çok yüksek. Suriye için PKK’ye verilen destek ülkenin yaşamsal çıkarlarını değil taktik amaçlarını ilgilendirmekte; kolaylıkla vazgeçilebilir. |
||
| İstemin kabul edilmesini kolaylaştıracak öneri | Açık | Kendi inisiyatifinle PKK liderini Suriye’den çıkar ve verilen desteği sona erdir. Türkiye’nin dostluğunu kazan. | ||
| Sonuç |
Suriye’nin PKK desteğine son verme ve örgütün lider kadrosunu ülke dışına çıkartması. Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması ve Kenya’da yakalanması. Suriye’nin Mutabakatın uygulanmasına yönelik tutumunun gözetimi için mekanizma kurulması. |
|||
| İstemin Başarısını Etkileyen Faktörler | ||||
| Amacın açıklığı | P | |||
| Motivasyonun güçlülüğü | P | |||
| Motivasyonun asimetrisi | - | |||
| Aciliyet/Zorunluluk duygusu | P | |||
| Güçlü liderlik | P | |||
| İç (ulusal) destek | P | |||
| Uluslararası destek | P | |||
| Rakibin kabul edilemez tırmanma korkusu | P | |||
| Krizin çözümünün kesin koşullarına ilişkin açıklık | P | |||
[2] PKK hakkında ayrıntılı bir inceleme için bkz.; Yalçın Yelence, İnfazsız Yargı, İstanbul: Otopsi Yay., 2005.
[4] Ayın Tarihi, 29 Mart 1983, http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/AyinTarihi/1983/mart1983.htm
[6] Ziyaret sırasında imzalanan güvenlik protokolü ile taraflar kendi toprakları üzerinde karşı tarafa yönelik terörist faaliyetlere izin vermeyeceklerini ve silahlı eylemlere katılmış kişileri iade edeceklerini kabul etmiştir. Ekonomik işbirliğine ilişkin protokolle Türkiye, Atatürk Barajı’nın rezervuarının doldurulması sırasında ve Fırat sularının üç ülke arasında nihai tahsisine kadar Türkiye-Suriye sınırından yıllık ortalama 500m3/sn’den fazla su bırakmayı taahhüt etmiş. Aylık akışın 500m3’ün altına düştüğü durumlarda farkın gelecek ay kapatılması kararlaştırılmıştır. Bu protokollerle birlikte Türkiye-Suriye ilişkilerinde su ve terör konusu birbirleriyle ilişkilendirildiği için eleştirilere neden olmuştur. Ayrıntılar için bkz.; Fırat ve Kürkçüoğlu, “Orta Doğu’yla İlişkiler…,” Cilt II, s. 137.
[8] Bu ziyaret sırasında İsmet Sezgin, “…Suriye’nin PKK’ya destek verdiğini gösteren kanıtları meslektaşına sundu. Öcalan’ın Şam’da yaşadığına ve Suriye gizli servisi tarafından korunduğuna ilişkin belgeleri, PKK’lıların üzerinden çıkan sahte kimlikleri, Suriye’nin SAM-7 füzeleriyle koruduğu Beka vadisindeki PKK kamp ve eğitim merkezlerinin yerine dair bilgileri, PKK’larla birlikte ölü bulunan Suriyelilerin resimlerini yakalanan 25 Suriyelinin ifadelerini Şam’da yetkililere veren Sezgin sınırdan sızmaları ve terörist eylemleri önlemek için Suriye’nin imzalamış olduğu uluslararası antlaşmalarla üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmesini talep etti.” Fırat ve Kürkçüoğlu, “Orta Doğu’yla İlişkiler…”, Cilt II, s. 556.
[10] Ayın Tarihi, 03 Ağustos 1992, http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/AyinTarihi/1992/agustos1992.htm
[12] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Orta Doğu’yla İlişkiler…”, Cilt II, s. 558.
[14] Yetkin’in belirttiğine göre 23 Ocak 1996’da Suriye’ye vermiş olduğu bu notadan önce Türkiye Öcalan’ı Suriye’den resmi olarak istememiştir. Söz konusu nota bu bakımdan bir ilktir. Bu konuda bkz.; Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 38.
[16] Bkz.; “Suriye'ye Sert Uyarı”, Hürriyet, 24 Temmuz 1998, http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/07/24/57188.asp [20.02.2008].
[18] Bu konuda bkz.; Mahmut Bali Aykan, “The Türkish-Syrian Crisis of October 1998: A Turkish View”, Middle East Policy, Vol IV, No. 4, June 1999, pp. 174- 191; Meliha Benli Altunışık-Özlem Tür, “From Distant Neighbors to Partners? Changing Syrian–Turkish Relations”, Security Dialogue, Vol. 37, No. 2, June 2006, pp. 229-248.
[20] Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 205.
[22] Önder Yılmaz “Hatay'ın Kurtuluşunda Suriye'ye Eleştiri”, Milliyet, 24 Temmuz 1998, http://www.milliyet.com.tr/1998/07/24/index.html [20.02.2008].
[24] Yetkin, Kürt Kapanı…, ss. 203-204. Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu Temmuz 1998’de yapılan MGK toplantısı sırasında Kara Kuvvetleri Komutanı’dır.
[26] “Suriye'ye Sabrımız Kalmadı”, Hürriyet, 17 Eylül 1998, http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/09/17/67031.asp
[28] Ayın Tarihi, 13 Ekim 1998, http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/AyinTarihi/1998/ekim1998.htm
[30] Konuşma metni için bkz.; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim/1998 Çarşamba”, http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic?P4=332&P5=B&PAGE1=1&PAGE2=45
[32] 1 Ekim 1998 tarihli Milliyet ve Radikal gazetelerinde yer alan “Suriye’ye Uyarı: Ayağını Denk Al” ve “MGK: Çete Yasası Çıksın”, başlıklı haberlerde 30 Eylül 1998 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda Suriye’ye son bir kez diplomatik uyarıda bulunulmasının, Suriye’nin tutumunu değiştirmemesi halinde ise “gerekenin yapılmasının” kararlaştırıldığı yer almaktadır. Bu haberlerin doğru olması durumunda MGK’da alınan bir karar doğrultusunda zorlayıcı diplomasi stratejisinin işletildiği söylenebilir. MGK’da alın[may]an bir kararın resmi açıklamada yer almamasına karşın basında yer alması ilginçtir. Üstelik gazetenin yayınlandığı gün Cumhurbaşkanı Demirel’in TBMM’nin açılışındaki konuşması daha henüz yapılmamıştır. Bu durumda ya MGK toplantısında alınan kararlar konusunda bir sız[dır]ma vardır ya da gazetecilerin büyük bir risk alarak, Cumhurbaşkanı Demirel’in TBMM’de yapacağı konuşmayı önceden elde ederek ve MGK kararı eksenine oturtarak haberleştirmesi söz konusudur. Söz konusu haberler aşağıdaki gibidir;
“Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin Suriye konusunda yaptıkları sunuşun ardından Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in Şam'a yönelik uyarıları doğrultusunda, Suriye'ye ‘ayağını denk al’ mesajı verilmesi benimsendi.
Türkiye'nin iyi niyetini sürekli istismar eden Şam yönetiminin, bölücü terör örgütüne sürekli destek verdiği ve PKK liderinin halen Şam'da barındığı vurgulanan toplantıda, ‘Suriye bir taraftan bu yardımı reddederken, diğer yandan gizli düşmanlığı sürdürmektedir. Türkiye'nin dostluk elini sürekli geri çevirmektedir. Bu politika sürdükçe, Suriye'ye anlayacağı dilden konuşmak gerekecektir’ görüşü dile getirildi.
MGK, Suriye'nin diplomatik yolla son bir kez daha uyarılmasını, bildik tutumunu devam ettirmesi durumunda da ‘gereken yanıtın verilmesini’ benimserken, Türkiye'nin ‘mukabele’ hakkının saklı olduğu vurgulandı.” Yusuf Özkan, “Suriye’ye Uyarı: Ayağını Denk Al”, Milliyet, 1 Ekim 1998, http://www.milliyet.com.tr/1998/10/01/index.html
“Toplantıda, Cumhurbaşkanı Demirel ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in, Suriye'nin PKK'ya verdiği destekle ilgili çıkışları sonrasında Şam'a 'ayağını denk al' uyarısı yapılması kararlaştırıldı. Buna göre, diplomatik kanallardan Suriye'ye 'gizli düşmanlık politikandan vazgeç, sabrımız taştı’ mesajı verilecek. Toplantıda, Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan sunuşta şu değerlendirmeye yer verildi:
Türkiye'nin iyi komşuluk ilişkilerini geliştirme çerçevesinde attığı bütün adımlar, bütün açılımlar sonuçsuz bırakılmıştır. Dışişleri Bakanı Doha'da Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara ile görüşmüş, Suriye Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Adnan Omran'a Ankara'da olumlu mesajlar verilmiş, diyalog istendiği vurgulanmıştır. Ancak, Suriye bu açılımlara cevap vermek yerine gizli düşmanlık politikasını geliştirmeyi seçmiştir. Bu politika sürdükçe Suriye'nin anlayacağı dilden konuşmak gerekmektedir. Türkiye, BM yasalarının sağladığı 'meşru müdafaa zemininde' mukabele hakkını saklı tutmalıdır.
İstihbarat raporları, Suriye'nin PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Şam'da yaşamasına göz yummakla yetinmeyip, örgüte açık destek verdiğini de ortaya koymaktadır. Ancak bunları Şam yönetimine sorduğumuzda, 'Biz iddialarınızı doğrulayacak, Öcalan'ın Suriye'de yaşadığına dair hiçbir veri yoktur' yanıtını veriyor. Avrupalı, Yunan ve Ermeni parlamenterler Şam'da örgüt başıyla görüşüp, ardından da 'Öcalan'la Şam'da görüştüm' açıklaması yaparken Suriye'nin inkâr politikasını sürdürmesi devlet geleneğine yakışmamaktadır. Suriye'ye hasmane tutumuna son vermesi gereği sert bir yöntemle anlatılmalıdır.
MGK toplantısında ayrıca İtalya'nın sözde Kürt Parlamentosu'na İtalya Parlamentosu'nda toplanma izni vermesi de değerlendirildi. İtalya'ya uyarı yapıldığı, ayrıca diplomatik yollardan gerekli mesajların verilmesi kararlaştırılan toplantıda, 'İtalya'nın bu tutumundan geri adım atmaması halinde başta savunma sanayi ihaleleri olmak üzere bir dizi ekonomik yaptırım uygulanması' konusunda görüş birliğine varıldı.”
Evren Değer ve Murat Gürgen, “MGK: Çete Yasası Çıksın”, Radikal, 1 Ekim 1998, http://www.radikal.com.tr/1998/10/01/politika/mgk.html [20.02.2008].
[34] Yetkin, Kürt Kapanı…, ss. 62-63. Ayrıca bkz.; Rıdvan Akar ve Can Dündar, Ecevit ve Gizli Arşivi, Ankara: İmge Yayınları, 2008, ss. 406-432.
[36] Akar ve Dündar, Ecevit ve Gizli Arşivi…, ss. 425-426. (Vurgular bize ait, F.A.)
[38] Bilâ, Komutanlar Cephesi…, s. 275.
[40] Akar ve Dündar, Ecevit ve Gizli Arşivi…, s. 426.
[42] Cem’in ifadesiyle, “…Mübarek, Türkiye’nin söylemini yumuşatmasını istiyordu, o da meselenin Türkiye'nin istediği gibi çözülmesi için çalışacaktı. Ancak bizim tutumumuz çok kesindi. ‘Suriye’ye de hareket imkanı bırakalım’ gibi düşünceleri çoktan aşmış durumdaydık. Bir-iki kez gitti geldi Sayın Mübarek… Nihayet, terörbaşının, yıllardır rahatça barındığı Suriye’nin başkenti Şam’dan çıkarılmış olduğu haberi bize ulaştı.” Dündar (Y.Haz.), Ben Böyle Veda Etmeliyim:…, s. 227.
[44] Bununla birlikte, döneme ilişkin bazı haber ve incelemelerde Türkiye’nin istemlerinin yerine getirilmesi için Suriye’ye bir ültimatom vererek 45 günlük bir süre tanıdığı bilgisi yer almaktadır. Ancak bu bilgi bizim yararlandığımız kaynaklarda doğrulanmamaktadır.
“Şam'a 45 Gün Süre”, Hürriyet, 8 Ekim 1998, http://dosyalar.hurriyet.com.tr/hur/turk/98/10/08/dunya/01dun.htm [20.02.2008]
Nikolas Strüchler, The Threat of Force in International Law, Cambridge: Cambridge University Press, 2007, p. 308.
[46] Örneğin Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu medyada yer alan haberlerin algı açısından Suriye’de isteme uyma zorunluluğu yaratmış olduğuna işaret etmektedir. Bu noktada medyada yer alan haber ve yorumlar Suriye üzerinde bir psikolojik harekât etkisi yaratmakla birlikte ulusal kamuoyunda da aşırı beklentilere yol açabilme riski de taşımıştır. Kıvrıkoğlu’na göre; “medyanın geliştirdiği savaş senaryoları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birkaç gün içinde Suriye’ye karşı bir askerî harekatın yapılacağına işaret ediyordu. Oysa Silahlı Kuvvetler intikal ve lojistik yönden hazırlıklarını tamamlayabilmek için zamana ihtiyacı vardı.” Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 204. 9 Ekim 1998 tarihinde yapılan Dış Politik Gelişmeler Toplantısı’nda Başbakan Mesut Yılmaz da bu konuya işaret etmektedir. Ayrıntılar için bkz.; Akar ve Dündar, Ecevit ve Gizli Arşivi…, s. 417.
[48] Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 81.
[50] Bu konuda bkz.; Tuncay Özkan, Operasyon, İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2000, s. 69. Öcalan bu durumu şu şekilde anlatmaktadır; “Türkiye’nin baskısı üzerine Suriye hükûmeti bana ‘Ya Türkiye ile aramızda savaş çıkar veya biz seni yakalar Türkiye’ye teslim ederiz, tercih yapmak zorundasın’ dedi. Bu tebliği bana Ağa kod adlı Mervan Zerki yaptı. Biz de Yunanistan formülünü tercih ettik.”
[52] Şükrü Elekdağ, “2 ½ War Strategy”, Perceptions, Vol. 1, March-May 1996, s. 7. http://www.sam.gov.tr/perceptions/Volume1/March-May1996/212WARSTRATEGY.pdf;
[54] Bu konudaki değerlendirmeler için bkz.; Yetkin, Kürt Kapanı…, ss. 40-43; Fikret Bilâ, Hangi PKK?, Ankara: Ümit yayıncılık, 2004, s. 75; Bilâ, Komutanlar Cephesi…, ss. 199-200.
[56] Toluner, “Hukuksal Alanda …”, s. 490.
[58] Yetkin, Kürt Kapanı…, s. 107.
Bunalım sırasında Yunanistan’ın da gelişmelerden tedirgin olduğu ve Suriye’den sonra sıranın Yunanistan’a geleceğine ilişkin haberler basında yer almıştır. Bu konuda bkz.; Murat İlem, “Şam Suskun, Atina Tedirgin”, Cumhuriyet, 10 Ekim 1998, s. 15. http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/10/t/c1503.html [20.02.2008].
[60] Cem, Türkiye Avrupa Avrasya…, s. 149. Cem bir başka vesile ile şunları söylemektedir; “…Suriye ile 1998 sonunda neredeyse savaşmak üzereydik. Terör altyapısını yok etmezlerse ‘… Türkiye’nin her yolu, yöntemi kullanarak Suriye’yi zorlayacağını’ açıklamazdan önce, Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve Genel Kurmayın kesin yaklaşımını aldım, öyle konuştum. Dış siyasette sözünüzün güvenirliği, caydırıcılığı yoksa, söylenenler boşlukta kalmaya mahkumdur.” Cem, Türkiye Avrupa Avrasya…, ss. 206-207.
[62] Bilâ, Komutanlar Cephesi…, ss. 199-200.
[64] Bkz.; “Orgeneral Kılıç, Sorunun Kriz Yönetimiyle Çözümü İçin Çaba Gösterildiğini Belirtti: Savaş İstemiyoruz”, Cumhuriyet, 6 Ekim 1998, s. 1-17. http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/06/t/c17.html
[66] Suriye bunalımı sırasında Cumhurbaşkanı Demirel’in süreçte önplana çıkması, Başbakan Yılmaz’ın ise arka planda kalması eleştirilere neden olmuştur. Bu çerçevede siyasilerin söylemlerindeki “aşırı”lıklara karşın askerlerin “temkinli” bir dil kullanmalarına işaret edilmiştir. Bir yorum için bkz.; Cüneyt Arcayürek, “Çok Bilinmeyenli Denklem”, Cumhuriyet, 6 Ekim 1998, s. 1-17.
http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/06/t/c1708.html
[68] “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim /1998 Çarşamba,” http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_b_sd.birlesim_baslangic?P4=332&P5=B&PAGE1=1&PAGE2=45
[70] “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim /1998 Çarşamba”…,
[72] “Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerinin yenilenmesine ve seçimlerin, mahalli idareler genel seçimleri ile birlikte 18 Nisan 1999 Pazar günü yapılmasına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 30.7.1998 tarihli 131 inci Birleşiminde (11) ret oyuna karşı (486) kabul oyuyla karar verilmiştir.”
