- Görüntüleme: 1943
1924 MUSUL KRİZİ
İmparatorluklar çağını sona erdiren Birinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemde bir güçler dengesi sistemi hâkimdir. Bu sistem içerisinde İngiltere baskın aktörlerden biri olarak sistemin yönlendiricisi durumdadır. Avrupa’da Alman İmparatorluğu’nun savaştan yenilmiş ve yıpranmış olarak çıkmasının bedeli Versay Antlaşması’nda ağır yaptırımlarla yüzleşmesinin yolunu açmış dolayısıyla bu ülkeyi sistemde görece etkisizleştirmiştir. Diğer yandan İngiltere ile rekabet içerisinde olma kapasitesine sahip bir başka güç ortaya çıkmıştır; Sovyetler Birliği.
Uluslararası siyasal sistemde görece yeni bir güç olarak ortaya çıkan ABD ise henüz sistemi yönlendirebilme kapasitesini kullanmaktan uzak, izolasyonist bir dış politika izlemektedir. Bununla birlikte Uluslararası sisteme İdealist kurumlar ve değerler yerleştirilmeye çalışılmış, Milletler Cemiyeti (MC) kurularak barış ve ortak güvenliğin sisteme hâkim olmasına çalışılmıştır.
İngiltere’nin baskın aktör olduğu bir uluslararası sistem; MC ve Wilson ilkelerine rağmen bu dönemde I. Dünya Savaşı’nın galip çıkan devletleri ile yenilgiyle çıkan devletleri arasındaki rekabetin izleri gözlenmektedir. Dolayısıyla bu süreç Avrupa’da dayatılan barış koşullarını değiştirmeyi hedefleyen ülkeler bakımından geçici bir dönemdir. İmparatorluklar dönemi sona ererken uluslararası topluma yeni ulus devletler katılmış, kurulan devletlerden bir kısmı ise emperyal güçlerin mandaterliği altında sisteme dahil edilmişlerdir.
Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanan çok kutuplu bir yapı arz etmekteyken, sistem düzeyi açısından dominant- baskın sistem mevcuttur.
Bölgesel sistemdeuluslararası sistemin karakteristik özelliğini taşıdığı görülmektedir. İmparatorluğun gücünde uzun, yorucu ve maliyetli savaşlardan kaynaklanan bir düşüş söz konusu olsa da İngiltere Ortadoğu bölgesinde hala siyasal etkinliği en yüksek ve en güçlü aktör olarak yer almaktadır. Bununla beraber yükselen güç olarak Amerikan Birleşik Devletleri’nin olduğu görülmektedir. Küresel anlamda etkisi ve gücü günden güne artmasına rağmen Amerikan Birleşik Devletleri (ABD) Monreo Doktrini çerçevesinde izlemiş olduğu “kabuğuna çekilme” (isolation policy) politikası nedeniyle henüz bölgeye nüfuz edememiştir. Bölgede İngiltere dışında Fransa’nın önemli bir tesir alanı mevcuttur. Ayrıca bu coğrafyadaki ülkelerin neredeyse tamamı manda rejimiyle yönetilmektedir.
Fakat krizin cereyan ettiği Ortadoğu’da, bölgesel-alt sistemde İngiliz hâkimiyeti söz konusudur. Bununla birlikte henüz İstiklâl Harbi’nden (19 Mayıs 1919 - 11 Ekim 1922) çıkmış olması nedeniyle, Türkiye rakibiyle masada denk bir şekilde görüşememiştir.
Dış politikaya ilişkin kararların alınması ve uygulanması bakımından kamu bürokrasisinin dayanmış olduğu anayasal ve yasal zemin önem kazanmaktadır. Karar alma ve uygulama süreci siyasal rejimin dayanmış olduğu esaslar çerçevesinde şekillenmektedir. 1923’te ilan edilen Cumhuriyet rejiminin anayasal zemini 1924 yılında kabul edilen 1924 Anayasası ile değişikliğe uğramış ve Meclis Hükümetleri dönemi sona ermiştir. 1924 Anayasası Türkiye’ye güçler ayrılığı ilkesine dayalı olmakla birlikte tek partili otokratik bir sivil siyasal rejim getirmiştir.
Dönemin siyasi karar alma süreci hukuki olarak 1924 Anayasası tarafından belirlenmektedir. Anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur ve dış politikaya ilişkin kararlar özü itibariyle yürütme erkini, dolayısıyla görev, yetki ve sorumluluğunu elinde bulunduran Bakanlar Kurulu tarafından alınmaktadır. Anayasaya göre Yürütme erkinin başında siyasal bakımdan sorumsuz olan Cumhurbaşkanı bulunmaktadır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu ve ilgili bakan tarafından üstlenilmektedir.
Diğer yandan günümüzden farklı olarak dış politika konusunda ve diğer iş ve işlemlerde olduğu gibi hükümet, yasama organına, TBMM’ye karşı sorumludur. TBMM’nin denetimine tabidir. TBMM bu yetkiyi genel görüşme, gizli görüşme, gensoru, yazılı-sözlü soru önergeleri ile kullanabilmektedir. Ayrıca Hükümetin yapmış olduğu uluslararası antlaşmaların yürürlüğe girmesi, uluslararası örgütlere üyelik, savaş ilanı ve silahlı kuvvetlerin yurtdışına gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’ye gelmesi gibi konularda da TBMM’nin konuyu görüşmesi ve bir karar ve/ya yasa ile uygun bulmasına bağlıdır. Hükümet yaptığı işlerden TBMM’ye karşı yükümlü olması çok büyük aksaklıklara neden olmasa da karar alma sürecinin yavaşlamasına neden olmuştur.
1924 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde devletin dış ilişkilerini yürütme Bakanlar Kurulu’nun görev, yetki ve sorumluluğundadır. Bununla birlikte dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasi karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim yine kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekâleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekâleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlik ve savunma kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar.
Daha alt düzeyde ve nadir olmakla birlikte kimi zaman Hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir. Krizi süresince taraflar arasındaki iletişim; hükümet başkanları ve dışişleri bakanları (daha az) ve bürokratlar düzeyinde sürdürülmüştür.
Bunun dışında Musul meselesi, toprak kaybı söz konusu olması nedeniyle hem Lozan Barış Konferansı’nda hem de sonrasındaki süreçte gelişmelere paralel olarak TBMM’de hararetli tartışmalara sahne olmuştur. Bu durum Musul’un konuşulduğu Meclis celse tutanaklarından rahatlıkla izlenebilmektedir.
Musul krizinde, krizi yürüten taraflar açısından günümüzde pek rastlanılmayan bir durum söz konusu olmuştur. Söz konusu krize sebep olan Musul Irak’ta bulunan bir bölge olmasına rağmen, Türkiye’nin bu konudaki tek muhatabı İngiltere olmuştur. Sömürgeci konumundaki İngiltere mandater ülke olarak Irak adına krizi yöneten ülke konumuna gelmiştir. Rakip İngiltere olması nedeniyle kriz yönetimi açısından Irak yöneticileriyle doğrudan ya da dolaylı herhangi bir temas kurulmamış, dolayısıyla krizin incelenmesi esnasında Iraklı liderler ve onların özellikleri dikkate alınmamıştır.
Dönemin İngiltere kralı ve ülkenin başı George V (George Frederick Ernest Albert) - 6 Mayıs 1910 - 20 Ocak 1936 olmasına rağmen kriz esnasında adet olduğu üzere yürütmeyle ilgili işlere müdahalede bulunmamıştır. İngiltere adına kriz İngiliz büyükelçiliği, Irak yüksek komiseri ve Savaş Bakanlığı (Secretary of State for War) tarafından yönetilmiştir. Buna rağmen İngiliz karar alma mekanizmasında bürokrasi ve kurumsal yapı tam olarak işletilmiş kişisel insiyatifler daha sınırlı tutulmuştur. Kriz zamana yayıldığından İngiltere’de bu dönemde çoğunlukla Muhafazakar Parti’den (Conservative Party) Stanley Baldwin hükümeti (23 Mayıs 1923 – 16 Ocak 1924 / 4 Kasım 1924 – 5 Haziran 1929) iş başında olmuştur. Sadece çok kısa bir süre için (22 Ocak 1924 – 4 Kasım 1924) Birleşik Krallık Başbakanlığı’na İşçi Partisi’nden (Labour Party) James Ramsay Macdonald atanmıştır. Liderlik özellikleri bakımından İngiltere’de, gelişmiş bürokratik yapılanmadan dolayı krize etki eden “baskın lider” etkisi görülmemektedir.Türkiye’de ise bu dönemde Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü ise Başbakan olarak dış politikayı belirleyen yürütme erkini ellerinde bulundurmaktadır. Anayasa gereği siyasal sorumlu olmayan Cumhurbaşkanı Atatürk’ün karizmatik liderliği çoğu kez dış politikada önemli kararların alınmasında etkili olmuştur. Genellikle dış politika kararlarının alınması sırasında dar bir kadronun sürece dahil olduğu görülmektedir. Cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı bu kadronun çekirdeğini oluştururken savunma bakanı, içişleri bakanı, genelkurmay başkanı sürece dahil edilen diğer aktörler olmaktadır.
Dış politikanın hassas dengeleri çerçevesinde Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün görevli diplomatlar aracılığı ile dış politika gündemine dair bilgi sahibi olduğu, MAH’tan bilgi aldığı görülmektedir. Bütün bu durum dikkate alındığında karizmatik bir lider olarak Atatürk’ün dış politikaya ilişkin kararlarını verirken kararını kolaylaştıracak ayrıntılı bilgi ve seçenekler edinmek amacıyla çok çeşitli aktör ve kaynaktan yararlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Nihai siyasi kararı verme aşamasında tercihini/görüşünü hükümete bildirmekte ve çoğunlukla bu karar uygulanmaktadır.
Liderlik özellikleri bakımından Atatürk’ün konumu itibariyle “baskın lider” olduğu söylenebilir. Algısal, bilişsel özellikleri ve kapasitesi ile özellikle dış politika alanında Hükümetin siyasası üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak Hükümetin almış olduğu kararlara etkisi, kimi durumlarda doğrudan süreci etkileyecek kararları alarak bürokrasiyi hatta Hükümeti yönlendirmesi Başbakan İnönü’nün tepkisine de neden olur.
Musul sorunu boyunca Türkiye’deki bu durumun tekrarlandığı görülmektedir. Musul krizi uzunca bir süreye yayılmasına rağmen karar alıcıların yapısında ciddi bir değişiklik olmamıştır. Kriz boyunca ülke tek parti yönetimince idare edilmiştir. Kısaca kriz boyunca Atatürk ve İsmet İnönü ve dışişleri bakanının aktif katılımı dışında, dönemin Türkiye’sinde kurumsal bir karar alma birimi olarak Bakanlar Kurulu mevcut olmasına ve kararların kurulda onaylanmasına rağmen,savunma bakanı, genelkurmay başkanı ve TBMM başkanı da sürece dahil olmuştur. Yani kararlar sınırlı sayıda, ülkeyi sivil otoriter rejimle yöneten küçük grup tarafından (1-5 kişi) alınmıştır.
1923 sonrasıTürkiye bakımından devrimin yerleştirilmeye ve Lozan’dan arta kalan sorunların çözülmeye çalışıldığı bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem aslında modern bir devlet yaratmanın sıkıntılarını içermektedir. Bir yandan ulus devlete dayalı cumhuriyet rejimi yerleştirilmeye çalışılırken diğer yandan buna direnen ve süreci tökezleten gruplarla da mücadele edilmek zorunda kalınmıştır. Toprak ve insan kayıplarıyla, savaşlarla küçülen bir imparatorluktan bir cumhuriyet, ulus devlet yaratılmıştır. Yeni bağımsızlığını kazana Türkiye kamu düzenini kurma ihtiyacı, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü ve iç isyanlar - ayrılıkçı taleplerle uğraşmakla meşguldür. 1927 yılında yapılan Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13.648.270’tir. Toplam nüfusun %75,78’i köyde, %24,22’si şehirlerde yaşamaktadır. Nüfusun 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i ise kadınlardan oluşmaktadır.
Krizin devam ettiği süreçte, rejim Şeyh Sait İsyanı ve Nasturi ayaklanmaları dışında iç siyasette muhalefetle mücadele etmiştir. Cumhuriyet rejimi yöneticileri seküler ve laik bir devlet öngördüğü için buna karşı çıkan önemli bir muhalif kesim bulunmaktaydı. Dolayısıyla diğer faktörlere ek olarak rejim iç siyasette de henüz öngördüğü büyük değişiklikleri nihayete erdirmiş ve iktidardaki yerini tahkim etmiş değildir. Bu durum İngilizlerle olan ilişkilerde ve kriz yönetimi için dikkate alınması gereken, direnç noktalarının oluşturulmasına önemli bir etken olarak karşımıza çıkmıştır. İngiltere yönetimi ülkenin dezavantajlı bu durumunun farkında olmasından dolayı, kriz yönetiminde fırsatı sonuna kadar kullanmıştır.
Buna mukabil İngilizler bu dönemde daha çok ekonomik meselelerle ve ülke dışındaki askerlerin durumuyla uğraşmaktadırlar. Dünya savaşından dolayı bozulan ekonomik sıkıntılar ve ülke dışında savaşan askerlerin varlığı kamuoyunda rahatsızlığa neden olmuştur. Bu sebepten dolayı çok elzem olmadığı müddetçe doğrudan bir çatışmaya girebilecek durumları yoktur ve çatışma yerine anlaşma yolunu tercih etmek istemiştir. Dolayısıyla bu iki durum İngiltere’de de karar alma mekanizmasında bir baskı oluşturmuştur. Ayrıca kriz boyunca İngiltere bazen çoğunluk hükümetince bazen de koalisyon hükümetince idare edilmekte ve ülke genel olarak demokratik bir rejimle yönetilmektedir.
Karar alma sürecine yukarıda belirtilen temel görünen aktörler dışında her hangi başka bir aktör katkıda bulunmamıştır. Fakat sürecin gidişatına ciddi bir etkisi olan bir unsur gündeme gelmiş ve bu da karar alma sürecinin seyrini büyük oranda etkilemiştir. Musul krizi Lozan’da görüşüldüğünde Türkiye açısından farkına çok sonrasında varılmış olan bir durum keşfedilmiştir. Ankara ile kırmızı çizgiler konusunda sürekli yazışan Lozan Heyeti’nin tüm yazışmaları, kendilerine gelmeden önce İngiliz istihbaratçıları tarafından deşifre edilmiştir. Kriz yönetiminde rakibin sınırlarının, stratejilerinin hatta direnç noktalarının bilinmesinin ne kadar önemli olduğu dikkate alındığında bu durumun çok önemli olduğu sonradan anlaşılmaktadır. Krizin gidişatına etki eden bu durum Türkiye’nin krizi yönetimi açısından çok büyük zorluklara neden olmuştur. Belki de Lozan Heyeti’nin Ankara’ya yakındığı rakiplerin (özellikle Lord Curzon) müzakere konuları hakkında geri adım atmayan inatçı tavırlarının ardında bu bilgi mevcuttur. Dolayısıyla bu durum karar alma sürecinde Musul’un kaderinin tayin edilmesinde etkili olmuştur.
Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.
20. yüzyılın başlangıcı yeni Türkiye için birçok zorluğu beraberinde getirmiştir. Osmanlı’dan devrolunan sıkıntıların, buhranların yanı sıra yeni bir devlet olarak üstesinden gelmesi gereken birçok sorun bulunmaktaydı. Yeni kurulan Cumhuriyet yönetimi savaşlardan, zorunlu göçlerden yeni çıkmış askeri, iktisadi ve sosyal açıdan sorunlarla mücadele etmekteydi. Bundan dolayıdır ki, büyük güçlerle yapmış olduğu antlaşmalarda eşit şartlarda müzakere edilememekte ve çoğunlukla da Türkiye aleyhine sonuçlar / belirsizlikler içermekteydi. Bu dönemde özellikle yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla büyük emperyal güçlerle anlaşmazlık oluşturan birçok konuyla karşı karşıya kalınmıştır. Musul bunlardan sadece bir tanesini oluşturmaktadır.