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Seçimlerinin Yenilenmesine Dair [Karar, 590 / 30 Temmuz 1998]”, http://www.tbmm.gov.tr/tbmm_kararlari/karar590.html
[74] “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim /1998 Çarşamba”…,
[76] Konuşma metni için bkz.; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 4. Yasama Yılı, 3. Birleşim 07/Ekim /1998 Çarşamba”…,
[78] ABD Başkanı Clinton’un Türkiye ve Suriye Cumhurbaşkanlarına göndermiş olduğu mektuplar için bkz.; Yetkin, Kürt Kapanı…, ss. 66-67.
[80] “Diplomasi Kapısı Açık”, Cumhuriyet, 8 Ekim 1998, ss. 1-15.
http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/08/t/c0109.html
[81] Emine Kaplan, Akın Bodur, Mehmet Ali Solak, “Son Barışçı Yolu Deniyoruz”, Cumhuriyet, 20 Ekim 1998, s. 8.
http://arama.yore.com.tr:8081/cgi-bin/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/9810/20/t/c0811.html
Alt kategoriler
Türk Dış Politikası Krizleri Ana Sayfaları Makale Sayısı: 44
Türk Dış Politikası Krizleri Ana Sayfa Erişimi...
Soldaki menüden veya aşağıdaki listeden krizlere ilişkin anasayfalara erişebilirsiniz.
Ana Sayfa - 1924-1926 Musul Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1927 Lotus -Bozkurt Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi
Ana Sayfa - 1935 Bulgaristan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1935 Bulgaristan Krizi
Ana Sayfa - 1936 Hatay Krizi Makale Sayısı: 5
Ana Sayfa - 1936 Hatay Krizi
Ana Sayfa - 1942 Struma Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1942 Struma Krizi
Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi
Ana Sayfa - 1955 6-7 Eylül Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1955 6-7 Eylül Krizi
Ana Sayfa - 1957 Suriye Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1957 Suriye Krizi
Ana Sayfa - 1958 Irak Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1958 Irak Krizi
Ana Sayfa - 1964 Johnson Mektubu Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1964 Johnson Mektubu Krizi

Ana Sayfa - 1963-1964 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1963-1964 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1967 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1967 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1968-1974 Haşhaş Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1968-1974 Haşhaş Krizi
Ana Sayfa - 1974 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1974 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi
Ana Sayfa- 1981 Limni Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa- 1981 Limni Krizi
Ana Sayfa - 1984 Batı Trakya Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1984 Batı Trakya Krizi
Ana Sayfa - 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi
Ana Sayfa - 1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi
Ana Sayfa - 1989 Bulgaristan Göç Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1989 Bulgaristan Göç Krizi
Ana Sayfa - 1991 Nahçivan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1991 Nahçivan Krizi
Ana Sayfa - 1992 TCG Muavenet Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1992 TCG Muavenet Krizi
Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi
Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi
[Sedat Ergin] "Ne kadar kaygılısınız? Sıcak çatışma olasılığı sizi tedirgin ediyor mu?"
[Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel] "Bu ihtilafların küçüğü, büyüğü olmaz. Küçüğünde de büyüğünde de kaygılı olurum. Umarım ki olmasın, o yola girmesin."
Sedat Ergin, "Yunanistan'a Son Uyarı", Hürriyet, 31 Ocak 1996.
Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi
Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi
Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi
Ana Sayfa - 2010 Mavi Marmara Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2010 Mavi Marmara Krizi
Ana Sayfa - 2011 Suriye Krizi Makale Sayısı: 1
2011 Suriye-Türkiye Krizi
Özet
2011 yılında Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması sürecinde meydana gelen halk hareketleri süreç içerisinde Türkiye’nin öncelikle reform yapılmasını talep etmesi, Esad yönetiminin talepleri olumlu karşılamak ile birlikte uygulamaya koymaması sonrasında Türkiye’nin rejim muhaliflerine destek vermesi sonrasında iki ülke karşı karşıya gelmiştir. Siyasi ve insani bir kriz ise gelişerek ve yayılarak halen varlığını sürdürmektedir. Süreç içerisinde kriz, askerileşmeye başladığı gibi aynı pek aynı çatışmadan doğan çok farklı krizi de içerisine alarak varlığını sürdürmüştür. 2011 Suriye krizinde kriz hali halen devam ettiği için bir kriz sonrası evreden de söz etmek mümkün değildir.
2011 TÜRKİYE-SURİYE KRİZİ
2011 yılından itibaren Türkiye’nin Suriye ilişkilerinde gelişen kriz süreci gözlenmektedir. Bu ülkeyle ilişkilerde yeniden şekillenen uyuşmazlık-çatışma hali içerisinde bir kriz durumu söz konusudur ve krizi karşılıklı tırmandıracak çok sayıda gelişme yaşanmıştır. Suriye’deki iç çatışmaların seyri ve rejim karşıtlığının yaratmış olduğu karşılıklı meydan okumalarda Türkiye ve Suriye karşı karşıya gelmiştir.
Krize özgü uyuşmazlık 60. Hükümet döneminde ortaya çıkmakla birlikte kriz AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış; 62. 63. Ve 64. hükümetler döneminde ise devam etmiştir. Krizin başlangıç tarihinde 22 Haziran 2012’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu süreçte 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde 10 Ağustos 2014’te gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Recep Tayyip Erdoğan seçilirken, AK Parti genel başkanlığı Ahmet Davutoğlu yürütüyordu. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Bunlardan 63. seçim hükümeti hariç, diğer dört hükümet AKP’nin tek parti iktidarlarıdır. 63. hükümet kısa bir süreliğine seçim hükümeti olarak görev yapmış ve o tarihe kadar izlenen Suriye politikasının çizgisi dışına çıkmamıştır. 64. Hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, başbakan yardımcıları ise; Numan Kurtulmuş, Mehmet Şimşek, Yalçın Akdoğan, Tuğrul Türkeş ve Lütfü Elvan’dır. Mevlüt Çavuşoğlu 64. Hükümet döneminde de dışişleri bakanlığı görevini sürdürmektedir. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmakla birlikte, Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu AK Parti hükümetlerinin dış politikasının fikri alt yapısını oluşturmuştur.
Krizin Suriye kanadında ise Cumhurbaşkanlığı görevini 2003’ten itibaren yürüten Cumhurbaşkanı Beşar Esad, 28 ağustos 2014’ten itibaren Başbakan Vail Nadir el Halaki, Başbakan Yardımcıları Fahad Casimel-Freyc, Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Velid Muallim bulunmaktadır.[1] Arap baharının Suriye’ye yansıması ile birlikte 29 Mart 2011’de Beşar Esad, 2003 yılından itibaren görevini sürdüren Naci El Itri hükümetinin istifasını kabul etmiştir.[2] Suriye rejiminin otoriter niteliği nedeniyle karar alma birimi Cumhurbaşkanı Beşar Esad ve yakın çevresine dayanan “küçük grup”tur.
90’lı yıllar boyunca dönem dönem oldukça gerilimli anlara sahne olan Türkiye-Suriye ilişkileri Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarları döneminde ivme kazanmıştır. Ancak ikili ilişkilerin geliştirilmesi, 2000 yılında Hafız Esad’ın cenazesine Cumhurbaşkanı -Ahmet Necdet Sezer- düzeyinde katılımın sağladığı olumlu etkinin bir ürünü olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu dönemde AK Parti’nin dış politika ilkelerinden birine dönüşen komşularla sıfır sorun politikası Suriye yönetimi tarafından da kabul görmüştür. 2002-2011 arasında Türkiye-Suriye ilişkilerinin olumlu seyrinden söz etmek mümkündür. Türkiye ile Suriye arasında 2004 yılında serbest ticaret antlaşması imzalanmış, iki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 2,5 milyar dolar seviyesine ulaşmış, siyasi yakınlaşma ekonomik ilişkilere ivme kazandırmıştır. Bu süreçte Bush yönetimi tarafından “haydut devlet” olarak kabul edilen ve dünya politikasından izole edilmeye çalışılan Suriye, Beşar Esad döneminde yumuşama politikası izlemeye yönelmiş ve başta ABD, AB, bölge ülkeleriyle yakınlaşmaya çabalamıştır. Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerine destek verdiği gerekçesiyle uluslararası toplumdan izole edilen Suriye; Türkiye’nin bölgesinde başlattığı komşularla sıfır sorun politikasından yararlanarak Türkiye ile ikili ilişkilerini geliştirmiştir.[3] Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Ocak 2004’te Türkiye’yi 57 yıl sonra ziyaret etmiş ve Türkiye’nin resmi sınırlarını tanımıştır. Bu ziyaret iki ülke arasındaki Hatay sorunun sona ermesini sağlamıştır. Türkiye Suriye arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesinde Aralık 2004’te Başbakan Erdoğan’ın, 2005’te ise Batı ülkelerinin muhalefetine rağmen Sezer’in gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerin yanı sıra, ABD’nin Irak’tan sonra Suriye’ye düzenleyeceği olası bir askeri müdahaleye karşı çıkacağının düşünülmesi etkili olmuştur.[4] Suriye yönetiminin Türkiye ile yakınlaşma kararı kendi iç politikası açısından bir liderlik ve kimlik değişiminin sonucudur. Esad yönetimi, Suriye’yi göreceli izolasyondan korumak ve küresel ekonomiye eklemlemek amacıyla Türkiye’ye yakınlaşmıştır.[5] 2004’ten itibaren Türkiye-Suriye ilişkileri, “stratejik ortalıklık” olarak adlandırılmaya başlamıştır. 2007 yılından itibaren Türkiye, Suriye-İsrail arasındaki barış görüşmelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütmüştür.[6] 2009 yılında gerçekleştirilen tatbikat ile askeri alana yansıyan ilişkiler, 2010 yılında ortak petrol arama şirketinin kurulmasıyla enerji alanına kaymıştır. [7] 2009’da Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesinde iki ülkenin toplam on bakanının katılımıyla ortak bakanlar kurulu toplantısı gerçekleştirilmesi ikili ilişkilerin geldiği boyutu göstermek açısından dikkat çekicidir.[8]
Türkiye-Suriye ilişkilerindeki olumlu seyrin terine dönmesi ise; Arap Baharı ve sonrasında meydana gelen halk hareketleriyle bağlantılıdır. Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması ile birlikte Türkiye-Suriye ilişkileri bozulmuş ve iki ülke arasında gelişen bir kriz ortaya çıkmıştır. Mart 2011’de başlayan protesto dalgası karşısında ilk olarak Ankara, Şam hükümetini reform yapmaya ve göstericilere karşı şiddetle baskı uygulamamaya yönelik çağrılar gerçekleştirmiştir. Yapılan görüşmelerde reform konusunun altı çizilmiş ve 2011 Mart’ının sonlarına doğru kötüleşmeye devam eden Suriye’deki krize rağmen, Türkiye Esad karşıtı bir söylemden uzak durulmuştur.[9] Suriye krizinde Türkiye’nin Suriye’deki yönetimi hedefine alarak yönetim değişikliğini talep etmesi ve rejim muhaliflerini desteklemesi, kriz yönetim sürecinde Türkiye’nin savunmacı bir konumdan saldırgan bir konuma doğru geçiş yaptığını göstermektedir. Bu durum ve sonrasında Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği talep etmesi sonucunda saldırgan kriz yönetim stratejilerine yaklaştığını ve bununla beraber meşruiyet açısından krizin tartışmalı bir durum ortaya çıkardığını göstermektedir.
Arap Baharı’nın Suriye’de etkilerini göstermeye başlamasından sonra, Mart 2011 ile Ağustos 2011 Davutoğlu-Esad görüşmesi arasındaki süreç Türkiye açısından bir “ikna dönemi” olarak görülebilir.[10] Bu dönem kriz analizi açısından uyuşmazlık evresidir. Arap Baharı’nın ilk aşamasında, Türkiye’nin Esad’lı bir çözümden yana tavır aldığını ifade etmek mümkündür. Bu dönemde Türkiye, Suriye hükümeti ile reform yapılması konusunda mutabık kalmış ancak reformların pratiğe yansımaması sonrası artan şiddet olayları gerekçe gösterilmiş ve ikna sürecinden ziyade iktisadi, siyasi ve ekonomik yaptırımlara yönlenilmiştir. İkna sürecinin başarıya ulaşmaması, Türkiye’nin bir politika değişikliğine giderek Suriye muhalefetine destek vermeye başlamasıyla sonuçlanmıştır. Bu desteğin ilk emareleri, 1 Haziran 2011’de içerisinde Müslüman Kardeşler’in yer aldığı Suriyeli muhaliflerin Antalya’da düzenledikleri toplantıdan itibaren gündeme gelmeye başlamıştır.[11] Aslında bu toplantıya katılan muhalifler Esad’a karşısındaki muhalefetin tamamını kapsadığını belirtmek ise mümkün değildir. Türkiye’nin desteklediği muhalifler içerisinde daha çok Kürtler, Müslüman Kardeşler ve aşiret liderleri yer almıştır.[12]Ankara’nın Suriye muhalefetine açık desteği olarak okunabilecek bu durum Türkiye-Suriye ilişkileri açından uyuşmazlık evresinden çatışma evresine geçişin başlangıcı olarak görülebilir. Esad yönetimi, 20 Haziran 2011’de bir reform paketi açıklamış ve reformların Eylül ayında hayata geçirilmeye başlayacağını ilan etmiştir.[13] Bu süreçte Türkiye’den reform paketinin yetersiz olduğunu vurgulayan açıklamalar gelmiştir. Başbakan Erdoğan ise paketin bazı önemli maddeler içerdiğini belirtmekle birlikte siyasi partiler kanunu ve anayasal düzenlemelerin raporda yer almamasının “Türkiye’yi tatmin etmediğini” belirtmiştir.[14] Suriye Dışişleri Bakanı Muallim Naci, “Türkiye ile iyi ilişkilerini devam ettirmek istediklerini” belirtmiş ve Türkiye’nin paketle ilgili görüşünü tekrar gözden geçirmesini istemiştir.
Türkiye ise Suriye arasındaki çatışmanın Libya lideri Kaddafi’nin ve Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesinin ardından domino etkisinin Suriye’de de Esad iktidarını devireceği yönündeki beklentinin sonucudur. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Esad’ın artık meşru olmadığını deklare edip, ABD’nin “Esad’sız Suriye’nin ilk işaretini” vermesine rağmen[15] Türkiye, Esad’ın reform yapması konusundaki kararlılığını öncelikle kasım ayına kadar sürdürmüştür. Suriye’deki Başbakan Erdoğan, 6 Ağustos 2011’de “Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir”[16] diyerek tarihi bir açıklama yapmıştır. Daha sonra Esad’la Şam’da altı saatlik bir görüşme yapan Davutoğlu, Hama gibi katliamların yaşanmaması için yapılması gerekenleri Esad’la paylaştıklarını ifade edip, yakın zamanda atılması gereken adımların çok önemli olduğunu vurgulamıştır.[17] Bu görüşmeyle ilgili esas kritik nokta ise, Davutoğlu’nun da daha sonra kabul ettiği, Esad’ın kendisiyle paylaştığı “teröristlerin peşini bırakmayacağız” ifadesi olmuştur.[18] Zira stratejik ortak olduklarını belirten iki ülkeden biri açısından “terörist” olarak kabul edilen unsurlar, diğeri tarafından desteklenmiştir. Bu dönemde Türkiye tarafından “Suriye halkının meşru temsilcisi” olarak görülmeye başlanan muhalif gruplar Esad yönetimi tarafından “terörist” olarak algılanmıştır. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında politik düzlemdeki bakış açısı farkından kaynaklanan bir çatışma hali etkili olmaya başlamıştır. Suriye yönetimine göre kendileri meşru otoriteye karşı ayaklanan bir kesimle mücadele etmektedir. Bu nedenle Suriye’nin söylemi “çatışmalara ‘terör gruplarının’ neden olduğunu iddia etmiş, “silahlı kuvvetleri(ne) tabi birlikler(inin) muhtelif bölgelerde silahlı terör gruplarına karşı nitelikli operasyonlar”[19] gerçekleştirdiğini belirtilmiştir.