Musul Sorunu, Osmanlı Devleti'ne bağlı Musul Vilayeti'nin toprak sorunudur. Sorunun arka planında yatan sebepse Musul bölgesinin hangi ülkenin egemenliğine bırakılacağı sorunu olmuştur. Uzunca bir süredir savaşlar sebebiyle içeride ve dışarıda ciddi sıkıntıları olan İngiltere Musul’u bırakmak istememiştir. İngilizler, Musul’da petrol rezervleri /yataklarının olduğuna dair elde ettikleri bilgi sebebiyle işgal etmiş bulundukları bu bölgeyi Türkiye’ye vermek istememişlerdir.
Bununla birlikte Türkiye’nin Musul meselesiyle uğraşması ciddi isyanlarla uğraşmak zorunda olduğu bir döneme denk gelmiştir. Bu durumuz krizin gidişatını ciddi oranda etkilemiştir. Bunlardan en büyükleri Şeyh Sait Ayaklanması ve Nasturi İsyanı olmuştur. Kriz boyunca etkin olan dönemi başbakanı ve Lozan Heyeti’ne başkanlık yapan İsmet İnönü hatıratlarında her ne kadar Şeyh Sait isyanında genelde Musul ile bir alaka kurulduğunu ama kendisinin bu isyanların İngilizlerin çıkardığına veya desteklediğine dair her hangi bir ize rastlamadığını diler getirir. Fakat döneme dair yazılan çalışmaların önemli bir kısmı İngilizleri Türkiye’nin elini masa güçsüzleştirmek için çıkan isyanları desteklediği en azından kaşıdığı görülmektedir. İngilizlere göreyse isyanın asıl nedeni olarak dini bir makam olan hilafetin kalkması, bölgedeki yöneticilerin Türk olmaması, hükümetin yanlış iskân siyaseti ve Kürtçenin konuşulmasına bölgede izin verilmemesinden ileri geldiği iddia edilmiştir. Hatta daha da ileri giderek isyanın Türkler tarafında çıkarıldığını ve kavga süsü vererek Musul meselesinin oldubittiye getirilmek istenmiştir.
Meselenin henüz Kurtuluş Savaşı'ndan çıkmış ve Misak-i Milli tartışmalarının yoğunca gerçekleştirildiği bir dönemde patlak vermesi krizin Türkiye ve Türk karar vericileri tarafından özellikle de karar vermeye zorlanmaları açısından incelenecek birçok yönü bulunmaktadır. Kısaca Musul'da varlığı bilinen, civar bölgelerde de bulunacağı tahmin edilen petrol nedeniyle krizin sınır çizimi ve toprak paylaşımından öte bir anlamı vardı. Bugün Musul Krizi olarak bilinen olayın başlangıcı bu şekilde gerçekleşmiş, zamanla Türkiye ve İngiltere arasında sorun olarak algılanmıştır.
Çalışmanın bundan sonraki kısmında Türk dış politikası krizlerinden biri olan Musul Krizinin karar verme ve yönetimi süreçleri önceden belirlenmiş parametreler çerçevesinde analiz edilecektir.
Osmanlı devleti sınırları içerisinde yer alan Musul ve çevresi özellikle petrol varlığının keşfedilmesiyle dönemin büyük güçleri tarafından rekabete konu olmuştur. 1916 tarihinde yapılan Sykes-Picot Antlaşması'na göre Musul Fransa'ya bırakılmışken, Fransa 1920’de yapılan San Remo Konferansı'nda Ortadoğu'daki Fransız çıkarlarını koruması için İngiltere terketmiştir. Bölgeyi hâkimiyetine alan İngiltere Hristiyanların güvenliği, Krallık savaş esirlerine kötü muamele edilmesi vb. sebeplerden dolayı Mondros Mütarekesi’nin 7.maddesine dayandırarak Osmanlı devletinden Musul'u kendilerine bırakılmasını istemiştir. Güvenlikleri gereği işgal ettikleri Musul 15 Kasım 1918 tarihinde İngilizlerin eline geçmiştir. Sonrasında beklendiği gibi İngiltere mütarekeden kaynaklanan belirsizlikten yaralanarak silah bırakışmasından 15 gün sonra bölgeye el koyarak sonrasında yaşanacak tüm ihtilafların başlangıcına temel hazırlamıştır.
İşgal sonrasında Musul konusu Türkiye ve İngiltere arasında Lozan Konferansları’nda (11 Kasım 1922– 24 Temmuz 1923) sert tartışmaların yaşanmasına sebep oldu. Buna rağmen konferansta Musul’la ilgili herhangi bir karara varılamamış fakat bir yıl içerisinde Türkiye ve İngiltere arasında anlaşarak çözülmesi yönünde karar alınmıştır. Konferans henüz devam ederken İngiltere işgali altında olmayan bölgelerde de bir ayaklanma çıkarmış ve ordu birlikleri Süleymaniye’yi işgal etmiştir. Türkiye protesto ettiği işgalde, Asuri kabilelerin Türk kuvvetlerine saldırmasında İngiltere'nin dahli olduğunu ileri sürmüştür.
Görüldüğü gibi Musul krizi, Türkiye ile İngiltere arasında birçok meselenin bir arada görüldüğü ilan edilm(e)miş bir savaş ve masada fiili durumu hukukileştirme çabasıdır. Mesele sadece Musul’daki petrolün kime ait olacağı değil, aynı zamanda Türkiye açısından bir Kürt meselesinin de gündeme geldiği bir konudur. İngiltere açısından Türkiye’ye karşı bir “savunma duvarı” oluşturmak istemesinden kaynaklanmıştır.
Dönemin şartları dikkate alındığında tarafların birbiriyle doğrudan mücadele etmeye mecali olmadığı; fakat her iki taraf da – çoğunlukla da İngiltere- bölgedeki güç dengesini Kürt aşiretlerle kendi lehlerine çevirmeyi planladıkları görülmektedir. Kimi araştırmacılara göre Lloyd George kabinesinin düşmesiyle İngiltere’yle savaş ihtimali yok olmuştu. Kısa süreli Andrew Bonar Law (23 Ekim 1922 – 22 Mayıs 1923) idaresinde İngiltere, kamuoyundaki baskı sebebiyle bölgeyi terk etmeyi isterken petrolün varlığı ve buradan gelecek kazanç buna mani olmaktaydı. Daha önceleri kademeli olarak güçlerini azaltan İngiltere 17 Şubat 1922’de Musul’a takviye birliklerini konuşlandırmıştır.
Musul meselesi Lozan’dan beri Türk hükümetlerinin gündeminden düşmemiştir. Meclisteki en hararetli tartışmaların başında gelmiştir. Türkiye Musul’un İngilizlerden talep edilmesi konusunda istikrarlı bir politika izlememiştir. Uluslararası konjonktür, ülkedeki meselelerin ciddiyeti ve boyutuna göre politikalarında değişiklik göstermiştir. Türk siyasetçileri tarafından zaman zaman Misak-ı Milli'nin bir parçası görülürken zaman zaman taviz unsuru olarak ta görülmüştür. Atatürk ve İnönü’nün başını çektiği ağırlıklı grup Musul konusunda pazarlığa açık olduklarının emarelerini göstermişlerdir. Lozan’dan dönen heyete Musul’u niçin erteledik diye soran İsmet Paşa’ya, Rauf bey “Musul’u behemehâl alacağız fikrinde ısrar edersek, mutlaka ordu ile almak imkânı vardır. Çünkü bunu siyasetten alma imkânımız olmadığına heyet kani olmuştur” der. Bu durum Konferans henüz devam ederken Atatürk tarafından Ocak 1923 İzmit’te gazetecilerle yaptığı bir basın toplantısında (yazılmamak kaydıyla) "Her şey oldu bitti, Musul için harbe devam makul bir şey midir?" şeklinde belirtilmiştir.
Bununla beraber "salt barışın yapılmasına engel olmamak için" sorun bir yıl içinde çözülmek üzere ertelenmiş ve anlaşmanın 3/2. Maddesiyle, ("Türkiye ile Irak arasındaki sınır bu anlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak dokuz aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Ön görülen süre içinde iki hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyeti Meclisine götürülecektir: Sınır çizgisi konusunda alınacak kararı beklerken, Türk ve İngiliz hükümetleri, kesin geleceği bu karara bağlı olan toprakların şimdiki durumunda herhangi bir değişiklik yapacak nitelikte hiçbir askeri ya da başka bir harekette bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler.”) gündemden kaldırılmıştır.
Ankara zorunluluktan dolayı böyle bir hükme razı olmuş olsa da bunun pratikteki anlamı Musul’un İngiltere’nin mandaterliğinde Irak'a bırakılmasına razı olmaktır. Bu sebeple kimi araştırmacılara göre Musul'un İngiltere'nin mandaterlğindeki Irak'a bırakılması 1926'da değil, 1923’te Lozan’ın ilgili maddesinin kabul edilmesiyle olmuştur der. Buna karşı Musul’dan asla taviz verilmemesi gerektiğini savunan siyasetçiler de mevcuttur. Gürün’e göre Türkiye Musul’u savaşla almayı planlamıştı. Zaten güçlüydü de Musul’da. Özdemir Harekâtıyla bu görüldü. Daha çözüm için konferans toplanmadan bu politika izleniyor hatta konferansın ertelenmesinde bunun etkisi olduğu düşünülmektedir. Nitekim Mondros mütarekesi sırasında bir Musul'da bulunan Osmanlı VI. Ordusu Komutanı Ali İhsan Paşa kendisine şehri İngilizlere bırakılması gerektiği talimatı gelince terk etmemek için istifa etti. Emir ancak Binbaşı Halit Akmansü’nün Musul'u boşalttırmasıyla yerine getirilmiştir. Ayrıca Musul konusunda ısrarcı olanlar I. Dünya Savaşı sonunda Musul vilayetinin Türk askerlerinin kontrolünde ve milli sınırlar içerisinde olduğunu ileri sürmektedirler.
19 Mayıs 1924 tarihinde Türkiye ve İngiltere birlikte sorunun çözümüne yönelik İstanbul’da bir konferans düzenlemiştir. Türk makamları Musul'un etnografik, hukuksal, tarihsel, ekonomik, siyasal, askeri ve stratejik gerekçelerden ötürü Musul’un Türkiye sınırları içinde olması gerektiğini ileri sürdü. İngilizlerse coğrafi ve etnik açıdan Türkiye’ye ait olmadığını, bölgedeki Kürtlerin ne Türk ne de Arap olduğunu ileri sürdü. Ayrıca halkın Türkiye’nin dediği gibi Türkiye’ye katılma konusunda çok istekli olmadığı belirtildi. Tüm bu uyuşmazlıklarda dolayı Musul’un Türkiye sınırları içinde olmaması gerektiğini ileri sürmesi üzerine İstanbul Konferansı dağıldı.Kısaca uyuşmazlığın başlangıcı büyük oranda Musul’un kime ait olduğu konusundaki ihtilaftan yola çıkmıştır. Sonradan yapılan görüşmeler ve konferanslarla da ortak bir çözümün olacağına dair inancın yok olmasıyla uyuşmazlıktan çatışmaya doğru bir süreç yaşanmıştır.
Musul’un kime ait olduğuna ilişkin uyuşmazlığın 1923 sonrası dönemde Türkiye ve İngiltere arasındaki ilişkileri meşgul etmiştir. Irak’taki manda rejimini elinde bulunduran İngilizler bir yandan Türkiye ile ilişkilerinde bu konuyu bir koz olarak tutmak isterken diğer yandan manda yükümlülüklerinin genel çerçevesini korumaya çalışmıştır. Bununla birlikte Türkiye özellikle 1922’den itibaren Musul’un statüsüne ilişkin girişimlerini sıklaştırmaya başlamıştır. Bölgedeki nüfuzunu kullanarak özellikle Kürt aşiretlerle ilişkilerini iyi tutmayı onları yanında tutmayı başarmıştır.
Bu uyuşmazlığın zaman içinde çatışmaya dönüştüğünügörmekteyiz. Bundan sonraki süreçte gelişmeler şu şekilde cereyan etmiştir. Arazi de hâkimiyeti elinde bulunduran Türk tarafıyla diplomatik ve siyasi üstünlüğü elinde bulunduran İngilizlerle kıyasıya bir mücadele başlamıştır. İngilizler yerel ayaklanmalara ve isyanlara destek verirken-ki bu İngiliz istihbarat belgeleriyle sabittir-, Türkler yerel halka olan ilişkilerini - özellikle de Kürtlerle- iyi tutarak İngilizlere büyük askeri zayiatlar verdirmiştir. Böylelikle iki ülke arasındaki uyuşmazlığın yerelde sınırlı bir şekilde silahlı çatışmaya dönüştüğü görülmektedir. Türkiye alanda hâkimiyet ve üstünlük kazanma yollunda girişimlerde bulunsa da bu durum karar alıcılar tarafından siyaset ve diplomatik olarak İngiltere’ye karşı asla gerginlik konusu yapılmamaya çalışılmıştır. Bu hem Türkiye’nin İngilizlere karşı orantısız gücünden kaynaklanmaktadır hem de yeni Kemalist rejim, toplumu dönüştürmeye yönelik bundan sonra izleyeceği politikalarda Batılı ülkelerin desteğine ihtiyaç duyacaktır. Bununla birlikte taraflar haklarını hukuki yönden aramaya devam etmiştir.
İngilizlerin kriz süreci içerisinde bölgeye çok fazla askeri saldırılar gerçekleştiği MC’ye yapılan şikâyetlerden anlaşılmaktadır. 18 Ekim 192l'de İngiliz Hava Kuvvetleri Rania ve Revanduz'daki Türk garnizonlarını bombalamış ve Türk muharip güçleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. Aynı şekilde 1922 yılında da İngiliz ve Türk güçleri bir çok kez sıcak çatışmalar gerçekleştirmişlerdir. Henüz barış görüşmeleri başlamadan Musul konusunda sahada üstünlük sağlamak isteyen Türkiye ve İngiltere, sınır bölgesinde karşılıklı olarak askeri saldırılar başlatmışlardır. Türkiye’nin emriyle İngilizleri taciz etmek için Revanduz'a gönderilen Ali Şefik El-Mısri (Özdemir Bey olarak bilinen) askeri hazırlıkları tamamlayıp İngiliz güçleriyle savaşmıştır. Özdemir Bey’in saldırıları sonucunda zor durumda kalan İngilizler Bağdat'ta sürgünde bulunan Şeyh Mahmut Berzenci ile bir antlaşma yaparak, Türkleri bölgeden çıkarmayı başarmıştır. Sonrasında Berzenci, Özdemir Bey ile işbirliği yapınca tekrar zor durumda kalan İngiltere konuyu masada çözmenin yollarını aramıştır. Fakat görüşmelerde -Lozan’da olduğu gibi- taviz verilmemiştir, hatta bu sebepten konferansa ara verilmiştir.
Türkiye diğer yandan masada elini güçlendirmek için ikili siyaset izleme stratejisini izlemiştir. Özdemir Bey bölgeye olan aşinalığı sayesinde aşiretlerle görüşerek bir kuvvet toparlamakta bununla da sürekli Fransız ve İngiliz birliklerine saldırmaktadır. Hatta Derbent muharebesi olarak bilinen çarpışmadan Özdemir Bey İngilizlere karşı 31 Ağustos’ta üstün gelmiştir. Bundan sonra İngilizler tekrardan güçlerini kademeli olarak azaltmaya başlamıştır. Atılan tüm bu adımlara ve Özdemir Bey’in Ankara tarafından desteklenmesine rağmen Türkiye hükümeti, Özdemir Bey’den bu çatışmalarla Türkiye’nin alakası olduğuna dair herhangi bir iz bırakmaması yönünde talimatlarda bulunur.
Burada dikkat çeken husus İngilizlerin Türklere karşı gelmesi için Kürt aşiretleri yanına çekme politikaları olmuştur. Özdemir Harekâtından da anlaşılacağı üzere Kürtler İngilizlere karşı vermiş olduğu mücadelede Türklerle kader birliği yaptığını, dolayısıyla İngilizlerin politikalarının tutmadığı görülmüştür. Neticede Musul’un kime ait olduğu konusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmeyince (Haliç Konferansı) taraflar pozisyonlarını daha da sertleştirmeye başladılar. Bu süreçte Araplar İngilizlerle birlikte hareket ederken Kürtler Türklerle birlikte hareket etmişlerdir. Haliç Konferans İngiliz heyetine Irak yüksek komiseri Sir Percy Cox başkanlık ederken, Türkiye heyetine Ali Fethi Okyar bey başkanlık etmiştir.
Diğer yandan İngiltere’nin talepleri neticesinde İngiltere’nin güçlü olduğu Cemiyet’e başvuran Türkiye, konu hakkında müdahalede bulunmasını talep etmiştir. Krizde yumuşama (geçici) tarafların sorunu Milletler Cemiyeti’ne götürme konusunda hemfikir olmasından sonra gerçekleşmiştir. Türkiye, Cemiyet Genel Sekreteri'ne bir nota göndererek Cemiyet'in Musul konusunda sınırın saptanmasına yardımcı olmasını istemiştir. Böylelikle taraflar, özellikle de Türkiye sorunun çözümü için hukuki yolları denemeyi de ihmal etmemiştir.
Musul krizi belirli aralıklarla devam eden çatışmanın zaman zaman şiddetlenmesiyle iki ülke arasında krizleşmeye doğru gitmiştir. Özellikle Türkiye’nin hukuki ve siyasi olarak İngilizlere oranla zayıf kalması onu kendi başının çaresine bakmaya zorlamış zaman zaman diplomasi dışındaki yollara başvurmuştur.
Türk karar alıcıları bakımından olaya bakıldığında Musul krizinin tetiklenmesi 29 Eylül 1924tarihinde İngiltere'nin Türkiye'ye ültimatom şiddetinde nota vermesiyle gerçekleştirilmiştir. İngiltere açısından Türkiye’nin bu talebe olumsuz yanıt vermesiyle başlar. Cenevre’de sorunun çözümüne dair görüşmeler devam ederken 29 Eylül 924’te Türk askerlerinin 48 saat içerisinde Türkler için çizilen sınıra çekilmesini istemektedir. İngiltere vermiş olduğu ültimatomda, istekleri kabul edilmeyecek olursa askeri girişimlerde bulunacaklarını açıklıyorlardı. Türk hükümetiyse bu ültimatoma verdiği karşılıkta, sınırlarını ve bağımsızlığını korumak için her türlü önlemi alacağını belirtmiştir.
Böylelikle iki ülke arasında var olan uyuşmazlık artık kriz haline dönüşmüştür. Bu gelişmeyle beraber karar alıcı artık bir karar almaya zorlanmıştır. Ya askerini geri çekip İngiltere’nin istemini yerine getirecek ya da direnip sorunu başka türlü halletmenin yollarını arayacaktır. Bu kesin karar karşısında, İngiltere hükümeti herhangi bir harekette bulunmaya teşebbüs etmemiştir. Türkiye ayrıca Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri'ne bir nota göndererek usul konusunda sınırın saptanmasına yardımcı olmasını talep etmiştir.
Bu durum İsmet İnönü tarafından Meclis’te şu şekilde ifadelendirilmiştir:
"Bundan sonra 25 Eylül tarihli kendilerinden bir nota aldık ve 29 Eylülde de bir nota aldık. Bu notaların esası, muhafazası iktiza eden statüko vaziyetini ihlâl etmek bilâkis bize atfolunuyor ve kıtaatımızın girmiş olduğu yerlerden çıkması isteniyordu. 25 ve 29 Eylül tarihlerinden bahsederken, azayikiram bu esnada Cenevrede müzakerat cereyan ettiğini derhatır buyururlar."
Daha önceki dönemde Türkiye’nin diplomatik-siyasi girişimleri İngiltere’nin görüşlerini değiştirmede etkili olamadığı görülmekte, bölgeyi Türk askerlerinin varlığından arındırma konusundaki ısrarı kriz sürecini tetiklemiştir. Türk makamları ise İngilizlerin çözümden yana tavır almamaları ve Türkleri bölgeden mahrum etme stratejilerinden ötürü Türkiye iki ülke arasındaki kriz halini tetikleyecek yöntem ve araçları devreye sokmaktan geri durmamıştır.
Karar alıcı tarafından olaya bakıldığında krizi tetikleyen olay İngiltere'nin Türkiye'den tartışmalı bölgeden askerlerini 48 saat içinde geri çekmesini istemesiyle başlamıştır. Türkiye, Musul konusunda yukarıda bahsedilen nedenlerden ötürü İngiltere’yi karşısına almayı düşünmemesine rağmen bunu kendi egemenlik hakkına tehdit olarak algılamış ve talebi tedirginlikle karşılamıştır. Böylelikle Türkiye- İngiltere arasındaki çatışma resmen krize evrilmiştir. Bir taraftan da MC Meclisi 20 Eylül 1924 tarihinde iki ülke arasındaki ihtilafı görüşmeye başlamıştır.
Türk heyetine başkanlık eden Fethi Bey [Okyar] plebisit konusunda ısrarcı olurken, komisyonun halkın duygularını bilemeyeceğini ifade ederken; İngiliz temsilci bunun Musul'un geleceğiyle ilgili bir mesele olmadığını bir sınır sorunu olduğunu ileri sürer ve Türkiye’nin önerdiği plebisitin bölge halkının cahil olması nedeniyle çözüm olamayacağını belirtmiştir. Nihayetinde, bu sürecin sonunda İngilizlerin savunmuş olduğu komisyon MC kararıyla kurulmuş olur.
1924 yılından krizin sonlandığı 1926 yılına kadar geçen süre içerisinde Türkiye bölge üzerindeki hak ve iddialarından vazgeçmemiş fakat bunun için de büyük güçlerle ilişkilerini asla koparma noktasına getirecek söylem ve eylemde bulunmamıştır.
Bu dönemde İngiltere, Türkiye’nin geri adım atmasını sağlamak için diplomatik girişimlere paralel olarak yıkıcı faaliyetlerde ve isyanları destekleme yoluna gitmiştir. Farklı tartışmalar devam ediyor olsa da Şeyh Sait İsyanı ve Nasturi Ayaklanmasının İngiltere tarafında desteklendiği bilinmektedir. İngiltere bu tür yöntemlerle Türkiye’yi yıldırma politikası izlemiştir. Buna karşın Türkiye sorunun hukuki yollardan kazanılması yolunu tercih etmiştir.
Bu dönemde İngiltere sıkça nota göndermekteydi Türkiye’ye. Yine İsmet paşa şöyle ifade etmektedir:
Cemiyeti Akvam Meclisi müzakereyi kat ettikten sonra 5 Teşrinievvel ve 9 Teşrinievvelde birer nota aldık. 5 Teşrinievvelde (Ekim) aldığımız nota Cenevre'de vuku bulan taahhudatı zikrederek kıtaatımızın Statüko hududu haricine çıkmasını tazammun ediyordu. Statüko "hududu haricine çıkmak ifadesiyle İngilizlerin tezi şu idi: Bir defa Musul Vilâyetinin haricine çıkmak lâzımdır bir. İkincisi Hakkâri Vilâyeti dahilinde bizim tedibat yaptığımız Nasturî eşkiyasının bulunduğu mıntıka. Bu radan da çıkmak lâzımdır. Musul Vilâyeti haricine çıkmak lâzımdır.
İsmet İnönü’ye göre Türkiye’nin buna cevabı gecikmeden 10 Ekim 1924 tarihinde şu olmuştur:
21 Eylül tarihli notadaki delâilini kamilen tahlil ve tenkit eyledikten sonra Teşrinievvelde bildirildiği gibi tarafımızdan yeni tahşidat ve faaliyet vukuunun aslı ve esası olmadığını ve 30 Eylülde tespit olunan hâli haazırın muhafaza olunduğunu ve bu zamanda mevcut olan hattın tecavüz edilmeyeceğini ve eşkiya ted'ibatı için cem edildiği, Cemiyeti Akvamca da malum olan kıtaatın kesafetini bir haftadan beri gerilere nakletmekte olduğumuzu tafsil ettik. Cemiyeti Akvamın verdiği bir kararı Türkiye aleyhine olarak tefsir ve tadil etmesine imkânı hukukî olmadığını ilâve ederek eğer İngiltere lüzum görürse 30 Eylül tarihli Cemiyeti Akvam kararnamesinden anladığımızı yine Cemiyeti Akvamın tetkik ve hükmüne tevdi etmeye amade olduğumuzu beyan eyledik.
Bunun dışında krizi tırmandıran asıl nokta16 Temmuz 1925’te MC’nin sorunun çözümü için oluşturduğu komisyonun, söz konusu ahalinin (Musul) menfaati için ihtilaflı arazinin taksim edilmemesinde yarar olduğu Brüksel Hattı’nın güneyindeki yeri Irak’a bırakmayı uygun görmüş olması yönündeki kararı olmuştur Türkiye komisyonun kararını tanımadığını ilan etmiştir. Türkiye şimdiye kadar haklı olduğuna dair inancı tam olması nedeniyle MC’nin hakkaniyetle sorunu çözeceğine inanırken komisyon kararı sonrasında tavrını değiştirerek krizin tırmandırmıştır. Böylece kriz ikinci bir evre girmiş bulunmaktadır.
Türkiye ilk diplomatik girişimini yine MilletlerCemiyeti nezdinde yapmıştır. 23 Temmuz 1925’te yaptığı başvuruda komisyonun Türkiye’nin tezlerini zayıflatmak için Arap-Türk idarecileri nezdinde bazı çalışmalar yaptığı ileri sürerek şâheser-i garabet olan bu raporu kabul etmeyeceklerini belirtmiştir.
Sonrasındaki gelişmelere paralel olarak İngiltere de Brüksel Hattını ihlal ederek Türk topraklarını bombalamıştır. Kriz bu evrede başlangıç seviyesinden daha gerilimli bir noktaya gelmiştir. Doğal olarak, sonrasındaki gelişmelere paralel olarak taraflar özellikle de Türkiye kriz yönetim stratejisinde değişiklikler yapmıştır.
Musul krizi inşili çıkışlı bir seyir izlemiştir. Kriz boyunca iki defa yumuşama dönemi yaşanmıştır. İlk krizin tetiklenmesi sonrasında yumuşamaya yönelik bazı adımlar atılmıştır. Milletler Cemiyeti süreç içerisinde tarafların da başvurusuyla krizi yumuşatmaya yönelik bazı adımlar atmış ve olayın incelenmesi için komisyon oluşturmuştur. Krizi çıkarmalarına rağmen İngiliz makamlarının kendi iç istihbarat yazışmalarından anlaşıldığı kadarıyla tırmanmayı çok fazla arzulamadıkları görülmektedir. Krizin tırmanması yukarıda belirtildiği gibi temelde iki evreden oluştuğu dikkate alındığında tırmanışına ardında yumuşamaya dair bazı adımlar atılmıştır. İlk kriz evresinin peşinden İngilizler 14 Ekim 1924’te notalarını geri alarak yumuşamaya katkı sağlamışlardır. Yumuşama emareleri olarak görülebilecek bu durum 14 Ekim 1924 Salı günü İngiltere'nin ültimatomunu geri almasıyla ve statükoya uyacaklarına dair açıklamalarıyla krizin ilk evresinde yumuşama evresine girilmesine neden olmuştur.
İngiltere’nin bu dönemde yumuşamaya yönelik bazı adımlar attığı görülmektedir. Her ne kadar kendi lehlerine kara çıkacağı konusunda emin olsalar da İngiltere Başbakanı Chamberlain 4 Aralık 1925’te Türk Büyükelçisi, Ahmed Ferit Beyi çağırmış. Kendileri gibi Türkiye’nin Milletler Cemiyeti kararlarına uymasını beklediğini dile getirmiş ve şayet Cemiyet Türkiye aleyhine karar verirse ikili görüşmeye hazır olduklarını ve Musul konusunda bazı tavizler verebileceklerini kendisine iletmiştir. Dolayısıyla her iki ülkenin de askeri bir çatışma içerisine girmeyi mevcut koşullarda çıkarları açısından riskli gördüğünü söylemek mümkündür.
İkinci evrede yumuşamaya asıl neden olan husus konunun Lahey Daimi Adâlet Divanı’na götürülmüş olmasıdır. Türkiye ilk etapta MC Komisyonu'nun kararını tanımadığını belirtmiş olmasına karşın, örgüt Komisyon kararı hususunda takipçi olup (İngiltere’nin de baskısıyla) konuyu Lahey Daimi Adalet Divanı’na taşımıştır. Türkiye siyasal nitelikteki bir meselenin hukuki yolalrdan çözüm bulunamayacağını ileri sürerek Cemiyet’in Divan'a başvurulması kararına karşı çıkmış ve Divan çalışmalarına üye göndermeyeceğimi belirtmiştir.
MC’nin Divan’a yönelttiği sorular usulle alakalı olmuş ve şu soruları yöneltmiştir.
MC Meclisinin Lozan Antlaşmasının 3. maddesi gereğince vereceği kararın hukuksal niteliği nedir? Hakem kararı mı, tavsiye mi, yoksa arabuluculuk mu? 2) Böyle bir karar için oybirliği gerekli mi, yoksa oyçokluğu yeter mi? 3) İlgili taraflar oylamaya katılabilir mi?
Divan ise 21 Kasım l 925'te şu karara vardı:
1) MC Misakının 15. maddesi MC Meclisi bağlayıcı karar alamaz demektedir, ama Lozan Antlaşması 3/2. maddesinde "kesin geleceği bu karara bağlı" ifadesi yer aldığı için bu durumda bağlayıcı karar alabilecektir. 2) Misakın 5/1 . maddesi uyarınca karar, oybirliğiyle alınacaktır. 3) Taraflar oylamaya katılabilir ama oybirliğinin saptanmasında bunların oyları göz önüne alınmaz.
Divan kararı sonrasında Türkiye’nin hukuki olarak başvuracağı başka merci kalmamış, siyaseten ve askeri güç olarak ta İngiltere ile karşı karşı gelmeyi göze alamayacağı için tavır değişikliğine gitmiştir. . Türkiye başka çaresinin kalmadığına inanarak krizi tırmandırmanın kendisine fayda sağlamayacağını düşünerekten geri adım atmıştır. Bu durum Mustafa Kemal’in söylemlerinde net bir şekilde görülmüştür. “Musul’u vermemekte ısrar edersek, muharebeye dahil oluruz” diyen Atatürk, bölgenin Misaki milliye dahil olup olmadığını soranlara cevabı şu olmuştur:
Misaki milli şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celile’nin isabeti hazarı-dır. Yoksa, haritası mevcut bir hudut yoktur.
Krizin başlangıcı, tırmanması ve yumuşamasından sonra kriz hemen sonlanmamıştır.
Kriz sonrası evre,yani bitişi zamana yayılmıştır. Türkiye zaman zaman, Cemiyeti Akvam Sekreterine, verdikleri teminata rağmen İngilizlerin statükoya uymadıklarını ve saldırılar gerçekleştirdiklerini iletmiştir. Mesele Cemiyet’e havale edilmesinden sonraki süreç Türkiye açısından hayal kırıklıklarıyla dolu bir süreç olmuştur. Türkiye ilerleyen zamanlarda Cemiyet’in kararının İngiltere lehine sonuçlanacağını tahmin etmesiyle bölgede zaman zaman olaylar çıkarsa da büyük ölçüde sonucun açıklanmasını beklemiştir.
Krizin sonuçlanması Türkiye açısından yenilgi olarak görülmektedir. Daha sonra yapılan resmi Türkiye - Irak sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşmasıyla Türkiye bazı kazanımlar elde etmiştir ama başlangıçta “Musul bizimdir” denerek yola çıkıldığında böyle görünmemektedir. Sonuç Türkiye’nin arzu ettiği şekilde olmasa da tahkimden dolayı İngiltere ve Türkiye resmi antlaşmayla krizi nihayete erdirmiştir.
5 Haziran 1926 yılında yapılanTürkiye - Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşmasıyla 1924 yılında başlayan kriz nihayete ermiştir. Türkiye bölgedeki haklarından asla vazgeçmemiş ve niçin burası Türkiye’ye ait olması gerektiği konusundaki iddialarını her düzeyde sürdürmüştür. Varılan anlaşma neticesinde Irak Hükümeti 25 yıl süreyle, belirlenen gelirlerin % 10’unu Türkiye’ye vermekle yükümlü tutulmuştur. Türkiye kriz yönetim sürecinde çıkarlarını maksimize eden bir sonuç elde ettiği söylenememektedir. Meselenin Lozan’da çözülememesi ve sınırlı bir süre içinde çözüm bulunması gerektiği konusundaki maddelerden ötürü krizinde sonuçlandığı şekliyle beklediği çözümü bulamamıştır. Sonrasında bu sonuç iç siyasette muhalefet tarafından önemli bir koz olarak kullanılmıştır.Böylelikle kriz sonrası statü de anlaşarak yeni statü belirleme olarak belirlenmiştir. Kriz sonrası evrede Batı’yla iyi geçinme ilkesi gereğince İngiltere ile ilişkilerinde türkiye Musul’u pek gündeme getirmemeyi tercih etmiştir.