Bu çatışma hali giderek karar alıcıların söylemlerine de yansımıştır. Örneğin; 15 Ağustos 2011’de Davutoğlu, operasyonların durmaması halinde konuşulacak bir şey kalmayacağını belirtmiş, Suriye rejiminin, Türkiye’nin operasyonların durması yönündeki çağrılarının tam tersine bir tutumla operasyonları arttırmasını eleştirmiştir.[20] Bir gün sonraki AK Parti MYK toplantısında Davutoğlu, Suriye’ye son bir uyarı olarak, “Suriye yönetimine sesleniyorum. Operasyonları derhal durdurun. Durmazsa konuşacak bir şey kalmaz” demiştir.[21] 23 Ağustos 2011’de ise Başbakan Erdoğan, Suriye rejimine yönelik olarak, “zulümle abat olunmayacağını” söylerken, bunu deneyenlere yönelik “akıttıkları kanda boğulacaklar” ifadesini kullanmıştır.[22] Türkiye’nin Suriye’de artık yalnız rejimi değil, halkı referans alan politikalar izleyeceği yönündeki açıklama ise Davutoğlu’nun, gerektiğinde Türkiye’nin dost ülke olarak Suriye’nin yanında durduğunu ama bir seçim yapılması gerektiği durumda, Türkiye’nin Suriye halkını tercih edeceğini söylemesi olmuştur.[23] Bu süreçten sonra Türkiye’nin muhaliflere olan desteğini artmaya başlamıştır. 2011 Eylül ayında şiddetlenen çatışmalarla birlikte, Suriyeli muhalifler ve Türkiye arasındaki yakınlaşma da artmıştır. Muhalifler, 15 Eylül 2011’de, İstanbul’da gerçekleştirdikleri bir toplantıda Suriye Ulusal Meclisi’nin kuruluşunu ilan etmiştir.[24] Başbakan Erdoğan ise 21 Eylül 2011’de, Suriye yönetimi Türkiye’ye yönelik bir kara propaganda başlatmış durumda olduğunu ve artık Suriye yönetimine güveninin kalmadığını belirtmiştir. Erdoğan ayrıca kendisinin Suriye yönetimi ile ilişkisini kestiğini belirtmiştir.[25]AK Parti dönemi Türkiye-Suriye ilişkileri açısından incelendiğinde partinin kullandığı “kardeşlik”, ortak “din”, “gelenek”, “kültür” gibi kavramların diğer bölgesel aktörler tarafından da paylaşıldığı düşüncesi üzerinden hareket edildiği görülmektedir. AK Parti döneminde Türk karar alıcılarının bu kavramsallaştırma içerisinde Türkiye’yi diğer bölgesel aktörlerden daha üstün ve farklı bir konumda tahayyül ettikleri belirtilmektedir.[26] 2011 Eylül’ünden itibaren Türkiye’den Suriye’ye yönelik yaptırımlar gelemeye başlamıştır. 22 Eylül 2011’de Türkiye Suriye askeri malzeme taşıyan uçaklara hava sahasını kapatmıştır. 23 Eylül’de Erdoğan Suriye’ye silah ve mühimmat taşıyan araçları engelleyeceklerini ilan etmiştir.[27] Ülkelerin uluslararası sistemin anarşik yapısının belirsizliklerine kendi çevrelerini şekillendirerek cevap verecekleri varsayımı Türkiye-Suriye krizinde kendisini göstermiştir.[28]
Bu döneme kadar Esad tarafından Türkiye’ye karşı herhangi bir açıklama gelmemiştir. Esad ilk açıklamasını 27 Kasım 2011 Arab Press’te yayınlanan röportajı ile yapmıştır. Bu röportaj, Türkiye’nin “Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayaline” olduğunu söylemiştir.[29] Türkiye’nin muhaliflere verdiği desteği, Osmanlıyı yeniden canlandırma hayali olarak gören Suriye yönetimi açısından dış politika krizinin 27 Kasım 2011’deki bu açıklama ile başladığını söylemek mümkündür. 2011 Aralık ayının başında ise, Türkiye Suriye yönetimine yönelik içinde lider kadronun mal varlıklarını dondurulması olan, dokuz maddelik bir yaptırım paketi ilan etmiş[30]tampon bölge taleplerini ise güçlü şekilde gündeme getirmiştir.[31] 3 Aralık 2011’de ise Esad yönetimi, Türkiye ile imzalanmışolan serbest ticaret anlaşması kapsamındaki tüm faaliyetlerin durdurulduğunu açıklamıştır.[32]
2012 yılına gelindiğinde, Türkiye’nin dış politikasının merkezinde bir an önce Esad rejiminin devrilmesi gerektiği yer almaya başlamıştır. Bu kapsamda, bölgesel ve uluslararası aktörlerin devreye sokulması, yaşanan can kayıplarının azaltılması, Türkiye’ye sığınan Suriyelilere barınma imkanı sağlanması, Suriyeli muhalefet gruplarının bir araya getirilmesine çalışılmıştır.[33] 2012’inin Şubat ayının başında BM Güvenlik konseyinde Suriye lideri Esad’a yönelik istifa çağrısı, Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinin ardından[34] Türk Dışişleri Bakanlığı, 5 Şubat’ta “Esad’ın meşruiyetini tamamen kaybettiğini” belirten bir açıklama yayınlamıştır.[35] 25 Şubat 2012’de BM’de düzenlenen bir toplantıda Davutoğlu, “Suriye’nin kimsenin şahsi mülkü olmadığını” ifade etmiştir. Bu açıklama Suriye Ulusal Konseyi üzerinden Türkiye’nin Suriyeli muhaliflerle artan ilişkilerini destekler niteliktedir.[36] 25 Nisan 2012’de Al-Jazeera televizyonuna bir mülakat veren Erdoğan, Suriye tarafından yapılan sınır ihlalleriyle ilgili olarak, Türkiye’nin NATO’nun bir parçası olup ve güçlü bir ordusu olduğunu vurgulayıp, ihlallerin devamı halinde, Türkiye’nin yaklaşımının farklı olacağını belirtmiştir.[37] 27 Nisan 2012’de ise Dışişleri bakanı Davutoğlu, “Suriye’deki Baas rejimini artık Türkiye için bir tehdit haline geldiğini” ifade etmiştir. Ayrıca, “Suriye hakkında ne konuşulacaksa Ankara’da, İstanbul’da konuşulacaktır” demiştir.[38]Esad cephesinden ise, Türkiye’nin açıklamalarında NATO’yu harekete geçirme yönündeki açıklamalara provokasyon olarak nitelendirip sert tepki göstermiştir. [39] 9 Haziran 2012’de Başbakan Erdoğan Esad’ın Suriye yönetiminden gideceğini vurgulayan bir açıklama yapmıştır. ‘Beşşar Esed,’ “Er ya da geç gidecektir ve şu anda o da kendi sonunu hazırlamaktadır” demiştir.[40] 22 Haziran 2012 tarihinde ise Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı Akdeniz’de düşürüldüğü ortaya çıkmıştır.[41] Bunun akabinde Ankara, uçağın Suriye tarafından düşürüldüğünü iddia edilmiştir.[42] Türk genelkurmayının yaptığı açıklamaya göre Malatya Erhaç’taki askeri tesislerden22 Haziran 2012’de saat 10.28’de kalkan RF-4E “Phantom” tipi savaş uçağının 11.40’ta Suriye hava sahasına girmiş; saat 11.58’de telsiz bağlantısının kesilmiş ve uçak Lazkiye kentinin 8 mil açığına düşmüştür. Askeri kaynaklar, olayın Suriye’nin hava sahasını ihlali olmadığını, Türkiye ve Suriye’nin Sahil Güvenlik botlarının uçağın düştüğü bölgede müşterek arama çalışması yaptığı bilgisini vermiştir.[43] Türkiye açısından RF-4’ün düşürülmesi krizi kendi içerisinde tırmandırmıştır. 24 Haziran 2012’de ise Türkiye Suriye’ye diplomatik NOTA vermiştir.[44] Aynı gün, Suriye Dışişleri Bakanı Yardımcısı Cihad Makdisi, olayın bir kaza olduğunu söyleyip, Türkiye ve Suriye’nin düşman olmadıklarını vurguladı. [45] Ancak Türkiye’de RF-4’ün düşürülmesi bir güvenlik ihlali olarak görülmüş ve kriz askeri boyuta taşınmaya başlanmıştır. 25 Haziran 2012’de ise Başbakan Erdoğan TSK’nın angajman kurallarının değiştiğini beyan edip, Suriye sınırındaki ihlallere hemen karşılık verileceğini ilan etmiştir.[46] Türkiye NATO’yu acil olarak toplantıya çağırmış ve NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, uçağın düşürülmesini “Suriyeli yetkililerin uluslararası kuralları hiçe saymasının son örneği olduğunu” belirtmiş ve Türkiye’ye destek vermiştir.[47] 2011 krizi sürecinde öne çıkan üçüncü aktör örgüt NATO ve BM’dir. Bu noktada NATO’nun güvenlik şemsiyesi Türkiye’ye siyasi ve askeri destek sağlamıştır.

Ayrıca Erdoğan, 12 Temmuz 2012’de meydana geldiği iddia edilen Tiramsa katliamında 200 insan hayatını kaybetmiş[48] olmasını “bir soykırım” olarak nitelendirmiştir. 28 Ağustos 2012’de ise Davutoğlu, bir TV programında, Esad’a ömür biçerek gidişinin “yıllar değil, aylar ya da haftalarla” ölçüldüğünü belirtmiştir.[49] 3 Ekim 2012’de ise Suriye tarafından gönderilen bir top mermisinin Akçakale’ye düşmesi sonucu, beş kişi hayatını kaybetti.[50] Bunun akabinde, Türk topçu birliklerinin düşen bombanın geldiği bölgeyi “hedef aldığı” bildirilmiştir.[51] Bununla birlikte, TSK’nın yabancı topraklara girmesine izin veren tezkere mecliste kabul edilmiştir.[52] Suriye tarafından olayın kaza oluğu yönünde gelen beyanlara, Erdoğan olayların kasıtlı olduğunu ima edip, sekiz kere kaza olmasının mümkün olmadığını söylemiştir.[53] 11 Ekim 2012’de Suriye Dışişleri Bakanı Cihad Makdisi ise, Türkiye ile savaşmak istemediklerini, ama Türkiye’nin saldırması durumunda kendilerini koruyacaklarını söyledi.[54]
Davutoğlu 2013 yılı bütçe görüşmeleri sırasında:
“Fiilen çökmüş bulunan ve iktidara tutunmak için her türlü yola başvurmakta beis görmeyen rejimin, halka karşı ayrım gözetmeksizin sürdürmekte olduğu şiddet eylemleri sonucunda, bugüne kadar 40 bine yakın Suriyeli hayatını kaybetmiştir. Bu sayı her geçen gün artmaya devam etmektedir. Ülke içindeki 2,5 milyondan fazla yerlerinden edilmiş kişilerin durumu, bu trajedinin vahametini daha da artırmaktadır. Bu trajedi karşısında ülkemiz, bir yandan rejimin zulmünden kaçan Suriyelilerin yaralarının sarılması için gerekli yardımı sağlamakta, bir yandan da Suriye’deki krizin en kısa zamanda barışçıl bir şekilde sona erdirilmesi amacıyla uluslararası camia ile işbirliği halinde girişimlerini ve çabalarını devam ettirmektedir. Bu çerçevede, halen ülkemizdeki barınma merkezlerinde misafir edilmekte olan Suriyelilerin sayısı 2012’nin Aralık ayı itibariyle 135 bini aşmış durumdadır. Bu bağlamda yaptığımız harcamalar da 400 milyon Dolara yaklaşmıştır. Ayrıca, yaklaşık 70 bin Suriye vatandaşı da şehirlerimizde kendi imkânlarıyla ikamet etmektedir”[55]demiştir.
Suriye’de devam eden savaş ortamı ve istikrarsızlık neticesinde Türkiye’de bulunan kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 2 milyon 72 bini aşmıştır.[56] Kriz içerisinde sadece rejim ve muhalifler arasındaki çatışmalar değil; mültecilerin durumu da ayrı bir kriz unsuru olmaya doğru evirilmektedir.
AK Parti hükümeti, 26 Aralık 2012’de BM özel temsilcisi Lakhtar İbrahimi’nin liderliğinde süren Suriye’deki arabuluculuk görüşmeleriyle ilgili olarak, Esad’lı bir geçişin mümkün olmadığını vurgulamıştır.[57] Beşar Esad ise 23 Ocak 2013 tarihinde İran basınına verdiği demeçte, Türkiye’yi teröristlerle ilişkilendirmiş ve Suriye halkının öldürülmesinde doğrudan doğruya sorumlu olduğunu ifade etmiştir.[58] Aynı gün, Türkiye’ye NATO destekli Patriot savunma sistemleri gelerek, Türkiye’nin uluslararası alandaki güvenlik eksenli ittifak ilişkisinden istifade etmesi gerçekleşmiştir.[59] Bu durum siyasi alanda başlayan uyuşmazlığın süreç içerisinde kriz halini alarak siyasi, askeri ve ekonomik alanlara yayılan bir sürece evirildiğini göstermektedir. Esad, 17 Nisan 2013 tarihinde ülkesinin bağımsızlığının 67. yıldönümüyle ilgili bir televizyon programında, Erdoğan’ın başkanlık düşüncesini gerçekleştirmek için Kürt devleti için taviz verebilmesi ihtimali yönündeki soruya, Erdoğan’ı kendi şahsi çıkarları için “her şeyi yapabilecek” bir lider olmak ile suçlamış ve Türk yönetimini “sıfır komşu, sıfır ahlak, sıfır dost, sıfır politika” sahibi olmakla eleştirmiştir.[60] 10 Mayıs 2013’te NBC News televizyonuna röportaj veren Erdoğan, Türkiye’nin elinde Esad’ın kimyasal kullandığı yönünde bilgi” olduğunu belirterek, ABD’den daha net tavır almasını istemiştir.[61] O döneme kadar ABD’nin kimyasal silah kullanılmasının kırmızı çizgi olarak ilan edildiği göz önünde bulundurulduğunda Erdoğan’ın ifadelerinin bir müdahalede bulunulmasını talep ettiği açıktır. 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da, 52 kişinin hayatını kaybettiği bir bombalı saldırı gerçekleşmiş ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu, saldırının Suriye rejimiyle alakalı Banyas saldırılarını da gerçekleştiren bir örgütün yaptığını belirtmiştir.[62] İçişleri bakanı Muammer Güler de bilgilerin bu saldırıyı, Suriye rejimi ve istihbaratı ile bağlantılı bir terör örgütünün yaptığını gösterdiğini beyan etmiştir.[63] Reyhanlı olayından itibaren Suriye krizi Türkiye’nin iç güvenliği açısından da bir risk unsuru halini almıştır.
21 Ağustos 2013’te Şam’ın Guta bölgesinde gerçekleşen kimyasal saldırıdan sonra, yüzlerce insanın hayatını kaybetmesiyle, Türkiye uluslararası toplumu harekete geçirmeye çalışmıştır. Erdoğan 26 Ağustos 2013’te “katil Esad”ın “kimyasal silahlarla şehit ettiği” insanlara dikkat çekmiştir.[64] Bunun akabinde, ABD ve İngiltere tarafından Suriye’ye kimyasal saldırı dolayısıyla sınırlı bir hava operasyonu gerçekleştirilmesi gündeme gelmiştir. Kırmızı çizgi aşıldığı için Batı’nın hızlanan operasyon hazırlıklarını ise, Türkiye yetersiz bulup, Erdoğan tarafından Suriye rejiminin tamamen devrilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ancak İngiltere Parlamentosu’nun askeri harekatı onaylamaması, ABD’nin ise ilerleyen haftalarda Rusya ile kimyasal silahların Suriye’den uzaklaştırılması yönünde vardığı anlaşma nedeniyle, bu harekat sınırlı olarak dahi hayata geçirilmemiştir. 16 Eylül 2013 tarihinde ise Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye sınırını 400 metre ihlal eden bir Suriye helikopterinin angajman kuralları çerçevesinde düşürüldüğünü açıklamıştır.[65] Türkiye’den ardı ardına gelen helikopterin düşürülmesine yönelik haklılık açıklamalarının ardından, Bab-el Hava sınır kapısının yakınındaki patlamaya yönelik olarak 18 Eylül 2013’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bunun Suriye’nin bir misillemesi olduğunu düşünmediklerini, “Suriye yönetiminin, bir misillemeyi zihninden dahi geçirmesinin sonuçlarına katlanacağını bilmesi lazım”[66] ifadesi ile ilan etmiştir. TSK, 5 Ekim 2013’te sınıra yaklaşan 3 Suriye uçağının F16’lar tarafından uzaklaştırıldığını açıklamıştır.[67] 14 Ekim 2013 tarihinde bir İsviçre gazetesine konuşan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Silahını bırakan katil suçsuz olamaz” diye Esad rejimini hedef almış ve rejimin her ne olursa olsun, cezasını çekmesi gerektiğini ifade etmiştir.[68] Bu açıklamalara Suriye yönetiminden bir karşılık gelmemiş; ancak Türkiye sert ifadelerini sürdürmüştür.