Musul sorununda kriz yönetim süreciyse şu şekilde analizedilmektedir. Musul’un kime ait olduğu konusu Lozan’dan beri iki ülke arasında sürekli gündemde kalmıştır. Doğrudan sınır değişikliğini, ülkesel sınırları ilgilendirdiği için taraflar ittifak ettikleri tam bir antlaşma yapana kadar konuyla ilgili hem yerel hem de uluslararası alanlarda konuyu gündemde tutmuş ve gelişmeleri yakından takip etmişlerdir. Dolayısıyla konu aniden ortaya çıkan değil aksine gelişen kriz özelliği taşımaktadır. Kriz, karar alıcının gündeminden tamamen çıkmamış buna karşın zaman zaman ülkedeki diğer gelişmelerin seyrine göre gündemdeki yeri ve önceliği değişmiş arka planda kalmıştır. Bunda 1930’ların ortasına değin Lozan Barış Antlaşması ile çözümü ertelenmiş Irak sınırı/Musul sorunu ve yerleşikler sorununun Türkiye’nin aleyhine sayılacak şekilde çözümlenmiş olmasının da etkisi vardır. Bu dönemde yeni yönetim henüz iç muhalefetle uğraşmakla meşgul olduğu için böyle bir mesele için İngilizlerle karşı karşıya gelmek istememiştir. Bu konuda karar alıcılar çok net bir şekilde beyanatlarda bulunmuşlardır.
Türk karar alıcılar bakımından düşünüldüğünde karar alma sürecinde rakibin uluslararası yapılardaki siyasi üstünlüğü ve İngilizlerin taleplerine karşı direnebilme potansiyelinin düşük ihtimalli olmasına rağmen, atılan adımlarda olabildiğince rakipten tavizler koparmaya yönelik stratejiler izlenmiştir. Türkiye, yer yer başvurduğu askeri şiddeti, nihai anlamda sonuç almak ve krizin seyrini değiştirmek için değil masada elini güçlendirmek için tercih etmiştir. Zira İngilizlerin Türklere karşı bölgede orantısız bir gücü bulunmaktaydı. Türkiye’nin bu stratejisi bölgedeki yerel aşiretleri ve Türk unsurlarını da harekete geçirilmesi ve desteklenmesiyle takviye edilmiştir.
Dönemin karar alıcıları bakımından değerlendirildiğinde İngiltere’nin Musul’daki manda yönetimini sonlandırırken yapmış olduğu tercih Türkiye açısından açık bir şekilde temel değer, önceliklere olduğu kadar saygınlığa yönelik ağır bir tehdit olarak görülmüştür.
Türkiye Lozan Konferansları sırasında (11 Kasım 1922– 24 Temmuz 1923) Musul’un statüsü konusundaki uyuşmazlığı İngiltere ile yürütmekte olduğu diplomatik-siyasi müzakereler sonucunda anlaşarak halledebileceğine inanırken – ki çözümün ertelenmesinde bu inanç vardır- diplomatik, hukuki ve siyasi müzakerelerde istediği sonuca ulaşamayacağını fark etmiştir. Dolayısıyla kararlılığını göstermek amacıyla gerektiğinde askeri yöntemleri de uygulayabileceğinin işaretlerini vermekten kaçınmamıştır. Nitekim vermiş oldukları notlar ve gerçekleştirmiş oldukları askeri saldırılarla bu düşüncesini uygulamaya geçirmiştir.
Musul krizinin statüsü konusundaki uyuşmazlık İngilizlerin Mondros mütareke dönemindeki bir maddeye dayandırdığı işgalle başlamaktadır. Meselenin konuşulmaya başlandığı Lozan konferansından meselenin çözüldüğü 5 Haziran 1926 yılında yapılan Türkiye - Irak sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşmasına kadarki süreçte Türkiye bölgedeki haklarından asla vazgeçmemiş ve niçin burası Türkiye’ye ait olması gerektiği konusundaki iddialarını her düzeyde sürdürmüştür. Bununla birlikte Türkiye kriz olarak adlandırılan süre içerisinde duruma göre farklı zamanlarda farklı tepkiler vermiştir.
Bu açıdan bakıldığında iki ülke arasında karar alıcıların kriz yönetimi bakımından yoğunlaştıkları evre 29 Eylül 1924 - 5 Haziran 1926 arasındadır. Bu evrede tarafların diplomatik-siyasi ve hukuki girişimlerinin yanı sıra Türkiye’nin zaman askeri güce başvurduğu görülmüştür. Bu dönem kriz yönetimi açısında bu şekildedir, uyuşmazlık Mondros Mütarekesine dayandırılarak Osmanlı devletinden Musul'u kendilerine bırakmalarını istemeleri ve Musul’u 15 Kasım 1918 tarihinde işgal etmeleriyle başlamıştır.
Musul’a çatışma - kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa gelişen kriz özelliği göstermektedir. Türkiye ve İngiltere arasında bu konuda yürütülen müzakerelerde başarı veya uzlaşı sağlanabilmiş olsaydı uyuşmazlığın çatışmaya, çatışmanın “kriz”e dönüşmesi engellenebilirdi. Dolayısıyla Türkiye’deki karar alıcılar İngiltere’nin süreç içerisinde Musul’un Türkiye’ye ait olmadığı görüşünde ısrar edeceğini ön görmüştür ve buna karşı stratejiler geliştirmiştir. Krizi tetikleyen aktörün başından beri İngiltere (devlet) olmuştur. Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı iki taraflı olmuştur. Başka herhangi bir devlet müdahil olmamıştır.
Kriz çıkaran tarafın niyetine, eylemin İngiltere tarafından gerçekleştirilmiş olduğu düşünüldüğünde, İngiltere’nin o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan bir kriz yaratma arzusunda olmadığını söylemek mümkündür. İngiliz karar alıcılar henüz savaştan çıktıkları ve ekonomik olarak ciddi sıkıntılarla boğuştukları için üstelik savaşta ölen İngiliz askerlerinin ailelerinin yoğun bir hoşnutsuzluğu karşısında böyle bir şeyi tercih etmek istemeyeceklerdir. Fakat bu dönemde İngilizler bölgedeki zenginliğin farkında oldukları için bu konuda geri adım atmayı arzulamadıkları görülmektedir.
Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye krize algısal güvenlik ve meşruiyet perspektifinden yaklaşmıştır; içerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi, hukuksal ve ekonomik alanlarını kapsamaktadır. Musul Türkiye açısından stratejik öneme sahip olduğunda askeri ve güvenlik içeriği olmuştur. Meseleyi İngilizlerle tek başında halledemeyeceği için siyasi, hukuki ve diplomatik yolları denemiştir. Tüm bunlarla birlikte bölgenin ciddi bir ekonomik getiri bulunmaktadır.
Krizin tetikleyicileri sözlü eylem, siyasi ve şiddet içermeyen diğer olarak tasnif edilebilmektedir.Kriz yaratan olaya ilk tepki siyasi ve şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki şeklinde olmuştur. Kriz tetikleyicisinin şekliyse meşruluk sorgulanması isyan ve ayaklanma, sabotaj eylemleri, protesto, yıkıcı faaliyet yıpratma şeklinde kendini göstermiştir.
Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti baskı, siyasive toprak bütünlüğü olarak gözlemlenmiştir. Özellikle Musul’un misak-i milli sınırları içerisinde zikredilmesi ve bunun dışında İngilizlerin Hakkâri’nin meşruiyetinin sorgulanmasıyla toprak bütünlüğü meselesi krizin tehdidi konusunda karar alıcıyı zorlamıştır. Kriz boyunca farklı zamanlarda farklı stratejiler izlenmiştir fakat buna rağmen ağırlıklı olarak Türkiye'nin kriz yönetim stratejisi kapasite testi, karşı tarafın yanlış hesap yapmasını önlemek için kararlılık ve azim gösterme ve sınırlı tırmandırma şeklinde kendini göstermiştir. Üstelik karşısında dönemin en güçlü ülkesi İngiltere olduğu için de Türkiye'nin kriz yönetim tekniği müzakere, yargı-tahkim ve şiddet içermeyen çözümler şeklinde görülmüştür.
İngiltere’nin kriz yönetim stratejisi biraz farklı olmuştur. Çünkü karşındaki kendinden daha güçlü veya dengi bir devlet değildir. Dolayısıyla kontrollü baskı, şantaj ve yıpratma stratejilerine başvurmuştur. İngiltere başlangıçta şantaj uygularken, Türkiye’nin kararlılığı sonrasında kontrollü baskı stratejisini tercih etmiştir. İngiltere, Türkiye’nin kendi istemini yerine getirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını bir çok defa oluşturmak istemiştir. Bunlar çoğunlukla da diplomatların çağrılıp konu hakkında aba altın sopa göstermeyle kendini göstermiştir. Alexander George’un ifadesiyle söylersek İngiltere, krizi Musul özelinde bir sorun olarak ele almayıp sanki bir Türk-İngiliz genel sorunu olarak ele alarak krizden maksimum fayda sağlamayı amaçlamıştır. İngiltere sonuç olarak maksimum faydayı sağlamıştır ama bunu şantaj stratejisiyle yapamayacağını anladıktan sonra değişik bir strateji (diplomasi) izlemeye başlamıştır.
İngiltere kriz yönetim tekniği olarak ağırlıklı olarak askeri olmayan baskı ve şiddet içermeyen çözümü kullanmıştır. Bunun dışında yer yer şiddet içeren çözüme da başvurmuştur.Kriz boyunca şiddetin seviyesi psikolojik stres ve baskı yaratma düzeyinde kalmıştır.
Kriz boyunca üçüncü aktör olarak herhangi bir devlet müdahil olmamıştır, sadece uluslararası örgüt olarak Milletler Cemiyeti olaya müdahil olmuştur. MC’nin davranışı da arabuluculuk, hakemlik – tahkim görevi şeklinde görülmüştür. Cemiyet'te İngiliz hâkimiyeti olduğundan tahkim için başvurulan konularda Türkiye aleyhine kararlar alınmıştır.
- Görüntüleme: 2013
LOTUS-BOZKURT DAVASI
(2 Ağustos 1926 - 7 Eylül 1927)
ÖZET
Midilli açıklarında çarpışan Bozkurt adlı Türk gemisi ile Lotus adlı Fransız gemisinin yol açmış olduğu krizdir. Çarpma sonucunda Bozkurt gemisi batmış ve 8 Türk gemici ölmüştür. Fransız gemisi Lotus kazazedelerle beraber İstanbul'a gelince adli süreç başlatılmış ve yapılan yargılama sonucunda her iki geminin kaptanı da kazadan sorumlu tutularak cezalandırılmıştır. Dava sırasında Fransız kaptanın avukatının yargılama yetkisi konusunda yapmış olduğu itiraz kısa sürede Türkiye ile Fransa arasında bir krize yol açmıştır. Kriz sırasında iki ülke bir hakemlik sözleşmesi imzalayarak konuyu Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na götürmeye karar vermiştir.
Divan 7 Eylül 1927 tarihinde vermiş olduğu kararda Türkiye'nin kazaya yol açan sorumluları yargılamasının uluslararası hukuka aykırı bir işlem olmadığına karar vermiştir. Dava siyasi açıdan Lozan Barış Antlaşması ile kaldırılmış bulunan adli kapitülasyonlar konusundaki tartışmalar açısından ve uluslararası hukuk kitaplarında devletlerin yetkileri konusunda örnek olay olarak incelenmesiyle ayrı bir öneme sahiptir. Ayrıca uluslararası hukukta işlenen her hangi bir cürümde yargılamanın suçun başladığı yerde mi, yoksa neticelendiği yerde mi yapılacağı meselesi yeniden gündeme gelmiştir.
Davanın sonucuna göre uluslararası sözleşmelerde açıkça belirtilmeyen ve kural bulunmayan konularda devletin yargı yetkisini açık bir şekilde sınırlayan bir kuralın olmadığı konularda devletlerin yargı yetkisine sahip olduklarına dair önemli bir ilke teamül haline gelmiştir.Kısaca Lotus-Bozkurt Davası, Türk dış politikasında hukuki niteliğiyle tebarüz etmiş “krizleşememiş bir kriz örneği” olarak karşımıza çıkmıştır.
GİRİŞ
İngiltere’nin baskın aktör olduğu bir uluslararası sistem; MC ve "Wilson İlkeleri"ne rağmen bu dönemde I. Dünya Savaşı’nın galip çıkan devletleri ile yenilgiyle çıkan devletleri arasındaki rekabetin izleri gözlenmektedir. Dolayısıyla bu süreç Avrupa’da dayatılan barış koşullarını değiştirmeyi hedefleyen ülkeler bakımından geçici bir dönemdir. İmparatorluklar dönemi sona ererken uluslararası topluma yeni ulus devletler katılmış, kurulan devletlerden bir kısmı ise emperyal güçlerin mandaterliği altında sisteme dahil edilmişlekenbirtakım ülkeler tam bağımsızlık yönünde politikalar izlemeye çalışmaktadır. Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanan çok kutuplu bir yapı arz etmekteyken, sistem düzeyi açısından yukarıda da belirtildiği gibi dominant- baskın sistem mevcuttur. Kriz sürecinde uluslararası gündemi baskın – süper güçler arası siyasi-diplomatik çatışma ile küresel ekonomik ve finansal kriz işgal etmektedir. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’na (Büyük Buhran) sebep olan olayların zeminin teşkil edildiği yıllara denk düşmektedir.
Bölgesel sistemde uluslararası sistemin karakteristik özelliğini taşıdığı görülmektedir. İmparatorluğun gücünde uzun, yorucu ve maliyetli savaşlardan kaynaklanan bir düşüş söz konusu olsa da İngiltere Ortadoğu bölgesinde hala siyasal etkinliği en yüksek ve en güçlü aktör olarak yer almaktadır. Bununla beraber yükselen güç olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin olduğu görülmektedir. Küresel anlamda etkisi ve gücü günden güne artmasına rağmen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Monreo Doktrini çerçevesinde izlemiş olduğu izolasyonist politika nedeniyle henüz bölgeye nüfuz edememiştir. Bölgede İngiltere dışında Fransa’nın önemli bir tesir alanı mevcuttur. Kriz sürecinde bölgesel alt sistemde (Ortadoğu- Ege) İngilizlerle birlikte Fransızların hâkimiyeti söz konusudur. Neredeyse tamamı manda rejimiyle yönetildiği ülkelerin yer yer isyanlara kalkıştığı bir dönemde, Türkiye İstiklâl Harbi’nden (19 Mayıs 1919 - 11 Ekim 1922) henüz çıkmıştır. Buna rağmen rakibi Fransa’yla askeri güç açısından masada denk bir şekilde görüşme imkanına sahip olamamıştır.
Dış politikaya ilişkin kararların alınması ve uygulanması bakımından kamu bürokrasisinin dayanmış olduğu anayasal ve yasal zemin önem kazanmaktadır. Karar alma ve uygulama süreci siyasal rejimin dayanmış olduğu esaslar çerçevesinde şekillenmektedir. 1923’te ilan edilen Cumhuriyet rejiminin anayasal zemini 1924 yılında kabul edilen 1924 Anayasası ile değişikliğe uğramış ve Meclis Hükümetleri dönemi sona ermiştir. 1924 Anayasası Türkiye’ye güçler ayrılığı ilkesine dayalı olmakla birlikte tek partili otokratik bir sivil siyasal rejim getirmiştir.
Dönemin siyasi karar alma süreci hukuki olarak 1924 Anayasası tarafından belirlenmektedir. Anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur ve dış politikaya ilişkin kararlar özü itibariyle yürütme erkini, dolayısıyla görev, yetki ve sorumluluğunu elinde bulunduran Bakanlar Kurulu tarafından alınmaktadır. Anayasaya göre Yürütme erkinin başında siyasal bakımdan sorumsuz olan Cumhurbaşkanı bulunmaktadır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu ve ilgili bakan tarafından üstlenilmektedir.
Diğer yandan günümüzden farklı olarak dış politika konusunda ve diğer iş ve işlemlerde olduğu gibi hükümet, yasama organına, TBMM’ye karşı sorumludur. TBMM’nin denetimine tabidir. TBMM bu yetkiyi genel görüşme, gizli görüşme, gensoru, yazılı-sözlü soru önergeleri ile kullanabilmektedir. Ayrıca Hükümetin yapmış olduğu uluslararası antlaşmaların yürürlüğe girmesi, uluslararası örgütlere üyelik, savaş ilanı ve silahlı kuvvetlerin yurtdışına gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’ye gelmesi gibi konularda da TBMM’nin konuyu görüşmesi ve bir karar ve/ya yasa ile uygun bulmasına bağlıdır. Hükümet yaptığı işlerden TBMM’ye karşı yükümlü olması çok büyük aksaklıklara neden olmasa da karar alma sürecinin yavaşlamasına neden olmuştur.
Krize özgü olayda dikkate değer hukuki bir durum sözkonusudur. Kaza gerçekleşmeden kısa bir süre önce (1926 Temmuz) TBMM Türk Ceza Kanunu’nun da değişiklik yaparak 6. maddesinde “Bir yabancı tarafından, yabancının memleketinde Türk veya Türkiye aleyhine cezayı gerektiren bir suç işlenir ve yabancı da Türkiye’de bulunursa yargılanabilir. Dönemin Fransa’sının kanunlarına göreyse davacı davasını dilerse dava açılan yerde, dilerse iki gemiden herhangi biri bir Fransız limanına geldiği takdirde oranın mahkemesine ikame etmekte muhtardı. Gidilen limanın, geminin zaten gideceği bir liman olup olmaması muallâktı”.[1]
1924 Anayasası'nın çizmiş olduğu çerçeve içerisinde devletin dış ilişkilerini yürütme Bakanlar Kurulu’nun görev, yetki ve sorumluluğundadır. Bununla birlikte dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasi karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim yine kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekâleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekâleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlik ve savunma kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar.
Daha alt düzeyde ve nadir olmakla birlikte kimi zaman Hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir. Krizi süresince taraflar arasındaki iletişim; hükümet başkanları ve dışişleri bakanları (daha az) ve bürokratlar düzeyinde sürdürülmüştür.
Lotus-Bozkurt Davası krizinde Türkiye’de bu dönemde Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü ise Başbakan olarak dış politikayı belirleyen yürütme erkini ellerinde bulundurmaktadır. Anayasa gereği siyasal sorumlu olmayan Cumhurbaşkanı Atatürk’ün karizmatik liderliği çoğu kez dış politikada önemli kararların alınmasında etkili olmuştur. Genellikle dış politika kararlarının alınması sırasında dar bir kadronun sürece dahil olduğu görülmektedir. Cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı bu kadronun çekirdeğini oluştururken savunma bakanı, içişleri bakanı, genelkurmay başkanı sürece dahil edilen diğer aktörler olmaktadır.
Henüz kapitülasyonlardan kurtulmuş Türkiye’nin rüşdünü ispat etmiş olduğu bir dava olması sebebiyle karar alıcılar tarafından krizi yönetmek önemli bir vatan meselesi olarak görülmüştür. Siyasi sorumluluk Cumhurbaşkanı olarak Atatürk ve Başabakan olarak İsmet İnönü’nün üzerinde olmuş olsa da kendilerinin çok yoğun bir mesai harcadığı gözlemlenmemiştir. Buna rağmen davayı takip için yetkilendirdikleri Adalet Bakanı M. Esat [Bozkurt]’un da arkasında durmuşlardır.
Bu süreçte bir çok krizden farklı olarak dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat [Bozkurt] (1924-1930) baskın aktör olarak öne çıkmaktadır. Krizde atfetttiği önem davayı başkasına bıramayıp doğrudan kendisinin üstelenmesinden anlaşılmaktadır. Aslında Bozkurt’un meseleye ilgilisi yeni oluşmuş değildir. Kendisi Fransa’da hazırlamış olduğu doktora tezinde “Osmanlı kapitülasyonları rejimi üzerine : Tarih ve metinlerin ışığında kapitülasyonların hukuki özellikleri” başlıklı bir çalışma kaleme alınmıştır. Bu durum kendi düşündüklerinin hayata geçirilmesi açısından da ayrıca öneme sahiptir. Mahkemede yargıçaları ikna etmesi ve farklı örnek olaylardan kıyas yapabilmesinin altında bu arka plan yatmaktadır. Kriz esnasında Türkiye adına La Haye’de davayı savunan M. Esat [Bozkurt]’un baskın rolü tarihe şu şekilde kaydedilmiştir:
‘Bir gün, Atatürk beni [Mahmut Esat Bozkurt] nezdlerine çağırdılar. Meseleyi bir daha izah etmemi istediler. Anlattım ve sözlerimi şöyle tamamladım:
‘Paşam, Lahey Adalet Divanı’na gidelim. Kimin haklı olduğu orada meydana çıksın. Ben, hakkımızdan eminim. Müsaade ederseniz, davamızı ben müdafaa edeyim. Kaybedersem, memlekete bir daha dönmem; fakat kazanacağız. Hem, Adalet Divanı önüne gitmeden Fransız’ların dediğini yapacak olursak, Fransız devletinin tehditleri karşısında boyun eğmiş olacağız. Bu da, onlara diğer meselelerde aynı tehditleri öne sürmek cesaretini verecektir. Halbuki, Lahey Divanı’na gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez. Zira milletlerarası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil, bilâkis büyük şereftir.’
Bu sözler üzerine Atatürk bana ‘Güle güle git. Kazanacaksın. Kazanmasan da memleket seni bağrına basacaktır’ dedi.’[2]
Dış politikanın hassas dengeleri çerçevesinde Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras aracılığı ile dış politika gündemine dair bilgi sahibi olduğu, özellikle de Lotus-Bozkurt davası sözkonusu olduğunda Mahmet Esat [Bozkurt]’tan zaman zaman bilgi aldığı görülmektedir.
Bütün bu durum dikkate alındığında karizmatik bir lider olarak Atatürk’ün dış politikaya ilişkin kararlarını verirken kararını kolaylaştıracak ayrıntılı bilgi ve seçenekler edinmek amacıyla çok çeşitli aktör ve kaynaktan yararlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Nihai siyasi kararı verme aşamasında tercihini/görüşünü hükümete bildirmekte ve çoğunlukla bu karar uygulanmaktadır.
Liderlik özellikleri bakımından Atatürk’ün konumu itibariyle “baskın lider” olduğu söylenebilir. Algısal, bilişsel özellikleri ve kapasitesi ile özellikle dış politika alanında Hükümetin siyasası üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak Hükümetin almış olduğu kararlara etkisi, kimi durumlarda doğrudan süreci etkileyecek kararları alarak bürokrasiyi hatta Hükümeti yönlendirmesi Başbakan İnönü’nün tepkisine de neden olur.
Lotus-Bozkurt Davası krizi boyunca Türkiye’deki bu durumun tekrarlandığı görülmektedir. Kriz uzunca bir süreye yayılmasına rağmen karar alıcıların yapısında ciddi bir değişiklik olmamıştır. Kriz boyunca ülke tek parti yönetimince idare edilmiştir. Kısaca kriz boyunca Atatürk ve İsmet İnönü ve dışişleri bakanının aktif katılımı dışında, dönemin Türkiye’sinde kurumsal bir karar alma birimi olarak Bakanlar Kurulu mevcut olmasına ve kararların kurulda onaylanmasına rağmen,dışişleri ve adalet bakanları sürece dahil olmuştur. Yani kararlar sınırlı sayıda, ülkeyi sivil otoriter rejimle yöneten küçük grup tarafından (1-5 kişi) alınmıştır. Buna ek olarak Türkiye’nin Paris Maslahatgüzarı Fetih bey’in zaman zaman kriz yönetim sürecine dahil edildiği görülmektedir.
Krizin diğer muhatabı Fransa’ya gelince, siyasi istikrarsızlığın yaşandığı bir dönemde Üçüncü Cumhuriyet'in 12. cumhurbaşkanı olarak görev yapan isim Gaston Doumergue’dır (13 Haziran-1924 - 13 Haziran 1931- Radikal – Sosyalist Parti). Başbakanlık görevini ise beş defa başbakanlık yapan, Lozan Konferansı'nda Fransa delegasyonuna başkanlık eden Raymond Poincaré (23 Temmuz 1926 – 29 Temmuz 1929) yürütmektedir. Özellikle Lozan’daki görüşemelerde aktif olarak yer alması, krizin özü itibarıyla Lozan’daki kapitülasyonlar meselesine temas etmesinden ötürü Poincaré’in davayla yakından ilgilendiği görülmüştür.
Bununla birlikte Fransa adına kriz Dışişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı tarafından yönetilmiştir. Fransa adına davayı Paris Hukuk Fakültesi'nde müderris Mösyö Basdevant savunmuştur. Buna rağmen Fransız karar alma mekanizmasında bürokrasi ve kurumsal yapı tam olarak işletilmiştir. Kriz boyunca ikitdarda Raymond Poincaré (23 Temmuz 1926 – 29 Temmuz 1929) hükümeti bulunmaktadır. Liderlik özellikleri bakımından Fransa’da gelişmiş bürokratik bir yapılanmadan dolayı krize etki eden “baskın lider” etkisi pek görülmemektedir. Karar alma sürecine, yukarıda belirtilenler dışında her hangi başka bir aktör önemli bir katkıda bulunmamıştır.
Kriz sürecindeTürkiye’nin ulusal gündeminde öne çıkan konulardan başlıcaları şunlardır: ekonomik, mali sorunlar, kamu düzenini kurma ihtiyacı, siyasi çekişmeler, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü ve yeni bağımsız devletin kurulması. 1923 sonrası Türkiye bakımından devrimin yerleştirilmeye ve Lozan’dan arta kalan sorunların çözülmeye çalışıldığı bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem aslında modern bir devlet yaratmanın sıkıntılarını içermektedir. Bir yandan ulus devlete dayalı cumhuriyet rejimi yerleştirilmeye çalışılırken diğer yandan buna direnen ve süreci tökezleten gruplarla da mücadele edilmek zorunda kalınmıştır. Toprak ve insan kayıplarıyla, savaşlarla küçülen bir imparatorluktan bir cumhuriyet, ulus devlet yaratılmıştır. Yeni bağımsızlığını kazanan Türkiye ayrıca kamu düzenini kurma ihtiyacı, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü ve iç isyanlar - ayrılıkçı taleplerle uğraşmakla meşguldür.
Tüm bunlara ek olarak Türkiye bir yandan da emperyal devletlerin eski alışkanlıklarını terketmeleri konusunda onlarla mücadele etmektedir. Batılı ülkeler daha önce elde etmiş oldukları kapitülasyonlardan Lozan’da mahrum bırakılmış olsalar da bunun uygulamadaki yansımaları pek kolay olamamıştır. Bu krizin Türk karar alıcıları tarafından önemli görülmesindeki neden de büyük oranda buradan kaynaklanmıştır. 1927 yılında yapılan Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13.648.270’tir. Toplam nüfusun %75,78’i köyde, %24,22’si şehirlerde yaşamaktadır. Nüfusun 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i ise kadınlardan oluşmaktadır. Sivil otoriter bir rejimin hakim olduğu Türkiye’de bu yıllar aynı zamanda modern hayata adapte olmak için bir takım reformaların hayata geçirildiği yıllardır. Türk Kadınının Medeni ve Siyasi Haklarına kavuşması, Medeni Kanun'un Kabulü, Türk Ceza Kanunu, medreselerin Kapatılması, Hilafetin ilgası, harf devrimi bunlardan bazılardır. Cumhuriyet dönemi yöneticileri seküler ve laik bir devlet öngördüğü için buna karşı çıkan önemli bir muhalif kesim bulunmaktaydı. Gerçi bu dönemde etkiler oldukça zayıflamış bulunmaktadır. Kemalist rejim iç siyasette büyük oranda öngördüğü büyük değişiklikleri gerçekleştirimiştir. Bu durum Fransızlarla olan ilişkilerde ve kriz yönetimi için önemli ve olumlu bir gelişmedir.
Kriz sürecinde Fransa’nın ulusal gündeminde mali sorunlar ve insan hakları ihlalleri (özellikle de sömürge topraklarında) yer almaktadır. Buna karşın Fransızlar daha çok ekonomik meselelerle ve ülke dışındaki askerlerin durumuyla uğraşmaktadır. Ülkede siyasi istikrarsızlığın yaşandığı bir dönem yaşanmaktadır. Dünya Savaşı'ndan dolayı bozulan ekonomik sıkıntılar ve ülke dışında sömürgelerde savaşan askerlerin varlığı kamuoyunda rahatsızlığa neden olmuştur. Sivil otoriter bir rejimle yönetilen Fransa’da bu dönem sömürgelerde bağımsızlık savaşlarının başlandığı yıllara denk düşmekte ve buralarda kayıplar günden güne artmaktadır. Kriz boyunca Fransa çoğunluk hükümetince (Radikal Sosyalist Parti) idare edilmekte ve ülkeda demokratik bir rejim mevcuttur. Ayrıca kendisine bağlı manda rejimlerindeki isyanları bastırmakla meşgul olmaktadır.
Lotus-Bozkurt olayına uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır.
Osmanlı İmpratorluğunun küllerinden doğan yeni Türkiye Cumhuriyeti birçok zorlukla karşılaşmıştır. Osmanlı’dan devrolunan sıkıntıların, buhranların yanı sıra yeni bir devlet olarak üstesinden gelmesi gereken birçok sorun bulunmaktaydı. Yeni kurulan Cumhuriyet yönetimi savaşlardan, zorunlu göçlerden yeni çıkmış askeri, iktisadi ve sosyal açıdan sorunlarla mücadele etmekteydi. Bundan dolayıdır ki, büyük güçlerle yapmış olduğu antlaşmalarda eşit şartlarda müzakere edilememekte ve çoğunlukla da Türkiye aleyhine sonuçlar / belirsizlikler içermekteydi. Bu dönemde özellikle yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla büyük emperyal güçlerle anlaşmazlık oluşturan birçok konuyla karşı karşıya kalınmıştır. Lotus-Bozkurt davası bunlardan önemli bir tanesini oluşturmaktadır. Lotus-Bozkurt krizi, özünde kapitülasyonlarla mücadele sorunudur. Karşınıza askeri ve siyasi güç olarak büyük bir güç bulunmakta fakat buna rağmen eğemenliğinde taviz vermek istemeyen bir ülke bulunmkataydı. Bu anlamda krizi suhuletle yönetmek ayrı bir öneme sahiptir.
Uyuşmazlık evresi, kazanın yapıldığı andan sonra başlamıştır. Daha öncesinde Türkiye-Fransa arasında söz konusu kriz hakkında herhangi bir olay gerçekleşmemiştir. Krizin öyküsü gerek Fransa’ın gerekse de Türkiye’nin Divan’a yapmış oldukları savunmada şöyle hikaye edilmektedir. 1 Ağustos 1926'da Kuruçeşme'den aldığı kömür yükü ile Mersin'e gitmek isteyen Bozkurt gemisi ile Messageries Maritimes kumpanyasına ait Lotus adlı yolcu gemisi Sığrı (Midilli) Limanı önünde 2 Ağustos saat 23.30’da çarpıştı ve Bozkurt gemisi ikiye bölündü ve kaza sonucunda 8 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Kazada hasar görmeyen Lotus yoluna devam ederek ve seyahat programını takip ederek İstanbul'a doğru yola çıkmıştır. Lotus’un İstanbul’da demir atmasıyla kazada hayatını kaybedenlerin yakınları Cumhuriyet Savclılığı’na (müddei umumî) müracaat etmiş ve Lotus aleyhine bir dava mektubu hazırlatmışlardır. Yapılan şikâyet üzerine 3 Ağustos’ta Cumhuriyet Savcılığınca her iki kaptan aleyhinde dikkatsizlikten doğan adam öldürmeye ilişkin açılmış davayı soruşturmaya başlanmıştır.