Suriye krizinin derinleşmesi ve Başar Esad’ın ülke yönetiminden ayrılmayacağının anlaşılması üzerine 9 Ocak 2014’te Dışişleri Bakanı Davutoğlu, dış dünyanın Esad’la ilgili pozisyonundaki olumlu yöndeki farklılaşmaya işaret ederek IŞİD’in ortaya çıkmasıyla Esad’ın “ehvenişer olarak görülmeye başladığını” ifade etmiştir. Bu durum, değişen konjonktüre dikkat çekmekle sınırlı olmayan fakat aynı zamanda, Türkiye’nin Esad karşıtı pozisyonunda dış destek bulmak bağlamında sıkışmaya işaret etmekteydi.[69] Benzer şekilde 14 Mart 2013’te Davutoğlu bu sefer, Suriye rejiminin ortaya çıkardığı güç ve otorite boşluğunun bir güvenlik krizine neden olduğunu belirtip, radikal grupların faaliyetlerindeki artışın yeni gündem maddesi olmaya başladığını tekrar dile getirmiştir.[70] 23 Mart 2014’te ise Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağının sınır ihlali yaptığı için düşürüldüğü Genelkurmay tarafından duyuruldu.[71] Düşen uçaktaki pilotun ise uçaktan atlayarak hayatta kaldığı açıklandı. Bu gelişmenin akabinde, Suriye medyasına çeşitli askeri ve sivil yetkililerin açıklamalar yaptığı haberleştirildi. Burada önemli olan nokta ise, Suriye rejiminin direkt olarak beyan bildirmekten kaçınıp, Dışişleri Bakanlığı’nda yetkili kişilerin ya da askeri kaynakların Türkiye’yi saldırganlıkla suçlamaları olmuştur.[72] Aynı gün Başbakan Erdoğan ise benzer şeylerin olması durumunda “Türkiye’nin tokadının ağır olacağını” söylemiştir.[73] 24 Mart 2014’te ise Genelkurmay Suriye füze sistemlerinin bir Türk F-16’sını Hatay üzerinde uçarken dört buçuk dakika kilitlediğini belirtip, askeri gerginliğin devam ettiğini belirten bir açıklama yapmıştır.[74] Yerel seçimler çalışmaları sırasında Akşehir ilçesinde bir konuşma yapan Davutoğlu ise “topraklarımıza tecavüz etmek isteyenlere TSK’nın hadlerini bildirdiğini” ifade etmiştir.[75] 25 Mart 2014’te ise, Genelkurmay yine benzer bir açıklama yaparak 5 adet F-16’nın 10 dakika 53 saniye süreyle Hatay’da yine füze sistemlerinin tacizine uğradığını duyurmuştur.[76] 26 Mart 2014’te AFP’ye bir mülakat veren Davutoğlu, Suriye’nin Türkiye’nin caydırıcılığını test etme cüretini göstermesine tepki göstererek, “Türkiye’nin sınır ötesi operasyon da dahil bütün askeri seçenekleri devreye sokmak için hazır olduğunu” söylemiştir.[77] Suriye BM Daimi temsilcisi Beşar El Caferi ise Türkiye’nin sınırdan teröristlerin geçişine kolaylık gösterip, destek verdiğini New York’taki BM Genel Merkez’inde açıklamıştır.[78] Dolayısıyla IŞİD’in Suriye’de güç boşluğunu doldurmasından itibaren Suriye’de terör örgütleri de bir gündem olarak öne çıkmıştır. Genelkurmay 29 Mart 2014’te Türk F-16’larının Suriye füze sistemleri tarafından taciz edildiğini tekrar duyurdu.[79] Suriye devlet başkanı Esad Haziran 2014’te gerçekleşen seçimlerin sonuçlarının açıklanmasından sonra üçüncü dönem tekrar başkanlığa seçilmiştir. 18 Temmuz 2014’te ise yaptığı zafer konuşmasında Başbakan Erdoğan’ı hedef alıp, Erdoğan’ın hem Suriye halkını zulümden kurtarmak istemesi hem de Emevi Cami’inde namaz kılmak istemesi arasındaki ‘tutarsızlığı’ ifade etmiştir.[80] Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, Erdoğan’ın yerine Başbakanlık koltuğuna oturan Davutoğlu 28 Eylül 2014’te 29 Mayıs Üniversitesi’nce yaptığı bir konuşmada, git gide dünya gündeminde öne çıkmaya başlayan IŞİD tehditliyle ilgili olarak Esad yönetimini suçlamıştır.[81] Davutoğlu, Esad’la 10 Ağustos 2011 yaptığı görüşmede kendisine “yedi saat dil döktüğünü” belirttikten sonra “halk ve ordunun karşı karşıya gelmesinin sonuçlarını Suriye’nin bugün yaşadığını” ifade etmiştir. 2 Ekim 2014’te ise TBMM’de, Irak ve Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyon yapma yetkisini içeren tezkere kabul edilmiştir. Metinde IŞİD tehlikesi ve teröristlerin verimli alan buldukları kısaca geçerken, bu tarz gelişmelerin sorumlusu olarak meşruiyetini kaybetmiş Suriye rejimi olarak gösterilmiştir.[82] Artan IŞİD tehdidiyle birlikte Esad’ın gidişi yönündeki çağrılar da bir azalmaya başlamış; Esad’ın gidişinin ikincil önemde olduğunu yönelik sinyaller gelmeye başlanmıştır. Bunun farkında olan Esad, uluslararası kamuoyuna 21 Kasım 2014’te IŞİD’e karşı birlikte mücadele etme teklifinde bulunmuştur.[83]
7 Ocak 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuzey Suriye’de otonom bir Kürt devleti oluşması tehlikesine dikkat çekerek, IŞİD ve PYD gibi örgütlerinin ortaya çıkma nedenini izlenen yanlış politikalar olduğunu belirtmiştir. Özellikle Türkiye’nin batılı müttefiklerini isim vermeden eleştiren Erdoğan, hava operasyonlarının netice almada mümkün olmadığını belirtip, Özgür Suriye Ordusu’na bir türlü gerekli yardımların yapılmamasının mevcut tabloyu ortaya çıkardığını vurgulamıştır.[84] 20 Ocak 2015’te Foreign Affairs dergisine bir röportaj veren Suriye Devlet Başkanı Esad, Erdoğan’ı “El-Kaide ideolojisinin uzantısı olan Müslüman Kardeşler ekolünün bir parçası olarak” nitelendirmiştir. Esad, Suriye’nin krizin ilk aşamalarından itibaren Türkiye’ye yönelttiği suçlamaların benzerlerini seslendirip, teröristlerin finansmanında Katar, Suudi Arabistan ve özellikle Türkiye rolü olduğunu ifade etmiş; Türkiye’yi terörün faaliyetlerinin lojistik üssü olarak nitelendirerek Türkiye’nin Suriye için tehdit olduğunu vurgulamıştır.[85]
Uluslararası düzende değişmeye başlayan Esad karşıtı duruş, BM Suriye temsilcisi Staffen de Mistura 14 Şubat 2015’te “Suriye’deki çözüm sürecinin Devlet Başkanı Esad’ı dışarıda bırakamayacağını” ifadesiyle dile dökülmüştür.[86] Nitekim, 2015 Mart’ının ortalarında CIA Başkanı John Brennan ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye’de çözüm için, ABD’nin Esad’la müzakere etmek durumunda kalacağı yönündeki açıklamalarda bulunmuşlardır.[87] Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, binlerce insanı kimyasal silah da kullanarak öldüren biriyle görüşülmesinin yanlışlığına dikkat çekmiş ve Kerry’e tepki göstermiştir.[88] 22 Temmuz 2015’te benzer şekilde İngiltere Dışişleri Bakanı Phillip Hammond Suriye’de Esad rejiminin çökmesini değil, siyasi bir geçişin olmasını istediklerini dile getirmiştir.[89] 19 Eylül 2015’te ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Esad’la ilgili olarak ABD’nin daha esnek bir politika izleyeceğinin işaretini vermiş; Esad’la ilgili “hemen birinci gün ya da ayda olmasına gerek yok” diye eklemiştir.[90] 23 Eylül’de ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Esed’in Suriye’nin yalnız %15’ini kontrol edebildiğini belirtip, “butik bir devlet peşinde olduğunu” söylemiştir .[91] 24 Eylül 2015’te ise Erdoğan, gazetecilerin Suriye ile ilgili sorularını yanıtlarken, “Suriye’de Esad’lı bir geçiş olabileceğini” söyleyerek, Türkiye’nin uzun zamandır benimsediği söylemi değiştirdiğini göstermiştir. Bu noktada önemli olan Erdoğan’ın Suriye devlet başkanından bahsederken “Esed” yerine “Esad” demeyi tercih etmesiydi.[92] Söylemdeki bu değişik karşısındaki tepkiler üzerine Erdoğan, iki gün sonra, kendisinin Suriye politikasıyla ilgili aynı yerde durduğunu belirtip, Suriye’de çözüm ‘Esed’ ile olsa bu beş yılda olurdu diye eklemiştir.[93] Obama, BM Genel Kurulu'nda Esad’ı “masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran” olarak anmıştır. [94] ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın aniden iktidarı terk etmesi yerine, “düzenli bir geçiş süreci”nin parçası olarak makul bir süre zarfında görevi bırakması gerektiğini ifade etmiştir.[95] Türkiye Esad’ın yönetimden ayrılmayacağının anlaşılmasından sonra müttefikleri ile birlikte hareket edebileceği yeni bir politikaya yönelmeye çabası içerisine girmiştir.

Suriye krizi, birden fazla özelliği ile dikkat çekmektedir. Ortadoğu’daki “Arap Baharı”nın etkisinde kalan Suriye’de rejim karşıtları ile Beşar Esad Yönetimi’nin mücadelesi Suriye’de istikrarın bozulmasına neden olurken; Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler de bundan etkilenmiştir. Dolayısıyla Suriye özelinde bir dış değişimin krizi tetiklemesinden söz edilebilir. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki iç istikrarsızlığa gösterdiği ilgi Suriye açısından bir güvenlik tehdidi olarak da algılanmış: ve böylece Suriye Türkiye’nin ilgisini Suriye’deki rejime yönelik yıkıcı faaliyetlerin bir parçası olarak görmüştür. Bu durum Suriye özelinde krizin tetikleyicisi olarak kabul edilebilir. Buna ek olarak tırmanan çatışmacı ilişkiler ve kriz sürecinde Türkiye’nin Suriye’deki rejim karşıtlarını siyasi ve askeri açıdan desteklemekte oluşu, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin daha da tırmanmasına neden olmuş ve iki ülkeyi askeri bir çatışmanın eşiğine taşımıştır. Böylece şiddet içermeyen askeri yöntemlerin yer aldığı kriz yönetim stratejileri izlenmeye başlanmıştır. Kriz süreci içerisinde gerilimi dikeyde tırmandıran bir diğer önemli gelişme, Türkiye’ye ait RF-4 Keşif Uçağı’nın tartışmalı bir şekilde Akdeniz’de ulusal karasuları/hava sahası dışında düşmesidir. Türkiye bu olayda Suriye’yi suçlamış ve angajman kurallarını değiştirdiğini açıklamıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen Suriye krizi özelinde karar alıcı için krizin tetikleyicisi gelişmenin ne olduğu yeterince açık değildir. Aslında 2011 Kasım ayı itibariyle Türkiye ve Suriye arasında başlayan kriz, iki taraflı, siyasi bir dış politika krizidir. Krizin karşı tarafı Suriye Devleti’dir. Bu noktada Suriye devletinden kast edilen ise Esad yönetimidir. Türkiye ve Suriye açısından krizi tetikleyen davranışı devlet gerçekleştirmiştir. Suriye açısından krizi tetikleyen davranış Türkiye’nin Suriye’deki rejimin değiştirilmesi talebi iken; Türkiye açısından Suriye’de sivillere yönelik baskı ve bunun beraberinde yaşanan insan hakları ihlalleridir. 2011 Türkiye-Suriye krizi tekrarlayan bir çatışma içerisinde ortaya çıkmış olmamakla birlikte gelişen süreçte pek çok kriz üretmeye devam etmektedir. Bu noktada RF-4’ün düşürülmesi, Süleyman Şah Türbesi’nin yerinin değiştirilmesi , sınır güvenliği ve hatta Rusya ile Türkiye arasındaki SU-24 krizinin aynı çatışmanın devamında meydana geldiğini belirtmek mümkündür. 2011 Türkiye-Suriye krizi, siyasi ve insani bir kriz olarak ortaya çıkmış olmakla birlikte; süreç içerisinde askerileşmeye başlamıştır. Kriz yönetim sürecinde Türkiye’de öne çıkan lider başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Tayyip Erdoğan olmuştur. Ancak Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Ahmet Davutoğlu krizi yönetmeye başlamıştır. Yine de genel olarak bütün kriz sürecinde Erdoğan’ın daha fazla öne çıktığını belirtmek mümkündür. Krizin Suriye tarafında ise öne çıkan lider Beşar Esad’dır.

2011 Suriye krizinde krizi tetikleyen eylem ülke içerisindedir. Krizin temel tetikleyicisi insani talepler ve Suriye’deki rejimin değiştirilmesi yönündeki talepleri içeren sözlü eylemdir. Bu sözlü eylemin karşısında Esad yönetimi öncelikle tepki göstermekten çekinmiş ancak Türkiye’nin muhalif gruplara devam eden desteğinin artması üzerine Türkiye’yi Osmanlı devleti hayali peşinde olmakla suçlamıştır. Suriye krizi algılanan tehdidin ciddiyeti açısından bölgede ve bölgesel alt sistemde meydana gelebilecek saygınlık ve hak kaybına işaret etmektedir. Bununla birlikte krizin süreç içerisinde değişim göstermesi, Türkiye içerisinde bombalama vb. Eylemlere neden olduğu da göz önünde bulundurulduğunda sınırlı askeri tehdit unsurları içerdiği de ifade edilebilir. Türkiye Suriye krizi karşısında şiddet içermeyen askeri eylemleri de kapsayan çoklu eylem izlemiştir. Bu kapsamda kademeli olarak baskıyı arttırdığını da ifade etmek mümkündür. Öncelikle ekonomik yaptırımlara karar vermiş, Esad ailesinin malvarlıklarını dondurmuş, RF-4 olayının ardından ise NATO ittifakından alınan destek ile Suriye sınırına Patriot savunma sistemlerini yerleştirmiştir.
2011 Suriye krizinde Türkiye’nin uyguladığı kriz yönetim stratejisi şantajdır. Alexander George’un belirttiği üzere, şantaj stratejisi rakibin talep edilen şeyi/eylemi gerçekleştirmeyi reddetmesi halinde bir şekilde acı çekeceği ve zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurgulanmıştır. George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Ancak şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantaj stratejisi, savunmacı tarafa şantajcının blöfünü görse dahi yapılması istenilen davranışı gerçekleştirmeme olanağı sunmaktadır.[96] Suriye krizinde Türkiye’nin rejim değişikliği talepleri her ne kadar şantajın bir parçası olarak görülebilecekse de, Esad yönetiminin bu talepleri uygulamayı reddettiği göz önünde bulundurulduğunda hali hazırda başarılı biçimde uygulandığını belirtmek güçtür. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği ise şiddet içermeyen çoklu çözümdür. İki ülke kriz sürecinde karşı karşıya gelmiş olmakla birlikte askeri açıdan doğrudan doğruya iki ülkeyi karşı karşıya getirecek bir çatışmaya girmekten uzak durulmuştur. Ancak Türkiye kriz sürecinde maddi güç açısından üstünlüğünü sürekli olarak vurgulamış; ve ibret verici güç kullanma tehdidinde bulunmuştur.

Kriz sürecinde Suriye’nin Türkiye karşısında uyguladığı kriz yönetim stratejisi ise zaman kazanmadır. Düşman, statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak için zaman kazanmaya çalışabilmesidir. Örneğin kriz sürecinde Türkiye’nin reform talepleri karşısında Esad, 2011 Mart ayından itibaren reform sözü vermiş ve hatta bir reform paketi açıklamasına rağmen uygulanmamıştır. Bu surum Esad yönetimin uyguladığı zaman kazanma stratejisini doğrular niteliktedir. 2015 sonu itibariyle Türkiye-Suriye krizi devam ettiğinden bu krizde kriz sonrası evre mevcut olmadığı gibi kriz sonrası bir statüden de söz etmek mümkün değildir.
[1]“Suriye’de yeni hükümet işbaşında”, http://rudaw.net/turkish/middleeast/syria/28082014, [14.11.2015].