4 Ağustos’ta Fransız makamlarına bir rapor sunarak bir örneğini de Liman Başkanlığı'na veren Fransız gemisinin Yardımcı Kaptanı Demons ve geminin iki tayfası, 5 Ağustos’ta Türk makamları tarafından konu hakkında tanıklık yapmak üzere karaya davet edilmiştir. Fransız makamlarına haber verilmeksizin geçici tedbir olarak Lotus Yardımcı Kaptanı Demons ve Bozkurt kaptanı Hasan Bey tutuklanmıştır. Sorgulamanın uzun sürecek olması sebebiyle Demons’un tutulmasına ve Lotus’un seferine devam etmesi bildirilmiş fakat Lotus taifesi, Demons serbest bırakılmazsa kendilerinin de hareket etmeyeceğini Türk yetkililerine iletmiştir. 5 gün limanda kalan tayfa şirket yetkililerinin ve Fransa Knsolosluğu'nun emriyle seferlerine kaldıkları yerden devam etmiştir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başlatılan davanın duruşması 28 Ağustos 1926 tarihinde yapılmıştır. Bu esnada Yardımcı Kaptan Demons, Türk adli makamlarının kendisini yargılama hususunda yetkili olmadığını ileri sürmüştür. Fakat bunun bir Fransız vatandaşının iddiası olması dolayısıyla uyuşmazlığın başlangıç noktası olarak referans alınmamaktadır. Çünkü olay bu haliyle hala rutin ve basit bir dava niteliğini korumaktadır. Şayet Demons itiraz etmemiş olsaydı veya Fransız hükümeti olaya müdahil olmamış olsaydı Lotus-Bozkurt krizinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Ardından Messageries Maritimes kumpanyası Fransız Denizcilik Cemiyeti vasıtasıyla davaya karşı çıktığını iletmiştir. Yani dava ilk önce Türkiye Cumhuriyeti ile Demons (veya Fransız Denizcilik Cemiyeti) arasında vuku bulmuştur ve bu haliyle henüz bir dış politika krizi niteliği kazanmamıştır. Ne zaman ki Fransa’nın yapmış olduğu ikili resmi olmayan görüşmeler olumsuz sonuçlandı, Fransa olaya resmen müdahil olmaya karar vermiştir. Fransa’nın itirazıyla basit bir dava artık dış politika krizine giden bir yolda uyuşmazlık aşamsını başlatmıştır.
Olaydan haberdar Fransa hükümeti İstanbul maslahatgüzarı aracılığıyla Demons’un bırakılması hususunda bazı girişimlerde bulunmuştur. Fakat bu girişimler, yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla farklı diplomatik yolları kullanmak ve Dışişleri Bakanlığı'ndan ve yetkili bürokratlardan oluşan yetkililerle şifahi görüşmeler olmuştur. Görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla Fransa’nın sorunu resmi kanalları kullanmadan aracılar vasıtasıyla çözeceklerini planlamışlardır. Dolayısıyla kaza ve Yardımcı Kaptan Demons’un itirazı ancak uyuşmazlığa sebep olan unsurlar olarak görülmektedir. Her ne kadar Fransa daha sonra Lahey Daimi Adalet Divanı'nda tutuklanma sonrasında Fransa Maslahatgüzarı'nın bunu derhal protesto ettiğini ifade etse de, Türk makamlarınca bu kati bir dille yalanlanmış ve Fransız makamlarınca iddia ispat edilmemiştir. Yine yazışmalardan ve notalardan Fransa’nın resmi olarak müdahil olması Türkiye’nin tavrında bir değişiklik olmayacağının anlamasından sonra gerçekleşmiştir.
Fransız sanığın itirazları sonrasında, dava konusunda yetkili olduğunu bildiren mahkeme tarafından 11 Eylül’de davanın ikinci duruşmasını yapılmıştır. Fransa Yardımcı Kaptan Demons’un Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden 3.000 Lira nakdi kefaletle serbest bırakılmasını talep etmiştir ve bu talep 13 Eylül tarihinde mahkemece kabul edilmiş, Demons serbest bırakılmıştır.
Mahkeme kararını 15 Eylül’de vererek, her iki tarafı da suçlu bulmuş Yardımcı Kaptan Demons, 80 gün hapis cezasına ve 22 Lira para cezasına mahkum etmiştir. Hasan Bey’e ise, biraz daha yüksek bir cezaya mahkum edilmiştir. Cumhuriyet Savcısı bu karar aleyhinde temyiz başvurusunda bulunmuş ve kararın yerine getirilmesini erteletmiştir. Böylelikle uyuşmazlık dönemi resmen başlamıştır.
Fransa’nın mahkemeden nakdi kefaletle Demons’un serbest bırakılmasını istemesi krizin seyri açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Fransa açısından büyük bir öngörüsüzlük; Türkiye açısında önemli bir koz olarak tarihe geçecektir. Görüleceği gibi uyuşmazlık döneminde Türkiye’nin yargı yetkisinin olmadığını ileri sürmekle Fransa’nın daha aktif olduğu bir süreçten bahsedilmektedir.
Klasik kriz incelemelerinde zorunlu olmamakla birlikte rakipler arasında uyuşmazlık sonrasında bir çatışma dönemi yaşandıktan sonra kriz aşamasına geçilir. Krizleşememiş bir kriz örneğiolarak[3] Lotus –Bozkurt Olayı, uyuşmazlık evresi belirgin olmakla birlikte çatışma ve kriz evreleri iç içe girmiştir. Dolayısıyla çatışmanın nerede başlayıp nerede krize dönüştüğünü tespit edebileceğimiz çok büyük bir olay ve belirgin net bir çizgi bulunmamaktadır. Bu kısımda hem kriz evresi hem de çatışma evresi- ki- her iki evrede büyük oranda hukuki ve diplomatik bir mücadeleden ibarettir- birlikte ele alınacaktır. Çatışma-kriz evresinde uyuşmazlık evresinin aksine Türkiye’nin daha aktif olduğu ve belirleyici bir rol üstlendiği süreçten bahsedilecektir.
Türk adli makamlarının Yardımcı Kaptan Demons hakkındaki tavizsiz tutumu, Fransız Hükümeti ile Türkiye’deki temsilcileri tarafından birçok diplomatik girişime ve diğer bazı müdahalelere neden olmuştur. Fransa Türk hükümeti yetkililerine Demons’un bırakılması hususunda mahkemeye talimat vermelerini ve onun Fransız mahkemelerinde yargılanmasını talep etmiştir. Bu taleplere karşı Türk hükümeti yetkilileri ısrarla mahkemenin işleyişine karışamayacaklarını kendilerine iletmişlerdir ve Fransa’nın çok baskın olmasa da Türkiye’nin yargı yetkisi olmadığı iddialarına karşılık verilmiştir. Burada çatışmayı büyük oranda Türk yetkilileri oluşturmuştur. Tüm bunlara rağmen bu dönemde henüz karşılıklı bir nota gönderilmemiştir. Fransa hala sorunun çözümü konusunda kendileri lehine ümitli oldukları için üslubunda herhangi bir sertleşme olmamıştır. Türkiye’nin Ağustos ayı boyunca vermiş olduğu yanıtlar sonrasında Fransa’nın üslubunda farklılaşma söz konusu olmuştur.
Fransa 11, 17 ve 17 Ağustos 1926’da Ankara’ya yollamış olduğu notayla, Yardımcı Kaptan Demons’un tutuklanmasını protesto etmiş, tahliyesini gerçekleştirmek ve davanın Türk mahkemelerinden alınıp Fransız mahkemelerinde görülmesini talep etmiştir.[4]
Teklifin kabul edilmemesi üzerine (yaklaşık 15- 20 gün sonra/25 Ağustos) Fransız Hükümeti, “Adlî Salahiyete Mütedair” Lozan Antlaşması'nın on beşinci maddesi gereği Türkiye'nin yabancılar hakkındaki adlî salahiyetinin uluslararası hukuk prensipleri çerçevesince belirlediği ve Türk mahkemeleri Lotus'un nöbetçi kaptanı Demons aleyhinde takibat yapmağa yetkisinin bulunmadığını ileterek Türkiye’yi bunun hilafına hareket etmekle suçlamıştır. Fransa Divan’da konu hakkındaki savunması aynen şöyledir:
…Lozan'da 24 Temmuz 1923'te imzalanmış olan Teessüs ve Adlî Salahiyete Mütedair Mukavelenameye ve beynelmilel hukuka nazaran bir Fransız gemisinin nöbetçi kaptanı hakkında bu gemi ile bir Türk gemisi arasında açık denizde husule gelen bir müsademeden dolayı cezaî takibat salahiyetinin münhasıran Fransız mahkemelerine ait olduğuna;
Bu sebeple Türk adliye dairelerinin açık denizde Bozkurt ve Lotus arasındaki müsademe sebebi ile Demons hakkında haksız olarak takibat yapmalarının ve merkumu hapis ve mahkum etmelerinin mezkûr muka¬velenameye muhalif ve beynelmilel hukuk kaidelerine mugayir bulunduğuna [yönünde karar vermesini talep etmiştir] …
Fransa’nın iddialarına karşı ve olayın başlangıcından beri Türk hükümetinin olaya müdahil olmasını rica eden hükümet başından beri net bir tavır sergilemiştir. Bu tutum en net bir şekilde Mahmut Esat’ın Divan’daki savunmasında kendini belli etmiştir:
Reis efendi, muhterem hakimler, Türkiye ile Lozan Muahedenamesinin altına imzalarını koymuş olan devletler 15inci maddenin tefsirinden değil kat'î metninden şu manayı çıkartıyorlar: "Türkiye'de istisnai bir rejim mevcuttu" bu rejimin adı kapitülasyon idi, mütemeddin ve müstakil bir devletin vak' ve haysiyeti ile tevfîk edilemeyen bu rejim, Lozan Muahedesinin 28inci maddesi ile tamamen ilga edildi, adlî salahiyet hakkındaki Lozan Mukavelenamesinin 15inci maddesi, Türkiye'nin bu hususta bütün milletlerde müşterek olan beynelmilel usulden hiçbir kayd ve tahdid olmaksızın istifade etmesi hakkını tanıyor.
Türk Hükümeti tutukluğun ve tahliyenin tamamen hakimin (yargının) takdirinde olduğunu ve olaya müdahale etmeyeceğini savunmuştur. Fransa her ne kadar Türkiye’ye yollamış olduğu notalarda ara ara bazı hükümet yetkililerinin bunu temin edeceklerini ifade etse de, büyük oranda ilk tavrını sergilenmiştir. Bu durum Türkiye Paris elçiliği üzerinden 14 Eylül 1926’da gönderdiği nota ile "Mösyö Demons'un tahliyesi elçiliğimiz için mucib-i memnuniyet bulunmuş olmakla beraber mahkeme kararının herhangi bir müdahale veya siyasi tesirden azade bir suretle ittihaz edildiğini arzetmeyi vecibe adderiz." şeklinde Fransa’ya açıkça ifade edilmiştir. Türkiye, Lotus'un nöbetçi kaptanı Demons aleyhinde takibat yapmağa yetkisinin bulunmadığını ileri süren Fransa’nın tutarsızlıkla hareket ettiğini ve hukuku keyfine / kendi çıkarlarına göre yorumladığını savunmuştur. Zira tutuklama sonrasında Fransa maslahatgüzarı, “Adlî Salahiyete Mütedair Lozan Mukavelenamesinin 13. Maddesine” dayanarak kaptanının nakdî kefalete serbest bırakılmasını talep etmekle Türkiye'nin adlî salahiyeti tanınmıştır.
Böylelikle krizi tetikleyen eylem Fransa’nın Türk hâkimlerinin davayı görme yetkisine itirazlarıyla başlamış, Türkiye’nin buna karşı argümanla vermiş cevapla kriz tırmanma evresine geçmiştir.
Tırmanma sürecinde her iki ülke basınında yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Bunun karar alıcıların tavırlarındaki sert tutumda etkisi olmuştur. Fransa basını Türkiye ve Türkler aleyhine haberler çıkarmakta ve Türkiye’nin devletler arası hukukunu bilmediği iddiası Fransız gazeteciler arasında tartışma konusu olmuştur. Genel olarak dönemin Türk basınının yaklaşımına baktığımızda Fransız Denizcilik Cemiyeti’nin başvurusunu Avrupalıların (Fransa’nın)Türkiye’yi henüz anlamadığı şeklinde değerlendirmektedir. Her iki ülkede krizi tırmandırmada asıl önemli rolün basının oynadığı görülmüştür.
Bununla birlikte dava basında gündeme geldiğinde Türkiye’den bir çok insan Fransız kaptan “Desmos’u serbest bıraksak iyi olur” görüşündeyken bazılarıysa, Esat’ın da içerisinde yer aldığı bir grup insan Bunu yaparsak Türkiye'nin devlet olarak uluslararası saygınlığınınım kalkacağı ve Lozan'da zor bela kaldırılan adlî kapitülasyonlar için kötü örnek olacağı düşünülmekteydi. Nihayetinde Mahmut Esat [Bozkurt], kâtip Ziya ve Veli beylerle 17 Temmuz 1927'de Lahey'e giderken hissiyatını dünya kamuoyuna şu şekilde dile getirmiştir: “İstediğimiz gayet basittir. Bütün medeni milletler hakkında olduğu gibi bunlar derecesinde medeni bir devlet ve milleti temsil ettiğine şüphe olmayan Türk milleti hakkında da hukuk-ı düvel esasatının bila kayd ve şart tanınmasıdır. Bütün beşeriyetin mal-ı olan açık denizlerde Türk ticaret vapurlarının ve Türk bayrağının hukuk-ı düvel prensipleri dahilinde muamele görmesi icab eder. Biz bunu istiyoruz, hak varsa -ki bunda şüphe etmek isteme- davayı kazanmaklığımız lâzımdır.” Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Türkiye Fransa ile aralarındaki yargı yetkisi konusuna önemli bir anlam yüklemiş ve çatışmayı sürdürmeyi göze almıştır. Diğer tarafından bazı isimler bunun abartılmadan çözüme kavuşturulmasını önermişlerdir. Örneğin Yunus Nadi “Lotus meselesinde Türkiye’nin ilk hatası olarak, tutuklanan kaptanların kefaletle tahliye imkânını ilk hamlede görüp bunun engellenmesi gerektiğini belirtmiştir Kaptanlar kefaletle serbest bırakıldığına göre La Haye’e gitmeye gerek olmadığını belirtmiş, bu sebeple de Lotus hadisesini hiçten bir mesele olarak değerlendirmiştir.”[5] Fakat ilk grup ağırlıkta kaldığı için davaya devam edildi.
Böylelikle iki ülke arasında var olan uyuşmazlık artık kriz halini almış, karar alıcı artık krize yüklediği anlam doğrultusunda bir karar almak zorunda kalmıştır. Türkiye ya adli kapitülasyonları izin vermeyeceği konusundaki kararının arkasında duracak ya da yargı egemenliği konusunda taviz vermeyip Fransa ile karşı karşıya gelecektir. Türkiye siyasi bir maliyeti/riski olsa da ikinci seçeneği ulusal çıkarları açısından tercih etmiştir buna rağmen davanın Fransa ile silahlı/askeri çatışamya dönüşmesini de arzu etmeyecektir.
Taraflar sorunun çözümü için başka yollara başvurmkatan geri durmamıştır. Haklılığından emin olan Türkiye, Fransa’yla doğrudan karşı karşıya gelmemek için konuyu Uluslararası Adalet Divanı’nın takdirine bırakmayı teklif etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, 2 Ekim 1926 tarihinde, "yargı yetkisi konusundaki uyuşmazlığın La Haye Divanı’na götürülmesi teklifini reddetmeyeceğini” ileterek sorunun çözümü için irade beyan etmiştir.
Türkiye bu işe rü’yete salahiyettar olduğu hususunda perverde ettiği kanaatte hiçbir şüphe ile malul olmadıktan başka işbu salahiyetin Lozan Muahedenamesinin müzeyyel ikamet ve salahiyet-i kazaiye ahitnamesinin C18 maddesinin sarahatine de müstenid olduğunu ilave ettikten sonra Fransa hükümeti bu hakk-ı kazasına itirazda musirr bulunduğu takdirde ihtilafın, Türk Hükümeti tarafından evvelce de teklif edildiği vecihle La Haye Beynelmilel Divan-ı Daimi Adaletine sürat-i mümkine ile havalesi münasip olacağı mütaalasında bulunmuştur”[6]
Türkiye’nin bu notasına 6 Ekim 1926 Pazartesi günü Fransa bu notaya: Fransız Hükümeti, 6 Ekim’de “teklif edilen çözüm şekline tamamıyla rıza gösterdiğini” şeklinde karşı nota vermiştir. Böylece krizin yumuşama evresine geçilmesinde Türkiye tarafından atılan bir adım söz konusu olmuştur. Türkiye Fransa’yla aralarındaki sorunu ilişkileri tahrip etmeden çözmenin yolunu bulmuştur.
Karşılıklı beyan notaları sonrasında her iki hükümet Divan’a sunulacak tahkimnameyi düzenlemek üzere heyetlerini belirleyip 12 Ekim 1926’da Tahkimname ile tespit edilmiş şartlar dahilinde meselenin çözümü için 27 Aralık 1926’da Divan’a başvurmuştur.
Böylece, kriz yönetimi açısından Türk karar alıcıları açısından krizin seyrini etkileyecek çok kritik bir karar verilmiştir. Zira 1924 yılında başlayan İngiltere ile Türkiye arasında yaşanan Musul Sorunu 5 Haziran 1926’da Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmıştır. Sonucun böyle olmasında İngiltere’nin uluslararsı örgütler üzerindeki (Cemiyet-i Akvam) etkisi belirleyici olmuştur. Ülke çapında (özellikle de yöneticilerde) uluslararası örgütlere karşı itimadın düşük öldüğü bir dönemde bunun Divan’a sevkedilmesi radikal bir kararı gerektirmiştir. Davanın Türkiye adına takibini yapan Mahmut Esat Adalet Divanı’nın tarafsız olacağına dair inancı sonsuzdu. Cemiyet-i Akvam gibi yanlı hareket edeceklerine dair hissiyata sahip değildi. Zaten davayı mahkemeye taşımasında ve ısrarla taviz vermemesinin ardında bu inanç yatmaktaydı.
Neticede 2 Ağustos 1926 tarihinde Bozkurt ile Lotus vapurları arasında cereyan ede kazadan dolayı Fransa ve Türkiye arasında “adlî salahiyet” konusundaki ihtilafları Uluslararası Adalet Divanı’na arz edilmiştir. Tahkimname imza sahibi taraflar Divan’dan şu konularda hüküm vermesini talep etmektedirler:
(1) Türkiye açık denizde 2 Ağustos 1926 tarihinde Fransız Lotus vapuru ile Türk Bozkurt vapuru arasında husule gelen müsademe sebebiyle ve Lotus vapurunun İstanbul'a muvasalatında, Bozkurt'un sekiz Türk gemici ve yolcusunun ölümünü intaç eden batması sebebiyle Türk vapuru kaptanı ile birlikte müsademe esnasında Lotus'un nöbetçi kaptanı olan Demons aleyhinde Türk kanunlarını tevfikan cezaî tahkibat yapmakla Teessüs ve Adlî Salahiyet Hakkındaki 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Mukavelenamesine mugayir olarak beynelmilel hukuk prensiplerine muhalif hareket etmiş midir? Eğer etmiş ise bu prensipler hangileridir?
Fransa’nın teklif ettiği ilk çok önemli bir ayrıntı bulunmaktadır. İlk metinde “…beynelmilel hukuk prensiplerini ihlal etmiş midir?” şeklinde düzenlemiş fakat Mahmu Esat ibareyi “…muhalif hareket etmiş midir?” şeklinde düzelttirmiştir. Zira Fransa’nın önerdiği haliyle ispat yükü Türk tarafına yüklenmiştir. Divan’a sunulan haliyle ispat yükünü Fransa’ya verilmiştir.
(2) Cevabî tasdik mahiyetinde olduğu takdirde ve buna mümasil vak'alardaki beynelmilel hukuk kaidelerine tevfikan nakdî tazminat tertib ediyorsa,Demons'a verilmesi lazım gelen nakdî tazminat miktarı nedir?
Lotus-Bozkurt olayında kriz yönetim süreciyse şu şekilde analiz edilmektedir. Lotus-Bozkurt davasında ilk aylarda iki ülke arasında gittikçe sertleşen bir üslup izlenmiştir. Mesele taraflar arasında ulusal egemenliği ilgilendirdiği için taraflar Divan’a sundukları tahkimanameye kadar konuyla ilgili hem yerel hem de uluslararası alanlarda birt akım girişimlerde bulunmuştur ve konuyu yakından izlemişlerdir.
Kriz, ortaya çıkan ani bir kazadan dolayı karar alıcının gündemine bir anda düşmüştür. Fakat mesele yargı bağımsılzığı gibi bir konu olunca Fransızlarla karşı karşıya gelinmektedn geri durulmamıştır. Bu yapılırken karar alıcılar Fransa’yı doğrudan karşı almak istememişlerdir. Bu açıdanTürk karar alıcılar perspektifinden bakıldığında kriz yönetim sürecinde rakibin uluslararası yapılarda tam bir siyasi, iktisadi ve askeri üstünlük sözkonusuyken sınırlı imkanlarla krizi yönetmek sözkonusu olmuştur. Fransızların taleplerine karşı direnebilmede mevcut potansiyel sonuna kadar kullanılmıştır. Bununla birlikte Fransızlar kazayı krizleştirmeden istediği sonucu elde etmek için bazı resmi/gayri resmi stratejiler izlemiştir. Kriz boyunca askeri kuvvet kullanımından bahsedilmemiştir.
Dönemin karar alıcıları bakımından değerlendirildiğinde Fransa’nın kaza sonrasında savundukları argümanlar, Türkiye açısından açık bir şekilde egemenliğine, temel değer ve önceliklere olduğu kadar saygınlığa yönelik ağır bir tehdit olarak görülmüştür. Fransa olayı çok büyütmeden, sıradan bir konu edasıyla çözmeye çalışırken Türkiye sorunu yargı bağımsızlığına müdahele olarak görümüştür. Tarafların meseleye yükkedikleri anlam ilke başta faklı oldukları için süreç içerisinde kriz yönetiminde farklı stratejiler izlemişlerdir.
Lotus-Bozkurt davasında yargı yetkisi konusundaki uyuşmazlık Fransızların Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden yapmış olduğu yorumdan ileri gelmektedir.Her iki ülke de kriz süresince gelişmelerin seyrine göre farklı zamanlarda farklı tepkiler vermiştir.Rakip iki ülke arasında karar alıcıların kriz yönetimi bakımından teknik olarak yönettikleri evre- kaza 2 Ağustos 1926’da başlamasına rağmen- 11 Ağustos 1926’da başlayan ilk nota ile Divanı’n olay hakkında kararını verdiği 7 Eylül 1927 tarihi arasıdır.
Beklenmemiş ve planlanmamış bir kaza sonrasında ortaya çıkması nedeniyle kriz-zaman ilişkisi açısından ani kriz özelliği taşımaktadır ve bu durumu gölgede bırakacak herhangi bir şüphe ve kanıt bulunmamaktadır. Krizi genel niteliği açısından incelediğimizde kaza krizi ve meşruiyet krizi olduğunu görmekteyiz. Başlangıç beklenmedik bir kaza olsa da devlet meseleyi kendi meşruiyetlerine yönelik bir olay olarak algılamışlardır.
Krizi konusu/içeriğiaçısından incelediğimizde krizden hukuki-diplomatik unsurların dışında diplomatik siyasi unsurlar da göze çarpmaktadır. Söz konusu devletlerin saygınlıkları sözkonusu olması ve krize yukarıda belirtildiği gibi hukuki anlamlar dışında farklı anlamlar yüklemeleri nedeniyle siyasi mana yüklenmiştir. Krizin bu yönü dikkate alınmdan yapıalcak incelemler eksik ve hatalı olacaktır.
Krizi tetikleyen olay açısından incelediğimizde tetikleyici eylemin bu tür hukuki davalarda içeride ya da dışarıda olması kriz yöneticilerinin krizi nasıl algıladığına bağlıdır. Uyuşmazlığa neden eylem dışarıda (Türkiye karasuları) gerçekleşmiştir ve fakat krizin tetiklenmesi Fransa’nın Türkiye’nin yargı yetkisinin olmadığını notayla bildirmesiyle gerçekleşmiştir. Dolayısıyla uyşmazlık açısından bakıldığındaysa tetikleyici eylem dışarıdadır. Krizin tetikleyicisi siyasi ve şiddet içermeyen diğer olarak adlandırılmaktadır.
Kirizin tetikleyicisinin şekline gelindiğinde meşruluk sorgulaması, yıpratma ve statü belirsizliği göze çarpmaktadır. Kriz boyunca taraflar her birinin davayı incelemede meşru haklarının olup olmadığını sorgulamışlardır. Söz konusu meşruiyet Fransa için daha çok prestij ve güç gösterisi gibi gözükse de Türkiye için bir yıpratma operasyonu olarak algılanmıştır. Türkiye Lozan’da elde etmiş olduğu bazı meşru hakların sorgulanmasıyla yıpratılmak istendiğini düşünmektedir. Ayrıca tetikleyicinin şekli kendini statü belirsizliği (Fransa açısından) şeklinde göstermektedir. Divan’dan da krize sebep olan statü belirsizliğin kaldırılması talpe edilmektedir.
Krizi yaratan olaya ilk tepki sözlü, siyasi ve şiddet içermeyen diğer tepki şeklinde olmuştur. Fransa ve Türkiye gerçekleşen olaya tepkilerini büyük oranda şifahi açıklamalarla yapmıştır. Bunun dışında tepkilerini siyasi olarak ve bulabildikleri her fırsatta dile getirmişlerdir.
Krizin taraflar açısından ciddiyeti açısından incelendiğinde saygınlık ve hak kaybı dışında uluslararası sistem ve/veya bölgesel alt sistemte etki kaybı, baskı ve siyasi bir maliyet sözkonusu olmaktadır.
Türkiye’nin kriz yönetim stratejisi Fransa’nın yanlış hesap yapmasını önlemek için kararlılık ve azim gösterme üzerine kurulmuştur. Ayrıca Fransa’da olduğu gibi zaman kazanma stratejisini uygulamıştır. Meselenin Divan’a götürüleceği şartlar ve zeminin oluşması için sorunu zamana yaymıştır. Uyuşmazlık sürecinde Fransa Maslahatgüzarı’nın Türk Hükümetine karşı en büyük eleştirisi hükümet yetkililerin ve hariciye yetkililerinin taleplerine dair menfi-müspet yanıt vermemiş olmalarıdır. Türkiye'nin kriz yönetim tekniği yargı-tahkim ve şiddet içermeyen çözümlere dayanmaktadır. Askeri, siyasi ve ekonomik olarak kendinde kat be kat büyük Fransa ile doğrudan karşı karşıya gelem yolunu tercih etmemiştir. Batılı devletlere yeni ilişki geliştirme yönünde politikalar izleyen yeni Türkiye, yukarıda belirtildiği gibi ikili ilişkilerin doğasına zarar verecek söz ve davranışlardan kaçınmıştır. Fakat tepki verilmesi gereken yerde de ilişkilerde gerilme olacak diye de geri durmamış tepkisini koymuştur.
Fransa’nın kriz döneminde Türkiye’nin pozisyonuna göre farklıstratejiler izlediği görülmektedir. Başlangıçta Fransa, Türkiye’ye karşı Yardımcı Kaptan Demons’un Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden 3.000 Lira nakdi kefaletle serbest bırakılmasını talep etmekle zaman kazanma stratejisiizlemiştir. Bu ilk etapta başarılı bir şekilde yürütülmüş fakat sonradan ciddi bir strateji öngörüsüzlüğüne neden olmuştur. Divan’da Türkiye’nin temel arügmanlarından birine zemin teşkil etmiştir. Fransa’nın özellikle Demons Türkiye’de tutuklu bulunduğu süre içerisinde Fransa kazadan sonraki süreçte öncelikle Türkiye’den vatandaşı Demons’u rahatlıkla alabileceğini düşünmüş ve ilk görüşmelerdeki tepkisi diplomatik nezaket açısından sorunlu olmamıştır. Ne zaman ki Türkiye’nin Demons’un iade edilmesinin yargı nezdinde mümkün olabileceği ve sonrasında yargı yetkisinin Türk mahkemelerinde olduğu yönündeki çıkışları neticesinde Fransa kontrollü baskı yolunu tercih etmiştir. Gönderilen notalarda (özellikle 25 Ağustos 1926) örtük bir şekilde talebin olumlu karşılanmaması durumunda ikili ilişkilerde “üzüntü ve tatsızlığa” yol açacağı paylaşılmaktadır. Fransa'nın uygulamış olduğıkriz yönetim tekniğiyse yargı-tahkim dışındaaskeri olmayan baskı ve şiddet içermeyen çözüm yolları olmuştur.
Bütün bunlara rağmen kriz boyunca şiddetin seviyesi psikolojik stres ve baskı yaratma aşamasında kalmıştır. Kriz boyunca her hangi bir şiddet unsuru’na rastlanmamıştır.
Krizin kaderini 3. müdahil aktör olarak Uluslararası Daimi Adalet Divanı tayin etmiştir. Başalnmgıcından beri krizi hukuki zemine çekmeye çalışan Türkiye’nin taraflarca imzalan tahkimaname ile meseleyi Divan’a havale etmiştir. Divan’ın davranışı/katkısı arabuluculuk ve görüş alma şeklinde değil (Musul Krizinden farklı olarak) doğrudan bağlayıcı olan bir tahkimnamenin karara bağlanması şeklinde olmuştur. Divan dışında herhangi bir 3. devlet aktör krize müdahil olmamıştır.
Krizde sonucun niteliği Türkiye açısından Fransa’yakarşı hukuki üstünlük sağlamak şeklinde olmuş ve bu sonuç taraflar tarafından karşılıklı deklarasyon şeklinde dünya kamuoyuna bildirilmiştir. Kriz sonrası durumdaysa Statüko Ante (+) durumu söz konusu olmuştur. Yani Türkiye ile Fransa arsında ilişkiler kriz öncesindeki başlangıç seviyesine dönmüştür. Türkiye açısından kriz öncesi dönemden farklı olarak bazı kazanımlar elde etmiştir. Divan’ın kararıyla Türkiye’nin mutlak yargı yetkisi Fransa tarafında kabul edildiği gibi uluslararası toplum tarafından da teyit edilmiş, benzer vakaların önü alınmıştır. Türkiye, ayrıca sömürgeci emperyal bir devlete karşı ulusal egemenliğinden taviz vermeyen bir ülke görünümü elde etmiştir. Bu yüzden Türkiye statüko ante’den daha avantajlı bir konuma, Statüko Ante (+), geçmiştir.
Kriz çıkaran tarafın (Fransa) niyetine bakıldığında, Fransa’nın o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan ya da dolaylı olarak bir kriz yaratma arzusunda olmadığını görmekteyiz. Bununla birlikte Türkiye gibi henüz istiklal savaşını yeni vermiş bir ülkenin, özellikle de Lozan’da kaderini tayin ettikkleri bir ülkenin kendilerine bu konuda itiraz etmeleri hoşnutsuzluğa neden olmuştur.
Tahkimaneme ile krizde yumuşama söz konusu olmuştur. Sonrasında Divan tarafından 2, 3, 6, 8, 10 Ağustos 1927 tarihli celselerinde tarafların iddiaları ve cevabları ve mukabil cevabları dinlenmiştir. Neticede Divan mahkeme savunma ve mütalaaları dinleyip oy çokluğuyla kararını vermiştir.[7] Şöyle ki:
2 Ağustos 1926 tarihinde Fransız Lotus vapuru ile Türk Bozkurt vapurları beyninde vukua gelen müsademe neticesinde ve Fransız vapurunun İstanbul'a vusulünü müteakib Türk kanunlarına tevfikan Lotus vardiyasında kumanda eden mülazım Demons aleyhine Bozkurt râkeblerinden sekiz Türk tebaasının ölümü dolayısıyla takibat-ı cezaiye icra etmekle Türkiye 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan İkamet ve Salahiyet-i Kazaiye Ahidnamesinin 15inci maddesi hilafında Hukuk-ı Düvel prensiplerine mugayir hareket etmemiştir;
Divan tahkimnamenin birinci maddesiyle kendisine yöneltilen soruya olumsuz cevap verdiğinden, Demons'a verilecek tazminata dair olan ikinci soruyla ilgilenmeyecek ve şu kararı verecektir:
Binaberin Türkiye'nin mülazım Demons aleyhine takibat icra etmekle hukuk-ı düvel prensipleri hilafına hareket ettiğinin tahakkuku şartıyla mumaileyhe itası tezekkür edilecek olan tazminat hakkında itayı karara lüzum görmemektedir.[8]
Böylelikle Fransa ve Türkiye arasındaki kriz resmen sona ermiştir. Krizin sona erdiği tarih mahkemenin kararını açıkladığı tarih olan 7 Eylül 1927’dir. Sonrasında Fransa tarafından karara itiraz sözkonusu olmamış, ikili ilişkilerde Fransa ve Türkiye tarafından gündeme asla getirilmemiştir.