[2]“Suriye’de hükümet istifa etti”, http://www.internethaber.com/suriyede-hukumet-istifa-etti-337621h.htm, [12.11.2015].
[3]Ayşe Küçük, “Türkiye-İsrail İlişkilerinde Mavi Marmara Krizi: Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, YTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015):140.
[4]Veysel Ayhan, Türkiye-Suriye ilişkilerinde Yeni Dönem: Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi, Ortadoğu Analiz, (Cilt: 1, Sayı: 11, Kasım 2009): 27.
[5]Samir al-Taqi and Raymond Hinnebush, “As Seen From Damascus: the Transformation in Syrian-Turkish Relations”,Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds) Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013):108.
[6]Erdem Kaya, “Suriye-İsrail Barışını Yeniden Düşünmek: Çözüm Ankara’yla Mümkün mü?”, http://www.bilgesam.org/incele/1343/-suriye-israil-barisini-yeniden-dusunmek--cozum-ankara%E2%80%99yla-mumkun-mu-/#.Vqtg7lOLS1s, [14.11.2015].
[7]Mehmet Turan Çağlar, “2011 Sonrası Türkiye-Suriye İlişkileri ve Suriye-Türkiye Krizi”, http://tdpkrizleri.org/images/pdfmakaleler/TDP-Turan-Final1.pdf, 1, [15.12.2015].
[8]“Suriye-Türkiye İlişkilerinde Dönüm Noktaları”, http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay/57640/4369/11/suriye-turkiye-iliskilerinde-donum-noktalari, [15.11.2015].
[9]Aaron Stein, “IV. Stumbling in Iraq and Syria, 2011–14”, Whitehall Papers, (Vol. 83, No: 1, 2014): 59-87.
[10]Oytun Orhan, “Kuzey Suriye’de Güvenli Bölge ve Türkiye”, ORSAM Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, No: 33, Kasım 2015, 4, http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/20151117_33tr.pdf , [12. 12.2015].
[11]Muammer Elveren, “Model Türkiye”, Hürriyet, 1 Haziran 2011.
[12]Ahmet Nazmi Üste ve Levent Yılmaz, “Büyük Güçler, Suriye Krizi ve Türkiye”, CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, (Cilt:12, Sayı:2, Haziran 2014): 196.
[13]“Beşar Esad muhalifleri böyle tarif etti”, http://www.internethaber.com/besar-esad-muhalifleri-boyle-tarif-etti-354412h.htm, [16.10.2015].
[14]Suriye’den Türkiye’ye Yanıt, Hürriyet, 22 Haziran 2011.
[15]Tolga Tanış, “Esad Artık Meşru Değil”, Hürriyet, 13 Temmuz 2011.
[16]“Erdoğan: Davutoğlu'nu Suriye’ye Göndereceğim”, Radikal, 6 Ağustos 2011.
[17]“Davutoğlu'nun Açıklaması”, Hürriyet, 9 Ağustos 2011.
[18]“Turkish Foreign Minister Meets Syria's Assad”, http://www.aljazeera.com/news/middleeast/2011/08/201189105938279417.html, [15.11.2015].
[19]Barış Çağlar, “Türkiye’nin Suriye Politikası: Yeni-Klasik Realist Bir Bakış”, Ortadoğu Analiz, Cilt:4, Sayı 47, Kasım 2012): 45.
[20]“Operasyonlar Durmazsa Konuşacak Bir Şey Kalmaz”, Hürriyet, 15 Ağustos 2011.
[21]“Şam Yönetimine ‘Söz bitti’ Mesajı”, Hürriyet, 16 Ağustos 2011.
[22]“Erdoğan: Akıttıkları Kanda Boğulurlar”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-akittiklari-kanda-bogulurlar,SLrAqoL9k0GxaAfEARaHEQ, [12.12.2015].
[23]“Davutoğlu: Türkiye her türlü senaryo için hazırlıklıdır”, Hürriyet, 25 Ağustos 2011.
[24]“2011’de Dünya ve Türk Dış Politikası (Eylül-Ekim)”, Zaman, 23 Aralık 2011.
[25]“Erdoğan: Gemilerimiz Akdeniz'de”, Hürriyet, 21 Eylül 2011.
[26]Ahmet Han, “Paradise Lost: A Neoclassical Realist Analysis of Turkish Foreign Policy and the Case of Turkish-Syrian Relations”, Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds)Raymond Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013): 59.
[27]Çağlar, “2011 Sonrası...”, 12.
[28]Gideon Rose, “Neoclassical Realism and Theories of Foreign Policy”, World Politics, (Vol: 51, No: 1, 1998):150.
[29]Roee Nahmias, “Assad: Turkey seeking to recapture imperial days”, http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4153293,00.html, [13.12.2015].
[30]“Ankara’dan Şam’a 9 Yaptırım”, Hürriyet, 1 Aralık 2011.
[31]“Tampon Bölge Dediğimiz Hususu Ciddi Olarak Düşünüyoruz”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.
[32]“Suriye'den Türkiye'yle ilgili önemli karar”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.
[33]Nebi Miş, “Suriye 2012”, Ortadoğu Yıllığı 2012, (Eds) Kemal İnat, Muhittin Ataman. Sakarya: Açılım Kitap, 2013): 234.
[34]“Suriye'yle ilgili kritik tasarıya çifte veto geldi”,Hürriyet, 4 Aralık 2011.
[35]“Türkiye: Esad Meşru Değil”,Hürriyet, 5 Şubat 2012.
[36]“Davutoğlu: Suriye Kimsenin Şahsi Mülkü Değil”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/davutoglu-suriye-kimsenin-sahsi-mulku-degil,PJHYGvacmUKnmrVBz9cF3Q , [25.12.2015].
[37]“Sınır ihlali olursa gerekeni yaparız”, http://www.erhaber.com/haber/-20943.html, [ 10.12.2015].
[38]“Dublör Olma Dönemi Kapandı”, Hürriyet, 27 Nisan 2012.
[39]“Provokasyon Yapıyorsunuz”, Hürriyet, 29 Nisan 2012.
[40]Selçuk Şenyüz, “Erdoğan: Esad Er ya da Geç Gidecektir”, Hürriyet, 8 Haziran 2012.
[41]Metehan Demir, “Suriye Açıklarında Türk Savaş Uçağı Düştü”, Hürriyet, 22 Haziran 2012.
[42]“Suriye’nin Tavrı Belirleyecek”, Hürriyet, 23 Haziran 2012.
[43]“Türk Savaş Uçağı Suriye Karasularında Düştü”, http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/06/22/turk.savas.ucagi.suriye.karasularinda.dustu/666139.0/index.html , [12.12.2015].
[44]“Türkiye Suriye’ye nota verdi”,Hürriyet, 24 Haziran 2012.
[45]“Makdissi: Türkiye ve Suriye Düşman Değildir”, Hürriyet, 24 Haziran 2012.
[46]“Başbakan'dan Tarihi Suriye Kararı”,Hürriyet, 26 Haziran 2012.
[47]“NATO Türkiye'ye Destek İfade Etti”, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/06/120626_erdogan_syria_update.shtml , [12.10.2015].
[48]“Syria crisis: Tremseh 'massacre' - Friday 13 July 2012”, http://www.theguardian.com/world/2012/jul/13/syria-hama-massacre-live, [15.102015]
[49]“Davutoğlu, Esad'a ömür biçti”, Hürriyet, 25 Ağustos 2012.
[50]“Akçakale'ye top mermisi düştü: 5 ölü, 10 yaralı”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.
[51]Ümit Çetin, “Türkiye Suriyeye Karşılık Verdi”, Hürriyet, 5 Ekim 2012.
[52]“Tezkere TBMM'den geçti”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.
[53]“Erdoğan: Sekiz Kere Kaza mı Olur”,Hürriyet, 5 Ekim 2012.
[54]“Suriye: Türkiye'yle savaşmak istemiyoruz ama...”, Hürriyet, 11 Ekim 2012.
[55]Ahmet Davutoğlu, “2013 Yılına Girerken Dış Politikamız”, Dışişleri Bakanlığı’nın 2013 Mali Yılı Bütçe Tasarısının TBMM Genel Kurulu’na Sunulması Vesilesiyle Hazırlanan Kitapçık, 66, http://www.mfa.gov.tr/site_media/html/butce_2013.pdf , [16.11.2015].
[56]“Suriyeli mültecilerin sayısı 4 milyon 185 bine ulaştı”, http://www.aljazeera.com.tr/haber/suriyeli-multecilerin-sayisi-4-milyon-185-bine-ulasti, [15.10.2015]
[57]Uğur Ergan, “Ankara: Esad’lı geçiş olmaz”, Hürriyet, 26 Aralık 2012.
[58]“Esad'dan Ankara'ya çok ağır sözler”, Hürriyet, 22 Ocak 2013.
[59]“Patriot Test Ediliyor Almanlar Dondurma Yiyor”, Hürriyet, 26 Ocak 2013.
[60]“Esad: Erdoğan çıkarları için ülkesini feda eder”, Hürriyet, 18 Nisan 2013.
[61]“Esad halkına karşı kimyasal silah kullandı”,Hürriyet, 10 Mayıs 2013.
[62]Zeynep Şafak, “Kırmızı çizgi aşıldı”Hürriyet, 13 Mayıs 2013.
[63]“Güler: "8 Mayıs'ta ihbar geldi”, Hürriyet, 14 Mayıs 2013.
[64]“Başbakan'dan önemli açıklamalar”, Hürriyet, 26 Ağustos 2013.
[65]“Genelkurmay: “Görüldü, uyarıldı, vuruldu”, Hürriyet, 16 Eylül 2013.
[66]“Davutoğlu: Suriye misilleme yaparsa sonuçlarına katlanır”, Hürriyet, 18 Eylül 2013.
[67]“TSK: Suriye uçakları ve helikopteri sınırdan uzaklaştırıldı”, Hürriyet, 6 Ekim 2013.
[68]“Davutoğlu'dan Esad için sert sözler”, Hürriyet, 14 Ekim 2013.
[69]“Davutoğlu: Esad rejimine 'ehvenişer' denilecek noktaya gelindi”, Hürriyet, 9 Ocak 2014.
[70]“Davutoğlu: O türbeye saldırırsanız...”,Hürriyet, 14 Mart 2014.
[71]Uğur Ergan, “Türkiye sınır ihlali yapan Suriye uçağını düşürdü”,Hürriyet, 23 Mart 2014.
[72]“Suriye'den Türkiye'ye ilk tepki”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[73]“Başbakan Erdoğan: Tokadımız ağır olacak”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[74]“Suriye füzeleri 4.5 dakika Türk F-16'larına kilitlendi”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[75]"Hadlerini bildirdi uçağı düşürdü", Hürriyet, 24 Mart 2014.
[76]“TSK'dan açıklama”, Hürriyet, 25 Mart 2014.
[77]“Davutoğlu'ndan 'sınır ötesi operasyon' açıklaması”, Hürriyet, 26 Mart 2014.
[78]“Suriye'nin BM Temsilcisi: Türk hükümeti teröristlere destek veriyor”, Hürriyet, 27 Mart 2014.
[79]“Suriye'den 6 F-16 uçağına taciz”, Hürriyet, 29 Mart 2014.
[80]“Esad’dan Başbakan Erdoğan’a sataşma”,Hürriyet, 18 Temmuz 2014.
[81]İsmail Akduman, Yaprak Koçer, hakan Çelikbaş, “Davutoğlu: Esed'e 7 saat dil döktüm”, Hürriyet, 28 Eylül 2014.
[82]“Sınır ötesi müdahale de var yabancı askerler de: 9 Soruda ‘Irak-Suriye Tezkeresi’”, http://www.diken.com.tr/9-soruda-irak-suriye-tezkeresi/, [25.11.2015].
[83]“Suriye lideri Esad'dan IŞİD'e karşı işbirliğe çağrısı”, Hürriyet, 21 Kasım 2014.
[84]Erdoğan: 'Bu hırsızlar bizi mal sahibi yaptı', Hürriyet, 7 Ocak 2015.
[85]“Syria's President Speaks”, https://www.foreignaffairs.com/interviews/2015-01-25/syrias-president-speaks, [21.1.2015].
[86]“Esad, Suriye’de çözümün parçası”, Hürriyet, 14 Şubat 2015.
[87]“ABD: Suriye savaşını bitirmek için Esad'la konuşmak zorundayız”, Hürriyet, 16 Mart 2015.
[88]“Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Kerry'ye 'Esad' tepkisi”, Hürriyet, 16 Mart 2015.
[90]“Kerry: Esad Gitmeli ama...”,Hürriyet, 19 Eylül 2015.
[91]Vahap Munyar, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: Esed butik devlet peşinde”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.
[92]“Erdoğan: Esad'lı geçiş dönemi olabilir”, http://www.evrensel.net/haber/261345/erdogan-esadli-gecis-donemi-olabilir, [25.11.2015].
[93]Burcu Purtul, “Suriye’ye yaklaşımım aynı”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.[94]“Obama'dan BM Genel Kurulu'nda Esad için sert sözler: Masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran”,Hürriyet, 28 Eylül 2015.
[95]“ABD: Esad makul sürede ayrılmalı”, Hürriyet, 30 Eylül 2015.
[96]Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 315.
Ana Sayfa - 2014 İŞİD Rehine Krizi Makale Sayısı: 1
Özet
IŞİD Haziran ayında, Irak ordusunun kenti boşaltması üzerine 10 Haziran 2014’te Musul'un kontrolünü ele geçirmiş ve 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türkiye Başkonsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Başkonsolosluğun boşaltılmaması üzerine 11 Haziran’da bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılmasını sağlamış; içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan haberlerde kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir.[1] IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerinin rehin alınarak Başkonsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir rehin alma olayıdır. Baskının ardından rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartılarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.
IŞİD Rehine Krizi, devlet dışı aktörlerden biri olarak tanımlanan “terör örgütü” ile Türkiye’nin rehine krizi özelinde karşı karşıya gelmesi olayıdır. Bu süreçte Türkiye bir devlet olarak devlet dışı aktörle karşı karşıya gelmiştir. Rehine Krizi, diplomatik, siyasi, insani kültürel-manevi ve algısal bir krizdirörneğidir. Türkiye IŞİD Rehine Krizi’ni, Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT) içerisinden oluşturulan ad-hoc bir birim üzerinden yönetmiştir. Kriz her iki taraf açısından değerlendirildiğinde farklı özellikler göstermektedir. Rehine Krizi, Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz iken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Aynı zamanda kriz sürecinde Kerkük’te bulunan aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD birimlerine ulaşmıştır. Bu da aşiret liderlerinin insani bir krizde kolaylaştırıcı rol üstlendiğini göstermektedir. Rehinelerin 20 Eylül 2014’te Türkiye’ye getirilmesi ile kriz sona ermiştir. Ancak krizin sona ermesi dahi IŞİD ile Türkiye arasında bir “takas” gerçekleştirildiği iddialarını sona erdirmeye yetmemiştir.
IŞİD REHİNE KRİZİ
IŞID’in Irak’taki ilerleyişi 2014 yılının Ocak ayının ilk günlerinde Ramadi ve Felluce isimli şehirleri ele geçirmeleriyle başlamıştır.[2] İŞID güçleri, Musul kentinde güvenlik güçleriyle çatışmalara 6 Haziran 2014’ten itibaren yönelmiştir. Ayrıca, örgüt aynı gün El Kahire’deki istihbarat merkezine intihar saldırısı düzenlemiştir. 7 Haziran’da Musul’un kuzeyindeki Yermuk bölgesi dâhil kentin bir bölümünde elektriği kesen örgüt, 8 Haziran’dan itibaren ise Irak güvenlik güçleri ile çatışmaya girmeye başlamıştır. Bu dönemde bölgede yaşayan siviller ise şehri terk etmeye yönelmiştir. 9 Haziran’da yoğunlaşan çatışmalar sonucunda bölgedeki Hastane ve Ninova Hükümet binası IŞİD’in kontrolüne geçmiş, aynı gün Musul’un bağlı olduğu Ninova Valisi Nuceyfi seferberlik çağrısı yapmış ancak buna rağmen 10 Haziran’dan itibaren Musul’da bulunan Nakşibendi Ordusu’nun desteğini alan örgüt, tüm şehri kontrol etmeye başlamıştır. Bunun üzerine bölgede bulunan Irak güvenlik güçleri silahlarını bırakarak kenti terketmişlerdir.[3] Şehrin IŞİD militanlarının tehdidi altında bulunması, bölgede bulunan Türk Konsolosluğu için artan bir tehlike oluşturmuştur. [4] Ancak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Twitter hesabından yaptığı açıklamada konsolosluğa yapılan saldırıdan 20 saat önce konsolosluğun güvenliği ile ilgili olarak yaptığı açıklamada; “…sürekli irtibat halindeyiz. Musul Başkonsolosluğumuzun güvenliği için gerekli bütün önlemler alındı”[5] demiştir.

IŞİD’in Haziran ayında, Irak ordusunun kentten ayrılması üzerine Musul'un kontrolünü ele geçirerek 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türk Konsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Fakat El-Cezire Türkiye’nin haberine göre Türk konsolosluğu boşaltılmaması üzerine 11 Haziran'da Türk Konsolosluğu’na bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılması sağlanmış, içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan diğer haberler kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir. IŞİD militanlarının eylemleri sırasında Konsoloslukta bulunan özel harekât polislerine "çatışmayın" emrinin verildiği yine basında yer almıştır. Sonuç olarak IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerini rehin alınarak Konsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir olaydır. Rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.
Kriz, AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış 62. Hükümet döneminde ise sona ermiştir. Krizin başlangıç tarihinde 11 Haziran 2014’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı seçim döneminde girilmiş olmakla birlikte; 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde Cumhurbaşkanlığı seçimleri 10 Ağustos 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanmasıyla sonuçlanmış ancak henüz görev değişimi yapılmamıştı. Tayyip Erdoğan 28 Ağustos’tan itibaren göreve resmi olarak başlamıştır. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider ise hem Dışişleri Bakanı hem de Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu’dur.
Krizin karşı tarafında ise Ebubekir El-Bağdadi önderliğinde kurulan IŞİD (ed-Devlet'ül İslâmiyye fi'l Irak ve'ş Şam) ya da yeni adıyla İslam Devleti(ed-Devlet'ül İslâmiyye) bulunuyordu. IŞİD resmi olarak tanınmayan Irak ve Suriye’deki güç boşluğundan yararlanan cihatçı bir terör örgütü olarak bilinmektedir. Başında ise Ebu Bekir El-Bağdadi bulunmaktadır. Örgütün 2003 yılından itibaren Irak’ın işgaline karşı Baas kadrolarının oluşturduğu bir direniş örgütü olduğu iddiaları da mevcuttur. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve 2011 yılında Arap Baharının Suriye’ye yansımalarıyla El-Kaide'ye bağlı grupların bölgede bulunan güç boşluğundan yararlanarak hareket alanı bulmasının büyük bir payı bulunmaktadır. Aralık 2013’den itibaren birbirleriyle savaşan El-Kaide unsurlarının arasından IŞİD güçlenerek çıkmıştır. Bu gruplardan El-Nusra cephesi, Suriye'de Beşar Esed’i devirmeye odaklanırken; IŞİD kurtarılmış bölgelerde devlet kurmaya yönelmiştir. El Bağdadi, 29 Haziran 2014’te “Irak-Şam İslam Devleti” olan örgütünün adını “İslam Devleti” olarak değiştirmiş ve halifelik ilan etmiştir.
11 Haziran 2014 itibariyle Musul Konsolosluğu’ndan 49 kişinin kaçırıldığı resmen ilan edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada “personelimizin emniyet içerisinde ülkemize dönmeleri için tüm imkânlar seferber edilmiştir. Bu bağlamda, Irak hükümeti nezdinde de girişimde bulunulmuş ve Başkonsolosluğumuzun emniyet ve güvenliğinin sağlanmasından sorumlu oldukları hatırlatılmıştır. Öte yandan, başta Birleşmiş Milletler ve NATO olmak üzere, uluslararası kuruluşlarda da gerekli girişimler yapılmaktadır. Sayın Bakanımız BM Genel Sekreteri ve ABD Dışişleri Bakanı ile görüşerek durumu ele almıştır”[6]denilmektedir.Aynı gün Dışişleri Bakanlığında 24 saat çalışacak bir kriz merkezi oluşturulmuştur. NATO, bilgilendirilmek üzere 11 Haziran Akşamı saat 20.00’da olağanüstü gündemle toplanmıştır. Ancak NATO'dan yapılan açıklamada, görüşmenin 4. madde kapsamında yapıldığı belirtilmiştir.[7]Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edildiği haberi Meclis’te anında yankı buldu ve Musul konusunda bugün özel bir oturum yapılması kararı alınmıştır. Ayıca, Konsolosluk baskını TBMM’de muhalefet partilerinin sert tepkisine neden olmuştur. MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, “Daha dün bu kürsüden ‘IŞİD konsolosluğumuzu bastı basacak’ dedik. ‘Orada konsolosluk, yukarıda Allah’a aşağıda IŞİD’e emanet’ dediğimizde hop oturup hop kalkan, ‘Bunları geç, bunlar bizim gündemimiz değil’ diyen milletvekilleri nerede? Konsolosluğumuz IŞİD militanlarının elinde AKP sıraları ise bomboş. Özel harekât birliklerimizden askerlerimiz de IŞİD’in elinde. Meclis bomboş. Ne işe yarıyor bu Meclis? Başkomutan olduğunu unutan Cumhurbaşkanı da ‘Oldu bittiye müsaade etmeyiz’ demiş. Olmuş bitmiş Sayın Başkomutan.”[8] Diyerek saldırıya son derece sert tepki göstermiştir. CHP İstanbul Milletvekili Osman Korutürk ise; “Hükümetin açmış olduğu yoldan bölgeye gelen terör örgütlerinden El Kaide bağlantılı terör örgütü Musul’a el koydu. Musul’a el koyması demek Suriye ile birlikte Irak’ın da toprak bütünlüğünün ciddi tehlikeye girmesi demek.” demiştir.
Muhalefetin sert tepkisine neden olan rehine krizi, hükümet kanadında ise IŞİD'in “Türkiye'yi doğrudan hedef almadığı” söylemine neden olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Türkiye’nin bir hedef halinde görülmediği açıktır. Ama konsolosluğa yapılan saldırı elbette Türkiye’ye ayrıca bir anlamı olduğunu göstermez. Hedef noktasında değiliz, bunu açıkça söyleyebilirim”[9] cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kamuoyu algısını yönetmeye çalışmıştır. Yine Arınç “Konsolosluğun içinde yapılması gereken ne varsa yapılmıştır. İrtibat devam etmiştir ve orada bayrağımız dalgalanmaya, güvenlik güçleri elleri tetikte beklemeye başlamıştır” demiştir.[10]
Türkiye, krizin başlangıcından itibaren karşısında muhatabın niteliği nedeniyle “farklı” bir kriz yönetim stratejisi izlemeye gitmiştir. Bu kapsamda basına yansıyanlara göre 14 Haziran’dan itibaren Başkonsolosluk rehinelerinin serbest bırakılması için Kerkük’ün ileri gelen aşiret liderini devreye sokmuştur. Türkiye’nin aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD’e ulaştığı ve rehinelerin serbest bırakılması için temaslarda bulunduğu bu dönemde ifade edilmeye başlanmıştır.[11] Başbakan Erdoğan ise konu hakkındaki ilk açıklamayı 16 Haziran 2014’te yapmıştır. “Maalesef içeride siyasette sorumluluk bilinci içerisinde davranması gerekenlerin, tahrik içerisinde olduklarını görüyorum ve bu süreci ne yazık ki oradaki vatandaşlarımızı yok farz ederek değerlendiriyorlar. Bize adeta tahrik ifadeleriyle yükleniyorlar. Tabii biz bu tahriklere gelemeyiz. Bu işin sorumluluğunu taşıyanlar, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, şahsım, Genelkurmay Başkanım, ilgili bakan arkadaşlarım, MİT, yoğun bir şekilde bu işi anbean takip ediyoruz. Burada öncelikle birincil adımımız oradaki vatandaşlarımızı, kardeşlerimizi salimen ülkemize getirebilmektir. Bunun için her türlü görüşmeler sürdürülüyor.”[12] Ayrıca Erdoğan “konu ile ilgili olarak yazılıp çizilmesinin hassas olan sürece zarar verdiğini” beyan etmiştir. Aynı haber, Başbakan Erdoğan Başkanlığı’nda 15 Haziran 2014’de Irak’taki gelişmelerin ele alındığı bir güvenlik toplantısı yapıldığı ifade edilmektedir. Başbakanlık Resmi Konut’ta gerçekleşen toplantıya, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu katılmış ve toplantı yaklaşık 2 saat devam etmiştir. Ancak bu güvenlik zirvesinde ne tür kararlar alındığı bilinmemektedir. 16 Haziran günü Bakanlar Kurulu toplantısının ardından açıklamalar yapan Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç “Bizim hem konsolosluk görevlilerimizle hem de şoförlerimizle irtibatımız var. Amacımız onların sağ salim yurtlarına dönmesidir” [13] demiştir. Ayrıca Arınç, “Bazen ABD, bazen BM, bazen Irak Bölgesel Yönetimi yetkilileri de dahil görüşmelerimiz sürüyor. Bu görüşmeler olumlu bir yöne doğru evrilmektedir. Halkımız şundan emin olsun, inşallah yakında bu vatandaşlarımızın sağ salim yurtlarına döndüklerini göreceğiz.” demiştir. Bu söylem, krizin başlangıcında Türk karar alıcıların olayın kısa sürede çözüleceğini düşündüklerini ortaya koymaktadır.
17 Haziran itibariyle Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıyla Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu'nda bulunan ve IŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yerde tutulan Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için soruşturma tamamlanıncaya kadar Rehine Krizi’ne ilişkin basın-yayın yasağı getirilmiştir. Rehinelerin hayatlarının tehdit altında olduğu krizlerde, genel olarak dikkatleri rehinlere çekmemek ve hayatlarını daha fazla risk altına sokmama eğilimi vardır. Zira, basın-yayın yoluyla yayılan algı kısa süre içerisinde rehin alanların paniğe kapılmalarına neden olabilir. Bir panik anında ilk yapılacak olanın rehinelerin hayatlarına son vermek olduğu göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin İŞID Rehine Krizi’ndeki tavrının bu tür krizlerde özgü olarak rasyonel olduğu söylenebilir.
Krizin yumuşama eğilime girdiği evreyi belirlemek açısından net bir tarih vermek mümkün değildir. Çünkü olayın gerçekleştiği ilk iki günün ardından MİT mensupları 5 kez IŞİD ile temas kurduğu ve olumlu yanıt aldıkları belirtilmiştir. Ancak bu temasların tam olarak hangi tarihte gerçekleştirildiğine ilişkin net bir bilgi yoktur. Basına yansıyanlara göre, Türkiye 14 Haziran'dan itibaren krizi yönetmek üzere yerel unsurlar aracılığı ile (Kerkük'te bulunan aşiret liderleri) IŞİD’e ulaşmış; rehinelerin serbest bırakılması için temas sağlamıştır. IŞİD ile Rehinelerin serbest bırakılması konusunda anlaşma ise 13 Eylül tarihinde sağlanmıştır. Basından takip edilenlere göre, Türk personel IŞID militanlarının eline geçtiği andan itibaren takibe alınmış; Başkonsolos Öztürk ile telefon görüşmeleri yapılmış; personeldeki bütün telefonların GPS takibi sağlanmıştır. Buna ek olarak “insan istihbaratı” devreye sokularak rehinelerin tutulduğu yerler istihbarat elemanları tarafından sürekli gözlenmiştir. Bu sayede rehinelerin bulunduğu yer 8 kez yer değiştirilmesine rağmen irtibat sürdürülmüştür. Yapılan anlaşma( ya da pazarlık) gereğince rehineler, MİT’in özel operasyon birimleri tarafından Akçakale sınırındaki Telabyat şehri sınır kapısında teslim alınmıştır.20 Eylül 2014’te rehineler Türkiye’ye getirilmiştir. IŞİD tarafından rehin alınan Musul Başkonsolosu ile beraberindeki 48 kişi 101 gün sonra serbest bırakılmışlardır. Ayrıca, MİT’in süreçteki önemini anlatan bir haberde IŞİD militanlarının krizin ilk günlerinde rehineleri bırakma eğilimde olduklarını fakat “merkez karargâhından” gelen olumsuz tavır nedeniyle geri adım attıklarını ifade etmektedir.[14] Hürriyet gazetesinde Deniz Zeyrek’in haberine göre; IŞİD komutanlarının rehineleri Kürt bölgesinde bırakmak istemedikleri şayet böyle bir teslimat yapılırsa kendi güvenliklerini sıkıntıya düşeceğini belirtiklerini ifade etmektedir. Bu nedenle ‘güvenli bölgede teslimat’ seçeneğinin öne çıktığı anlaşılmaktadır. Belirtilen teslimat için 8 Eylül’de otobüslerle yola çıkılmış, Musul’da 3 yerel personel bırakılmış ve bu esnada Suriye topraklarındaki IŞİD bölgelerinden ilerleyen 2 otobüse, silahlı “IŞİD militanları eşlik” etmiştir.[15] IŞİD’e yakınlığıyla bilinen Takva haber sitesine göre; “İslam Devleti medya kaynakları, kesinlikle hiçbir fidyenin alınmadığı ve ‘iki devletin karşılıklı masaya oturması sonucu’ mutabakata varıldığını” belirtiştir. Aynı siteye göre Türkiye'yi temsilen MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığınca yürütülen görüşmelerin karşı tarafında ise ‘İslam Devleti Dışişleri Bakanlığı’ vardı.[16]
Rehinelerin Türkiye’ye getirilmesinin ardından açıklama yapan Başbakan Davutoğlu, “Sabaha karşı saat yarım sularında ilk temaslarımız yoğunlaştı ve sabah 05.00'de de ülkemize geldiler. Gece boyu yakından takip ettik gelişmeleri, biraz önce Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettik. Bu mutlu olay hepimizi güzel bir sabaha hazırladı" demiştir. Ayrıca, operasyonun istihbarat biriminin kendi yöntemleriyle gerçekleştirdiği bir çalışmayla Türk vatandaşlarının yurda döndüğünü belirtmiştir.[17] Bülent Arınç ise: "Çok şükür, Milli İstihbarat Teşkilatımızın, yereldeki bütün imkânları da kullanarak, burunları bile kanamadan konsolosluk görevlilerimizi Türkiye'ye getirmiş olmasına eminim 76 milyon insanımız ve dostlarımız çok sevindi"[18] demiştir.
Rehinelerin Türkiye'ye getirilmesinin ardından özellikle dış basında Türk rehinelerin karşılığında bir takas yapıldığı iddiası gündeme gelmiştir. Bu iddialar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “velev ki takas yapılmış olsun”, “49 vatandaşımızın karşılığı hiçbir şeyle değişmez” cevabına yol açmıştır. 23 Eylül’de yayınlanan bir habere göre IŞİD'e rehinelerin karşılığında Türkiye, El-Tevhid Tugayı’ından Hacı Bekir'in eşinin ve çocuklarının bulunduğu 50 kişi vermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın belirttiğine göre IŞİD ile “pazarlık yapılmış ancak hiçbir biçimde fidye ödenmemiştir”. Aynı zamanda BBC Türkçe’nin TİMES dergisinden alıntılayarak yaptığı haber, IŞİD militanlarının konsolosluk personeline karşı takas edildiklerini doğrulamaktadır. Türkiye rehinelerin ülkeye dönmesinin ardından 24 Eylül’de IŞİD’e karşı askeri, siyasi her türlü desteği sağlayacağını ilan etmiştir.
Krizin meydana geldiği dönemde Dünya, ABD’nin siyasal etkinliğinin halen sürmekte olduğu; bununla beraber birden “çok merkez ”in güçlerini arttırmalarından dolayı “çok merkezli” olarak tanımlanmaktadır. 2000’li yılların ortalarından itibaren özellikle Pekin ve Moskova Dünya’da önemli güç merkezleri olarak ortaya çıkmıştır.
IŞİD Rehine Krizi’nde krizi tetikleyen eylem, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nda gerçekleşmiştir. Bu nedenle krizin tetikleyicisi Türkiye sınırlarının dışındadır. Krizi tetikleyen aktör ise artık günümüzde devlet dışı aktörlerden biri olarak kabul edilen IŞİD terör örgütüdür. Kriz ortaya çıkışı yönüyle ani bir kriz özelliği göstermektedir. Zira Musul’un IŞID tarafından ele geçirilmesi dahi, bir haftadan daha kısa sürmüştür. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı üzere Musul’da tehlikeli bir halin yaşandığı bilinmekle birlikte militanların Türk Başkonsolosluğu’nu hedef alması beklenmeyen bir eylemdir. Bu nedenle kriz Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz olma özelliği gösterirken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Çünkü IŞİD’in Musul’a gerçekleştirdiği harekat doğrudan doğruya Türkiye ile arasında bir kriz çıkartmaya yönelik değildir. Kriz konusu içeriğine göre değerlendirildiğinde, diplomatik-siyasi, insani, kültürel-manevi ve algısal bir krizdir. Olayın diplomatik-siyasi bir kriz olarak tanımlanmasının nedeni, krize neden olan olayın savunmacı tarafın siyasi hak ve çıkarlarına, hedeflerine yönelik bir tehdit ve/veya saldırı olarak algılanması ile tırmanan kriz durumunun ‘siyasi kriz’ olarak tanımlanmasından ileri gelmektedir. Siyasi krizlere örnek gösterilebilecek biçimde olayda IŞİD kendisinin meşru gördüğü gerekçelere dayanarak herhangi bir siyasi hedef ve/veya önceliğini elde edebilmek için bir fiili durum yaratma gayreti içerisine girmiştir. Olayın Başkonsolosluğun işgali ve görevlilerin rehin alınmasını ihtiva etmesi de siyasi niteliğinin bir göstergesidir. Ayrıca, 49 görevlinin rehin alınması durumu en başta özgürce yaşama haklarının engellenmesine yönelik bir eylem olduğu için krizin insani bir boyutu bulunmaktadır. Krizin kültürel, manevi ve algısal boyutu, Türkiye’nin devlet olarak imajının rehineler nedeniyle sarsılmasından ve yine IŞİD’in elinde bulunan rehineler aracılığı ile Türk karar alıcılarda tehdit algısı oluşturmasından kaynaklanmaktadır.
Krizin tetikleyicisinin niteliği itibariyle eylem; şiddet içermeyen askeri ve siyasi niteliği olan bir eylemdir. Olayın şiddet içermeyen askeri bir eylem olarak tanımlanmasının nedeni Türk dış politikası kriz incelemeleri grubunun şiddeti zarar veren –kurşun atılmış mı?- sorusu üzerinden sınırlandırmasından ileri gelmektedir. Olayda militanların silah zoruyla konsolosluğu işgal etmesi şiddet içermemekle birlikte, askeri bir eylem olarak tanımlanmış ve olayın diplomatik bir misyonda gerçekleştirilmesi itibariyle olayın siyasi yönüne vurgu yapılmıştır. Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edilmesi, Türkiye’nin yıpratılmasına yönelik bir eylemdir. Ayrıca olay İŞID’in bir güç gösterisi olarak okunmalıdır. Ortadoğu’da düzen kurucu ülke olma iddiasında bulunan Türkiye’nin konsolosluğunun işgal edilmesi örgütün bölgede fiili bir durum yaratma iddiasında olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin olaya ilk tepkisi sözlü bir eylem olmuştur. Ancak bu noktada örgütün tehdidinin sınırlı tutulması amacıyla Türk karar alıcılar konsolosluk çalışanları ile iletişim halinde olduklarını ifade etmiş olmakla birlikte “rehine” yerine “misafir” sözcüğünü kullanmayı tercih etmişlerdir. Ayrıca Türkiye olayın başından itibaren bölgedeki Kürt aşiretler üzerinden iletişime geçmiş ve şiddet içermeyen diğer diye tanımlanabilecek bir tepki geliştirmiştir. Türkiye açısından tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, sınırlı askeri tehdit, uluslararası sistem ve bölgesel sistemde etki kaybı olarak tanımlanabilir.
Türkiye’nin IŞİD’e karşı kriz yönetiminde “zaman kazanma” stratejisini seçmiştir. Bilindiği gibi zaman kazanma stratejisi, Düşman/rakip statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak amacıyla uygulanmaktadır. Savunmacı tarafın acil çıkarına yönelik tehdidin müzakere ile ortadan kaldırılabildiği durumlarda zaman kazanma stratejisi dış politika kazanımları için yeni ihtimaller yaratmaktadır. Ayrıca zaman kazanma stratejisinin sıklıkla rehine krizlerinde uygulandığı bilinmektedir. Radikal bir “terör örgütü” olarak tanımlanan IŞİD’e karşı Türkiye, rehinelerin kurtarılması için dolaylı yollardan müzakere etmiş; bir anlamda yerel unsurlar ve MİT üzerinden gerçekleştirilen bir pazarlık sürdürülmüştür. Ayrıca bölgedeki aşiretler üzerinden sürdürülen görüşmeler askeri olmayan bir baskı stratejisinin uygulandığını göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin şiddet içeren ve kendisini IŞİD ile karşı karşıya getirecek herhangi bir eylemden kaçındığıNATO üyelerinin saldırıya uğrayan üyeye askerî yardımda bulunacakları varsayan NATO’nun 5. Maddesini işletmekten kaçındığı ve NATO’ya bilgi vermekle yetinmesinden de anlaşılmaktadır.
IŞİD ise, olayı “oldu-bittiye getirme” ve Türk çalışanları elinde bulunması üzerinden “şantaj” yapmaya yönelmiştir. Kriz yönetim stratejilerine göre saldırgan taraf, savunmacı tarafın tartışmalı konudaki konumunu korumayacağını düşündüğü durumda hızlı, kararlı bir harekette bulunarak statükoyu değiştirme girişiminde bulunduğu durumlar oldu-bitti olarak açıklanmaktadır. Normal şartlar altında oldu-bittiye getirme stratejisi uygulayan ülke hem ulusal hem de uluslararası arenada güçlü bir kınama riski ile karşı karşıya kalabilmektedir.[19] Ancak IŞİD gibi bir örgüt için bu tür bir kınanma riski bir tehdit değildir.
Birçok çeşidi olan şantaj stratejisinde eğer rakip talep edilen şeyi gerçekleştirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurulmuştur. Alexander George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Şantaj stratejisi şantajcıya güç kullanmadan ortaya çıkmasını istediği sonuca ulaştırdığında avantajlı bir stratejidir. Şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantajın başarıya ulaşması, karşı tarafın saldırgan tarafın elinde bulundurduğu koza önem atfetmesinde gizlidir. Böyle bir durumda şantajcı tamamen taleplerini geri çekebileceği gibi isteklerini karşı tarafın kabul edebileceği makul bir seviyeye düşürebilir ya da değişik bir saldırgan strateji izlemeye yönelebilir.[20] IŞİD rehine krizinde basın-yayın yasağı getirilmesi, olayla ilgili açıklama yapmaktan kaçınılması örgütün alarm durumuna geçerek, rehinelere zarar vermesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.[21]
Bu noktada IŞİD’in kriz yönetim tekniği de aynı şekilde müzakere(pazarlık) ve şiddet içermeyen çözüm üzerine odaklanmıştır. Çünkü pek çok kişinin kafasını kestiği görüntüleri yayınlayan örgüt bu örnekte rehinelere fiili anlamda bir zarar vermemiştir. Olayda şiddetin seviyesi, her an rehinelere zarar verilebileceği ve bu görüntülerin servis edilebileceği ihtimali üzerinden Türkiye’ye psikolojik şiddet ve baskı yaratma amacını taşımaktadır. IŞİD Rehine krizinde, krize müdahil olan herhangi bir üçüncü aktör ve müdahil bir örgüt yoktur. Örneğin: NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, “NATO’nun devreye girmesini sanmadığını” açıklamış, BM Genel sekreteri Ban-ki Moon “BM Genel Sekreteri olarak, diplomatlara yönelik bu tür terör saldırılarını en sert biçimde kınıyorum. Diplomatları ve sivilleri hedef alan bu saldırılar, hiçbir şekilde haklı görülemez. Yaşadığım şoku anlatmama imkan yok. Bu, kesinlikle kabul edilemez” diyerek olayı bireysel olarak kınamıştır. ABD ise12 Haziran 2014’te olayı en güçlü şekilde kınadığını açıklamakla yetinmiştir.
IŞİD Rehine Krizi, üzerinde bir çeşit “uzlaşı” sağlanarak çözülmüştür. Dış basında bu uzlaşının Türkiye’nin elinde bulundurduğu İŞID militanları karşılığında örgüt ile pazarlık edilerek -50 kişinin örgüte teslim edilmesi- sağlandığı düşünülmektedir. Zira IŞİD militanları Türkiye sınırının hemen yakınında rehineleri MİT’e teslim etmiştir. Olayda, sonucun niteliği itibariyle bir uzlaşı sağlanmış; ancak konsolosluk çalışanları Türkiye’ye getirilmiş olmasına rağmen krizin sonucunun niteliği belirsiz kalmıştır. Çünkü kriz sonrasında Musul Başkonsolosluğu boşaltılmış ve kriz sonrası dönemde ilişkiler de bir önceki döneme geri dönmemiştir. Çünkü kriz sonrası evrede bunun sağlanabilmesi için teorik olarak IŞİD’in Musul işgalinden önceki güne geri dönülmesi gerekmektedir. Bu da reel düzlemde mümkün değildir. Ayrıca Türkiye’nin rehineleri geri almasıyla krizin sona ermekle birlikte, Musul’daki IŞİD işgali devam etmiştir.
Türkiye IŞİD Rehine Krizi’nde muhatap farklılığı nedeniyle özgün bir değerlendirme yapmaya yönelmiştir. Bu kapsamda rehineleri elinde tutan IŞİD birimlerinin yapısı, daha önceki rehine olaylarındaki davranışları, söz konusu gruplara söz geçirebilen aşiret ve kişilerle detaylı bir çalışma yapma yolunu seçmiştir. İlk 2 gün içinde kurtarma gerçekleştirilemediği için rehinelerin kurtarılmasında sürenin uzama ihtimali öngörülmüştür. Kriz döneminde bölgede yaşanan çatışmalar, ABD’nin öncülük ettiği IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon girişimleri, IŞİD açısından 49 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının serbest bırakılmasını, rehin tutulmasından daha avantajlı hale getirmiştir. Bu nedenle koalisyon güçlerinin IŞİD’e karşı giriştiği hava operasyonu rehinelerin serbest bırakılmasında etkili olmuştur. Ayrıca IŞİD’in özellikle Kürt gruplarla çatışmaları, serbest bırakma koşullarının oluşmasını geciktirmiştir.
[1] “Arınç: Rehinelerle İrtibatımız Var”, Cumhuriyet, [16.06.2014].
[2] “El Kaide’ye bağlı örgüt Ramadi ve Felluce’yi aldı”, Milliyet, 3 Ocak 2015.
[3] “Irak’ta IŞID İlerleyişi: 8-15 Haziran 2014 Irak Bülteni”, http://improkul.impr.org.tr/?p=2888, [27.03.2015].
[4] Aynı gün Suriye’de Musul’a bağlı Gavyera ilçesinde 31 Türk TIR şoförü IŞİD tarafından kaçırıldı “Dışişleri: Irak'ta 80 Türk Rehin”,Hürriyet, 11 Haziran 2014.
[5] Ahmet Davutoğlu, @Ahmet_Davutoğlu, twitter hesabı, 10 Haziran 2014.
[6] No: 196, “11 Haziran 2014, Musul’daki Başkonsolosluğumuz Yerleşkesine Gerçekleştirilen Baskın Hk.”, http://www.mfa.gov.tr/no_-196_-11-haziran-2014_-musul_daki-baskonsoloslugumuz-yerleskesine-gerceklestirilen-baskin-hk_.tr.mfa [27.03.2015].
[7] Uğur Ergan, “NATO'da 'Musul' toplantısı”, Hürriyet, 12 Haziran 2014.
[8] “İşgal İnfiali”,Hürriyet, 12 Haziran 2014.
[9] “Bülent Arınç'tan ilginç çıkış”,Hürriyet, 13 Haziran 2014.
[10] “Hedefleri Türkiye değil”,Hürriyet, 14 Haziran 2014.
[11] Ramazan Yavuz ve Felat Bozarslan ,“Türk rehineler için Erbil'den zırhlı araçlar gönderildi”, Hürriyet, 14 Haziran 2014
[12] Ümit Çetin, “Durum IŞİD Ötesi”, Hürriyet, 16 Haziran 2014.
[13] “Arınç: Rehinelerle irtibatımız var”,Hürriyet, 16 Haziran 2014.
[14] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.
[15] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.
[16] “Türk rehineler nasıl serbest bırakıldı?”, http://www.takvahaber.net/guncel/turk-rehineler-nasil-serbest-birakildi-h9846.html, [29.03.2015].
[17] “Davutoğlu müjdeli haberi Bakü'de verdi”, AA, 20 Eylül 2014.
[18] “Arınç: Burunları bile kanamadan getirildiler”, AA, 20 Eylül 2014.
[19] George, Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 382.
[20] George, “Strategies for…”, 380.
[21] Benzer bir stratejinin Suriye’de IŞİD militanları tarafından kaçırılan gazeteci Bünyamin Aygün için de uygulandığı bilinmektedir. Bkz. Bünyamin Aygün, IŞİD’in Elinde 40 Gün, (İstanbul: Doğan Kitap, 2015) içinde Serpil Çevikcan, “Bünyamin Nasıl Kurtarıldı?”, 14.
Ana Sayfa - 2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi Makale Sayısı: 1
2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi
ÖZET
22 Şubat 2015 tarihinde Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu "Şah Fırat Operasyonu" ile Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye-Suriye sınırı yakınındaki Eşme Köyü'ne nakletmesi ile ortaya çıkan kriz durumu. Söz konusu operasyon Suriye merkezi yönetimi haberdar edilmeden, bir anlaşma yapılmadan gerçekleştirilmiş olduğu için Türkiye-Suriye ilişkilerinde yeni bir uyuşmazlık-çatışma-kriz yaratmıştır. 1921 Ankara Anlaşması, 1923 Lozan Barış Antlaşması gereğince söz konusu bölge Türkiye'ye aittir. 2010 sonrasında Suriye'de başlayan iç çatışmalar sonucunda Suriye yönetiminin bölgedeki kontrolünü yitirmesiyle S
Düzenlenen operasyona gerekçe olarak "askeri gereklilikler" gösterilmiş, bu ise Türkiye'de hükümete sert eleştirilerin yapılmasına neden olmuştur.üleyman Şah Türbesi'nin güvenliği tehdit altına girmiştir. Yapılan askeri operasyon sonucunda türbede bulunan sandukalar ve değerli emanetler Suriye sınırında bulunan Eşme Köyü'ne getirilmiş ve burada hazırlanan geçici türbede muhafaza edilmiştir.
Yapılan açıklamalarda güvenliğin yeniden tesisi ile türbenin önceki yerine nakledileceği belirtilmiştir. Suriye merkezi yönetiminin bilgi ve oluru olmadan gerçekleştirilen yer değişikliği ve askeri operasyon Suriye'nin tepkisini çekmiştir. Diğer yandan Suriye topraklarında bir Suriye vatandaşına ait araziye türbenin geçici olarak yerleştirilmiş olması ve güvenli bölge tesis edilmesi özel hukuk açısından da tartışmalı bir durum yaratmıştır.
Düzenlenen askeri operasyon sırasında bölgedeki Suriyeli Kürt gruplarla işbirliği yapılmış olması ve bu grupların PKK ile bağları ise başka bir tartışma konusunu oluşturmuştur.

Krizin Arka Planı: 2010 yılından itibaren Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin bozulması yeni krizlere zemin hazırlamıştır. Bunlardan biri de Suriye sınırları içerisinde yer alan ve hukuki - siyasi olarak antlaşmalarla Türkiye'ye ait olan Süleyman Şah Türbesi'nin statüsüne ilişkindir. 2010-2015 zaman diliminde Suriye'de ortaya çıkan istikrarsızlıklar ve iç çatışmalar Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğinin sağlanması açısından belirgin risk, tehlike ve tehditlerin varlığına işaret etmiştir. Bölgede Suriye merkezi yönetiminin denetiminin olmaması ve çatışmaların seyrine göre farklı silahlı grupların, aşiretlerin bölgede etkinlik kurmaları Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğini de tehdit eder hale gelmiştir. Özellikle IŞİD'in bölgedeki varlığını arttırmış olması ve Türkiye'nin de bu örgütün hedefi haline gelmesi kaygıları arttırmıştır. 2014 yılında Türkiye'nin Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğini sağlamak amacıyla çeşitli önlemler almaya ihtiyaç duyduğu gözlenmektedir. Nitekim TBMM 2 Ekim 2014 tarihinde kabul etmiş olduğu tezkere ile hükümete yetki vermiştir. Karar aşağıdaki gibidir:
".... Öte yandan, uluslararası hukuk uyarınca Türk toprağı kabul edilen Süleyman Şah Saygı Karakolu’na dönük güvenlik riski de artmıştır.
Yukarıda belirtilen tüm gelişmeler, Türkiye’nin rejimin ve terör gruplarının gerçekleştirebileceği her türlü saldırıdan, ayrıca Suriye’deki belirsizlik ve kaos ortamından en fazla etkilenebilecek ülke konumunda olduğunu teyit etmektedir.

Bu çerçevede, ulusal güvenliğimizi tehlikeye atabilecek her türlü tehdide ve eyleme karşı, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız doğrultusunda gerekli önlemlerin tespiti ve uygulanması önem taşımaktadır. Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik terör tehdidi ve her türlü güvenlik riskine karşı uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli her türlü tedbiri almak, Irak ve Suriye’deki tüm terörist örgütlerden ülkemize yönelebilecek saldırıları bertaraf etmek ve kitlesel göç gibi diğer muhtemel risklere karşı güvenliğinin idame ettirilmesini sağlamak, kriz süresince ve sonrasında hasıl olabilecek gelişmeler istikametinde Türkiye’nin yüksek menfaatlerini etkili bir şekilde korumak ve kollamak, gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe takdir ve tayin olunacak şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara yönelik olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması, bu kuvvetlerin Hükümetin belirleyeceği esaslara göre kullanılması ile risk ve tehditlerin giderilmesi için her türlü tedbirin alınması ve bunlara imkân sağlayacak düzenlemelerin Hükümet tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması için, Anayasanın 92’nci maddesi uyarınca Hükümete bir yıl süreyle izin verilmesi, Genel Kurulun 2.10.2014 tarihli 2’nci Birleşiminde kabul edilmiştir."[1] Tezkerede dikkati çeken iki önemli husus gözükmektedir. Bunlardan ilki “uluslararası hukuk uyarınca Türk toprağı kabul edilen Süleyman Şah Saygı Karakolu’na dönük güvenlik riski”nden söz edilmesi, diğeri ise “…gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere…” ifadeleridir. Hükümetin diğer faktörler yanında Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik tehdit algılamalarını giderecek önlemleri 2015 yılından önce planlamaya başladığı söylenebilir.[2]
Çatışma - Kriz ilişkileri açısından değerlendirildiğinde Süleyman Şah Türbesi'ne ilişkin iki ülke arasında doğrudan bir uyuşmazlığın bulunmadığı söylenebilir. Kriz öncesi evrede, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin 2010 yılında gerginleşmesinden önce bu konudaki görüş alışverişinin Süleyman Şah Türbesi'nin kurulacak Teşrin Barajı dolayısıyla yeniden su altında kalmasına ilişkin riskler konusundadır. Ancak iki ülke arasında imzalanan anlaşma ile Süleyman Şah Türbesi ve müştemilatının tahkim edilmesine karar verilmiş ve proje çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu niteliğiyle söz konusu kriz Suriye - Türkiye ilişkilerinde tekrarlayan çatışma içerisinde ortaya çıkan bir kriz özelliği göstermemektedir.

Türkiye'nin askeri gereklilikleri gerekçe göstererek Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye sınırına yakın Eşme Köyü'ne taşımak için askeri operasyon düzenlemesi Suriye açısından krizin tetikleyicisi eylem olmuştur. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ifadesiyle Şah Fırat Operasyonu sırasında 39 tank, 57 zırhlı araç, 100 araç ve 572 personelle Suriye'ye girilmiştir. Dış politika krizi olması bakımından değerlendirildiğinde Türkiye krizi tetikleyen aktör olarak Suriye topraklarında bir askeri operasyon düzenlemeden önce gerekli diplomatik süreçleri tüketmemiştir. Dolayısıyla kriz zamansal sınıflandırma açısından ani kriz niteliğindedir. Tetikleyici eyleme ilişkin karar Türkiye' tarafından mevcut tüm seçenekler değerlendirilerek alındığı ve olası riskler düşünüldüğü için niyet bakımından tasarlanmış kriz özelliği göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın yaptığı açıklamada aşağıdaki ifadelere yer verilmektedir:“...Şimdi operasyonun karar saatini, gününü sizle tabi ki paylaşamam, bununla ilgili bildiğiniz gibi değerlendirmeler her gün yapılır, anlık yapılır. Konuyla ilgili Cumhurbaşkanımızın sevk ve idaresinde, Başbakanımızın koordinasyonunda, Genelkurmay Başkanlığımızın başkanlığında bu karar verildi, bu operasyon yapıldı. Tabii ki bunun bir arka planı var, yani bu karar Cumartesi öğleden sonra verilmedi, şüphesiz bunun bir arka planı var. Bu bölgedeki dinamik güvenlik unsurlarını analiz etmek suretiyle verilmiş bir karardır ve biz isabetli olduğu konusunda en ufak bir tereddüde sahip değiliz."[3]
Diğer yandan Süleyman Şah Türbesi'nin taşınması ve sonrasındaki uygulamalar Türkiye - Suriye ilişkilerinde bu konudaki uyuşmazlığın, dolayısıyla krizin de sürdüğünü göstermektedir. Halihazırda bu niteliğiyle gelişen kriz özelliğine de sahiptir.
Türkiye açısından fiili durum yaratmasına gerekçe oluşturan gelişme Suriye topraklarında iç çatışmalar dolayısıyla Süleyman Şah Türbesi'nin ve burada bulunan askeri personelinin güvenliğini sağlamakta tehditlerin artmış olmasıdır.[4] Süleyman Şah Türbesi'ne yönelik bir saldırının [ki bu saldırının IŞİD kaynaklı olacağı ileri sürülmüştür] gerçekleşmesi durumunda Türkiye'nin kime tepki göstereceğinin belli olmaması istemediği ve kontrol edemeyeceği bir çatışmaya sürüklenebileceği endişesi yaratmıştır. Bu ise askeri ve siyasi karar alıcılar bakımından alınan kararın stresini arttırmıştır. Kriz öncesi evrede siyasi karar alıcıların Suriye yönetimi ile doğrudan iletişim kanallarını kullan[a]mamış olması, diplomatik ilişkilerin kopmuş olması askeri operasyondan Suriye yönetimini haberdar etmeyi engellemiştir.[5] Askeri operasyon sonucunda ortaya çıkan krizde Türkiye'nin muhatabı Suriye olduğu için devletten devlete yaşanan bir krizden söz edilebilir. Kriz sürecinde siyasal karar alıcının operasyonu meşrulaştırmak için ileri sürmüş olduğu gerekçe "askeri gereklilik" olmuştur. Ancak bu gerekliliğin hangi somut bilgilere/verilere dayandırılmış olduğu açık değildir. Tehditin Türkiye açısından yaratmış olduğu önem derecesi ise algısal güvenliğin yanı sıra toprak bütünlüğünü ilgilendirmesi dolayısıyla yüksektir. Yani gerekli önlem alınmadığı, tepki gösterilmediği takdirde gerçekleşecek tehdit / saldırı doğrudan ülke bütünlüğü ve güvenliğine yönelik olarak değerlendirilmiştir. Eğer iddia edildiği gibi Süleyman Şah Türbesi ve güvenliği sağlayan askeri birliğe yönelik bir IŞİD saldırısı riski gerçekleşmiş ve bunun sonucunda Türk askerinin saygınlığını, etkisini zayıflatacak bir eylem gerçekleşmiş olsaydı [örneğin çatışma sırasında Türk askerinin esir alınması, medya önünde infaz edilmesi gibi senaryolar] bu durumda Türkiye'nin bölgesel alt sistemdeki saygınlık ve etkisinde de bir zayıflamanın olacağı düşünülmüştür.
Genelkurmay Başkanlığı'nın operasyon sonrasında basına yapmış olduğu açıklama aşağıdaki gibidir:
"Uluslararası Antlaşmalar ile Türk toprağı olan Süleyman Şah Saygı Karakolu'ndaki manevi değeri yüksek ecdat yadigarı emanetler, Suriye'de ortaya çıkan güvenlik sorunları ve askeri zaruretler nedeniyle, haklarımız saklı kalmak üzere geçici olarak yine Suriye topraklarında bulunan Suriye Eşmesi Köyüne taşınmak üzere getirilmiştir. Geride değerli emanet bırakılmamıştır. Suriye Eşmesi'nde naaşın nakledileceği bölge birliklerimiz tarafından kontrol altına alınmış, bayrağımız göndere çekilmiştir. Şah Fırat Operasyonu sırasında herhangi bir çatışma yaşa

Türkiye'nin gerçekleştirmiş olduğu fiili durum yaratma şiddet içermeyen askeri eylem şeklinde kurgulanmış ve operasyon sırasında herhangi bir şiddet [askeri nitelikte çatışma] gerçekleşmemiştir. nmamış, başlangıç evresindeki intikal esnasında bir personelimiz geçirdiği bir kaza sonucu şehit olmuştur."[6]
Operasyon sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ise aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
"Sevk ve idaresini bizzat takip ettiğim, Sayın Başbakanımızın ve Genelkurmay Başkanımızın harekat merkezinden bizzat yürüttüğü bu operasyon, ecdadımızın bizlere emaneti olan Süleyman Şah Türbesi'ni, savaş şartlarının hakim olduğu Suriye'de daha güvenli bir mevkiye nakletmeyi amaçlamıştır. Gece boyu gerçekleştirilen Şah Fırat operasyonuyla Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu'ndaki tüm emanetler ve orada görev yapan askerlerimiz, salimen ülkemize getirilmiş bulunmaktadır. Operasyon, devletimizin kararı ve uygulamasıyla başarılı bir şekilde tamamlanmıştır. Süleyman Şah'ın naaşı, askerlerimiz tarafından kontrol altına alınan ve şu anda bayrağımızın dalgalandırıldığı, Suriye sınırları içinde sınırımıza 200 metre mesafede bulunan Eşme bölgesine nakl-i kubur ile getirilecektir. Daha önce iki defa yeri değiştirilmiş olan Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu, yine uluslararası hukuk ve anlaşmaların bir gereği olarak yeni mekanında bayrağımızı dalgalandırmaya ve ecdadımızın hatırasını yaşatmaya devam edecektir."[7] Türkiye'nin Suriye sınırları içerisinde gerçekleştirdiği operasyon iki ülke arasındaki ahdi hukuku ve siyasi ilişkileri ilgilendirdiği ve bu statüde tek yanlı bir değişiklik yaratmış olduğu için Suriye açısından bakıldığında Türkiye'yi "saldırgan ülke" pozisyonuna sokmaktadır. Suriye'nin kriz sürecinde Türkiye'ye tepkisi mevcut koşullarda sözlü, diplomatik-siyasi tepki göstermekten öteye gitmemiştir. Bununla birlikte Suriye Hükümeti BM Genel Sekreteri’ne göndermiş olduğu mektup ile Türkiye'nin Suriye'de gerçekleştirmiş olduğu operasyona tepki göstermiş ve 1921 Anlaşmasının ihlali olarak yorumlamıştır.[8]
Operasyon sırasında bölgede faaliyet gösteren koalisyon güçleri ve Özgür Suriye Ordusu'nun durumdan haberdar edildiği ve operasyonu Türkiye'nin tek başına yürütmüş olduğu açıklanmıştır. Oysa ilerleyen süreçte Türk askeri birliklerinin Suriye topraklarına girişi ve çıkışı süresince PYD/YPG güçlerinden destek aldığı görülmüştür. Basında çıkan haberlerde[9] operasyon sırasında yerel Kürt (PYD /YPG) gruplarının askeri birliklerin geçiş koridorunu açtıkları ve geçişi kolaylaştırdıklarına ilişkin bilgilere yer verilmiştir.
Şah Fırat Operasyonu taktiksel olarak Türkiye'nin askeri güvenlik bağlamındaki zorunlulukları ile bağlantılandırılmış ve bu endişeler operasyon ile giderilmiş olsa da bir krizin yanı sıra Suriye - Türkiye ilişkilerinde yeni bir [çok] uyuşmazlık yaratmıştır. Dolayısıyla kriz yönetimi açısından alınan operasyon kararının rasyonel bir karar olmadığı, kriz yönetim süreçleri açısından da tartışmalı olduğu söylenebilir.
Operasyonun Etki ve Sonuçları:
- Şah Fırat Operasyonu olarak adlandırılan operasyon sonucunda aşağıdaki tartışmalar doğmuştur;
- Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu askeri operasyon bu ülkenin oluru alınmadan gerçekleştirildiği için hukuksal açıdan tartışmalıdır,
- Operasyon sırasında ve sonrasında Süleyman Şah Türbesi'nin yeri bir oldu-bitti ile değiştirildiği için Suriye'nin bu değişikliğe oluru bulunmamaktadır, oysa Türbenin yerinin değiştirilmesi eğer gerçekten bir zorunluluk ise bunun daha önce olduğu gibi iki ülke arasındagerçekleştirilecek müzakereler sonucunda mutabakatla yapılmış olması gerekir,
- Halihazırda Suriye'ye ait topraklar da bir Suriye vatandaşına ait bir arazi üzerinde Türkiye Süleyman Şah Türbesi'ni geçici olarak inşa etmiş olsa da gerek Türbenin varlığı gerekse Türbeyi korumak amacı ile bölgede bulundurduğu askeri varlığı hukuki, siyasi açıdan tartışmalıdır. Türkiye'nin bu süreç ve sonrasında mağdurların açacağı mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin tazminat davalarıyla karşı karşıya gelmesi mümkündür.
- Askeri güvenlik açısından Türbenin halihazırda bulunduğu konum itibariyle Türkiye'nin güvenlik kaygılarını ortadan kaldırmadığı da söylenebilir. Bölge IŞİD değil fakat PYD/YPG örgütünün kontrolü altındadır. Türkiye ise bu örgütü PKK'nın Suriye'deki kolu olarak değerlendirmekte ve terör örgütü olarak kabul etmektedir.
[1]TBMM 1071 Nolu Tezkere Kararı için bkz.; https://www.tbmm.gov.tr/tbmm_kararlari/karar1071.html
[2] 2014 yılında internet üzerinden sızdırılan bazı dinleme kayıtlarında Suriye’deki riskler ve alınacak olası önlemlere ilişkin diyaloglarda Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik olası saldırıların da dillendirildiği görülmektedir. Bu konuda bkz.; Bomba Ses Kaydı: Seçim İçin Savaş Planı”, Cumhuriyet, 27 Mart 2014, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/54767/Bomba_ses_kaydi__Secim_icin_savas_plani.html
[3]Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şah Fırat Operasyonu Türkiye’nin Kendi Kararıdır ve Kendi Kabiliyetleriyle Hayata Geçirilmiştir”, http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/2808/cumhurbaskanligi-sozcusu-kalin-sah-firat-operasyonu-turkiyenin-kendi-kararidir-ve-kendi-kabiliyetleriyle-hayata-gecirilmistir.html
[4] Bu gerekçenin “Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti toprağını savunmadıkları, PKK/PYD ile IŞİD terör örgütlerini muhatap aldıkları iddiasıyla Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında birer gensoru açılmasına ilişkin” önergenin 24 Mart 2015 tarihli toplantısında TBMM’de görüşülmesi sırasında muhalefetin sert eleştirilerine muhatap olduğu görülmektedir. Önerge hakkındaki tartışmalar için bkz.; https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem24/yil5/ham/b08201h.htm
[5]Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklaması için bkz.; http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/02/22/genelkurmay-baskanligindan-operasyon-aciklamasi
[6]Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın basın açıklaması sırasında sorulan bir soruya verdiği cevapta Suriye yönetiminin de verilen bir nota ile duruma ilişkin olarak bilgilendirildiğini ifade etmektedir. Bkz.; “Sayın Başbakanımızın dün açıkladığı gibi operasyonun selameti açısından müttefiklerimize bilgi verilmiş, Suriye rejimine de bir nota iletilmiştir. Fakat bahsettiğiniz diğer örgütlerle herhangi bir temas, koordinasyon, yardımlaşma söz konusu değildir." Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şah Fırat Operasyonu Türkiye’nin Kendi Kararıdır ve Kendi Kabiliyetleriyle Hayata Geçirilmiştir”, http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/2808/cumhurbaskanligi-sozcusu-kalin-sah-firat-operasyonu-turkiyenin-kendi-kararidir-ve-kendi-kabiliyetleriyle-hayata-gecirilmistir.html
Suriye'nin durumdan haberdar edilmesinin 21 Şubat 2015 tarihinde Suriye'nin İstanbul Konsolosluğu'na verilen nota ile gerçekleştiği görülmektedir. Ancak notanın bilgi amaçlı olduğu ve cevabı beklenmeden operasyonun gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu durum Suriye'nin Genel Sekreter'e göndermiş olduğu mektupta özellikle vurgulanmıştır. Bkz.; "Identical letters dated 23 February 2015 from the Permanent Representative of the Syrian Arab Republic to the United Nations addressed to the Secretary-General and the President of the Security Council", https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N15/051/57/pdf/N1505157.pdf?OpenElement
[7]Cumhurbaşkasın Erdoğan'ın açıklaması için bkz.; http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/02/22/erdogandan-sah-firat-kutlamasi
[8]Mektubun orjinali için bkz.; "Identical letters dated 23 February 2015 from the Permanent Representative of the Syrian Arab Republic to the United Nations addressed to the Secretary-General and the President of the Security Council", https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N15/051/57/pdf/N1505157.pdf?OpenElement
[9]Uğur ERGAN / Selçuk ŞEN, "YPG: Şah Fırat Operasyonu'na destek verdik", Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/ypg-sah-firat-operasyonuna-destek-verdik-28271808
Ana Sayfa - 2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi
Ana Sayfa - 2015-2016 Irak Başika Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2015-2016 Irak Başika Krizi