[1]Cumhuriyet, 22 Eylül 1926, No: 852, s. 2 alıntı Hasan Kaya, Bozkurt-Lotus Davası (basına göre), Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, 2009, s.156.
[2]Balcıoğlu, M. (2003). Bozkurt, Lotus davası. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.
[3]Yazar tarafından kullanılan “krizleşememiş bir kriz” kavramsallaştırmasıyla, ideal kriz özelliklerinin tüm evrelerini belirgin bir şekilde göstermemiş krizler kast edilmektedir. Türk dış politikasında henüz benzeri bir krize rastlanmamıştır.
[4]Balcıoğlu, s. 79
[5]Cumhuriyet, 19 Eylül 1926, No: 849, s. 1.
[6]Mustafa Balcıoğlu, Bozkurt, Lotus davası. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım, 2003, s. 83.
[7]Mahmut Esat [Bozkurt] Faruk Nafiz Çamlıbel'e şöyle aktarıdığı ifa ediliyor: "mahkemenin kararı ekseriyetle verildi. hatta lehimizdeki reylerle aleyhimizdeki reyler birbirine müsavi(denk) idi. fakat mahkeme reisinin (Max Huber) lehimizde verdigi rey iki rey sayıldıgı için, karar lehimize tecelli etti." ( Alıntı populer tarih dergisi sayı:26 sf:72)
[8]S. Lotus (Fr. v. Turk.), 1927 P.C.I.J. (ser. A) No. 10 (Sept. 7)
- Görüntüleme: 1861
1929-1930 KÜÇÜK AĞRI KRİZİ
Birinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemde güçler dengesi sistemi hâkimdir. Bu sistem içerisinde İngiltere ve Fransa sistemin yönlendiricisi durumdadır. Almanya Versay Antlaşması nedeniyle zayıflatılmış, ABD izolasyonist bir dış politika izlemeyi tercih ederek iç işlerine ağırlık vermiş, Sovyetler Birliği ise uluslararası güç olmak için çaba sarf etmektedir. Uluslararası ortamda savaş sonrası statükonun korunacağına ilişkin iyimser bir hava vardır. Milletler Cemiyeti (MC) kurularak barış ve ortak güvenliğin sisteme hâkim olmasına çalışılmıştır. Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanmaktadır. Sistem düzeyi açısından baskın aktör İngiltere’dir.
16 Mayıs 1916’da imzalanan Skyes-Picot Antlaşması ile Ortadoğu İngiltere ve Fransa arasında bölüştürülmüştür. 1. Dünya Savaşı sonrası dönemde Irak, Ürdün, Filistin ve Körfez ülkeleri İngiltere’nin, Lübnan ve Suriye Fransa’nın etkisi altındadır. Bölgedeki İngiliz ve Fransız etkisi Türkiye Ortadoğu’da aktif bir dış politika izlemesini büyük ölçüde engellemiştir.[1] Bu dönemde meydana gelen Kürt isyanları Türkiye’nin Ortadoğu ile olan politikalarını şekillendirici bir unsur olmuştur.
19. yüzyılda ortaya çıkan Kürt milliyetçilik hareketi Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile yükselişe geçmiştir.Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında merkezi sisteme entegre olamayan Kürtler, ülke ve bölgedeki otorite boşluğundan yararlanarak devlete karşı isyan başlatmışlardır.[2] 20. yüzyılda Türkiye sınır ve bölge güvenliğini korumak için İran, Irak ve Suriye ile güvenlik anlaşmaları ve protokolleri imzalamıştır.[3] Küçük Ağrı İsyanı’ndan sonra gerilen İran-Türkiye ilişkileri iki ülke arasındaki sınır sorununun çözümlenmesinden sonra gelişme göstermiş; 1937’de Sadabad Paktı’nın imzalanması ile iki ülke bölgesel güvenlik konusundaki ortak tutum takınmışlardır.[4]
Diğer yandan, dönemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1924 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre dış politikaya ilişkin kararlar yürütme erkini tarafından alınmaktadır. Yürütme erkini elinde bulunduranlar tek parti yöneticileri olmalarından ötürü, bu dönemde yürütmenin yasama üzerinde etkisi söz konusudur.[5] Tek parti döneminde TBMM’nin dış politika konusundaki yetkileri savaş ilanı ve antlaşma yapma gibi yetkilerle sınırlıdır.[6] Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk’ün orduyu iç ve dış politikadan uzak tutmak istemesi sonucu bu dönemde ordunun dış politika üzerindeki etkisi teknik meseleler ile sınırlı kalmıştır.[7]
Dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasal karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim ise kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekaleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlikle olan kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar. Daha alt seviyede olmakla birlikte kimi zaman hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir.[8]
1924 Anayasası’nda cumhurbaşkanının yetkileri yabancı devletlere atanacak Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi temsilcilerini tayin etmek ve yabancı devletlerin siyasi temsilcilerini kabul etmek ile sınırlıdır. Ancak, tek parti döneminde cumhurbaşkanının dış politikada merkezi rolü olduğu görülmektedir.[9] Bu dönemde ebedi şef olarak kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün hem iç hem dış politika karar alma mekanizmalarında büyük etkisi söz konusudur. Cumhuriyetin dış politika çizgisinin ana hatlarını Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’e danışarak belirlemektedir.[10] Dar bir kadro tarafından alınan kararlar, CHP Meclis Grubu’nda onaylandıktan sonra TBMM’ye getirilerek meşruluk kazandırılmaktadır.[11]
Küçük Ağrı krizinin yaşandığı dönemde Türkiye’nin içişlerine bakıldığında Lozan’dan kalan sorunlar çözülmeye çalışıldığı, siyasi, anayasal, ekonomik ve sosyal reformlar ile modernleşme sürecinin hız kazandığı görülmektedir. Sosyal hayatın laikleştirilmesi tarikatlar ve İslamcılar arasında huzursuzluk yaratmış ve Nakşibendi tarikatı üyeleri Kemalist rejime karşı 1925 Kürt isyanını teşvik etmişlerdir.[12] Cumhurbaşkanı Atatürk’e muhalif bir kesim 1926 yılında suikast girişimi planlamış ancak başarılı olamamıştır.
1930’lara gelindiğine rejimin konsolidasyonun tam anlamıyla sağlanamadığı görülmektedir. Liberal ekonomi programını savunan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın geniş halk desteğini kazanması ve Menemen olayları toplumdaki artan gerilimin işaretleridir. Bu dönemde Cumhuriyet Halk Fırkası’nın devlet üzerindeki etkisinin artmasına ve halk ile entegrasyonuna dönük mekanizmalar oluşturulmuştur. 1931 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası Büyük Kongresi toplanmış ve Altı Ok adı altına devletin ideolojisinin ilkeleri (Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik) belirlenmiştir. Halkevleri aracılığıyla bu ilkelerin topluma yayılması hedeflenmiştir.[13]
1927 yılında yapılan nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13.648.987’dir. Toplam nüfusun %75,78’I köyde, %22,22’si şehirde yaşamaktadır. Bu dönemde Türk ekonomisindeki en önemli kesim tarım kesimidir. 1923-1926 yılları arası dönemde tarımda önemli ölçüde büyüme sağlanmıştır.[14] Dönemin iç koşulları açısından Ali Fethi Beyin parti kurma çabaları, Atatürk’e yapılan sukasta ilişkin tartışmalara da yer verilebilir. 1930 Küçük Ağrı Krizi bu tartışmaların ortasında çıkmıştır.
Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.
1930 Küçük Ağrı krizine bakıldığında Ağrı isyanları ile kendini gösteren iç/sosyal çatışmadan dış politika krizine dönüşen bir süreç görülmektedir.1. Ağrı isyanı 16 Mayıs 1926 tarihinde İhsan Nuri ve Ermeni Zilan’ın önderliğinde başladı. İsyan Şeyh Sait isyanından kaçan Kürt liderler tarafından desteklendi. Kürt isyancılar Şeyh Sait isyanı sonrasında İran’ın Küçük Ağrı bölgesinde örgütlenerek tekrar Türkiye’de faaliyet göstermeye başlamışlardır.[15] Küçük Ağrı’nın İran tarafındaki bölümü az engebeli olması dolayısıyla isyancılar dağın İran kontrolünde olan bölgesinde hayvan ve eşyaları ile birlikte barınma olanağı bulmuşlardır.[16] 1926-1930 dönemlerinde gerçekleşen Ağrı isyanlarına karşı yapılan askeri harekâtlar 1926, 1927 ve 1930 olmak üzere üç döneme ayrılmaktadır. 16 Mayıs-17 Haziran 1926 tarihleri arasında 1. Ağrı harekâtı, 13-20 Eylül 1927 tarihleri arasında 2. Ağrı harekatı, 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında 3. Ağrı harekatı gerçekleşmiştir.
İsyancı grupların Türkiye’ye yönelik eylemleri Türkiye-İran ilişkilerinde sınır güvenliği ve sınır düzenlemesi açısından bir kriz doğurmuştur.Ağrı isyanları esnasında isyancıların İran sınırından geçerek Türkiye’ye saldırmaları ve tekrar İran’a kaçmaları sonucu ikili ilişkilerde bu bir sınır güvenliği uyuşmazlığı yaratmıştır. Sınır hattı ile ilgili uyuşmazlığın kökenini Osmanlı dönemine kadar uzatmak mümkündür. [Osmanlı] Türkiye-İran sınırının ana hatları 1555 Amasya Anlaşması ile çizilmiş, 1939 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile büyük bir kısmı belirlenmiştir.[17] 1913 Protokolü ile Küçük Ağrı İran’a bırakılmıştır. 1913 Protokolü’nün Osmanlı Meclisi’nde onaylanmaması üzerine Cumhuriyet döneminde Türk hükümeti protokolün revize edilmesini talep etmiş, ancak bu talep İran tarafından reddedilmiştir.[18]
1930 Ağrı isyanı sürecinde Kürt isyancıların İran’ın Küçük Ağrı bölgesine sığınmaları sonucu Türkiye sınır kontrolü yapması için İran’a baskıda bulunmuştur. Sınır güvenliği ile ilgili netice alınmaması sonucu Türk askerleri 7-14 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen 3. Ağrı harekâtı esnasında sıcak takiple İran topraklarına girmiştir. Türkiye’nin İran topraklarında operasyon yapacağını belirtmesi İran açısından krizin ilk uyaranı olarak değerlendirilmiştir. 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında Türkiye’nin isyancıları yakalamak amacıyla İran topraklarına girmesi krizi tetikleyen bir unsur olmuştur. İran, operasyon esnasında Türkiye ile işbirliği yaparak krizi yumuşatmıştır. Krizin yumuşama döneminde sınır hattı ile ilgili müzakerelerin başladığı ve devam ettiği gözlemlenmektedir. 23 Ocak 1932 tarihinde imzalanan sınır antlaşması ile iki ülke arasında kriz yaratan durum ortadan kalkmıştır.
Uyuşmazlık: Uyuşmazlık Ağrı isyanları sürecinde Türkiye ve İran’ın sınır güvenliği ve sınır düzenlemesi konusunda farklı tutum ve beklentilere sahip olmalarıyla şekillenmiştir. Ağrı isyanları sırasında İran hükümetinin sınırı yeterince kontrol edememesi sonucu isyancılar kolayca İran’a kaçmış, bu da askeri operasyonlardan kesin sonuç alınmasını zorlaştıran bir faktör olmuştur.[19] İsyancıların sınır geçişlerinin engellenmesi amacıyla Türkiye’nin sınır karakollarını sınıra daha yakın yerlere taşıması ise iki ülke arasındaki ilişkileri germiştir.[20] Mart 1927’de bir İran askerî ataşesinin açıklamaları Türkiye ve İran’ın farklı yaklaşımlarını ortaya koyar.
“…mesele şu ki, Kürtlere karşı operasyonlarda bizim de sınırın öteki tarafından kendileriyle işbirliği yapmamızı istemektedirler. Bu yolla İran Kürtlerinin Türkiye Kürtlerine yardım sağlamalarını engelleyeceklerini düşünmektedirler. Bizim Kürtler bize bir sıkıntı vermedikleri ve biz de bir mesele aramadığımız için bunu yapmaya hazır değiliz. Bundan dolayı bize kızgındırlar ve bizi isyankâr Türkiye Kürtlerine yardım etmekle suçlamaktadırlar”.[21]
13-20 Eylül 1927 tarihlerinde Türkiye’nin bölgedeki isyancılara karşı gerçekleştirdiği askeri harekâttan sonuç almak mümkün olmamış ve Ekim ayının başında İran sınırından geçen Kürt aşiret üyeleri Doğu Beyazıt’ta Türk subay ve erlerini İran’a kaçırmıştır. Bunun üzerine, Türkiye İran’a nota vererek kaçırılan Türk askerlerinin Türkiye’ye iade edilmesini ve Türkiye’den İran’a kaçan Kürtlerin kabul edilmemesini, aksi halde diplomatik ilişkilerin kesileceğini belirtir. Bunun üzerine, İran Dışişleri Bakanlığı, isyancıların Türkiye’ye saldırması konusunda İran’ın sorumlu olmadığının altını çizmiştir. İran, Türk askerlerini Türkiye’ye iade etmiş ancak sınırların daha sıkı kontrolü noktasında politika değişikliğine gitmemiştir. Bunun üzerine, Türkiye İran büyükelçisini geri çekmiştir.[22]
Türkiye’nin sert tutumu karşısında İran ilişkileri yumuşatmak için Rıza Şah İran’ın Milletler Cemiyeti temsilcisi olan Furungi Han’ın Türkiye’ye gitmesini kararlaştırmıştır.[23] Türk yetkililer İran’ın sınır kontrollerini sıkılaştırması gerektiğini belirtmiş, bunun üzerine Furungi Han bunun İran açısından kolay olmadığını belirtmiş, aynı zamanda İran’ın Kürt politikasına ters düştüğünün altını çizmiştir.[24] Türk yetkililer 1913 Protokolü’nün Osmanlı’nın çökmekte olduğu bir dönemde İngiltere ve Rusya’nın baskısı ile kabul edildiğini,[25] Protokolün Osmanlı Meclisi tarafından onaylanmadığını ve Protokolde belirtilen sınır tespit komisyonunun faaliyet göstermediğini vurgulamışlardır.[26] Bunun üzerine Furungi Han İran’ın Türkiye’nin isyancılara karşı yaptığı harekâtlarda İran sınırını geçmesinden ötürü İran’ın rahatsızlık duyduğunu belirtmiştir.[27] Furungi Han’ın açıklamaları ikili ilişkilerde uyuşmazlığın sınır düzenlemesi ile birlikte sınır güvenliğini de kapsadığını göstermektedir.
Görüşmeler sonucu somut adımlar atılmasa da güvenlik ve işbirliği konusunda taraflar uzlaşmacı bir tavır izlemişlerdir. Bu görüşmeler sonucunda Türkiye ile İran heyetleri arasında 15 Haziran 1928’de Tahran’da 1926 Antlaşmasına ek protokol imzalandı. Ek Protokolün 1. Maddesi “Bağıtlı taraflardan biri (…) bir veya birkaç devletin düşmanca bir eylemiyle karşılaşırsa, öteki taraf duruma çare bulmak için elinden gelen çabayı gösterecektir. Eğer bu çabaya karşın savaş bir oldubitti olursa, bağıtlı taraflar (…) durumu aralarında (…) yeniden incelemeyi yükümlenirler”.[28] Anlaşma ile ilgili Başbakan İnönü şu şekilde bir açıklama yapmıştır:
“Komşumuz İran’la imzaladığımız protokol her iki memleket münasebetlerinde esasen hüküm süren dostluğun ve iki komşu arasında iktisadî inkişaf ve işbirliği arzularının samimiyetine delildir. İki memleketin temasları ve ulaştırma vasıtaları arttıkça iyi geçinme ve birbirine emniyet etme esaslarının her iki taraf için hayırlı semereleri daha iyi toplanacaktır”.[29]
İkili ilişkilerde meydana gelen iyileşme sınır konularında işbirliği zeminini hazırlamıştır. 1929’da iki ülkeden uzmanların katıldığı karma sınır komisyonu kurulmuştur. Bu çerçevede komisyona isyancıların sınırı geçmesini önleme ve Bulakbaşı, Kotur ve Siro-Sarteks bölgelerine gidip sınırın yeniden düzenlendirilmesi için inceleme yapma görevleri verilmiştir. Komisyon faaliyetleri çerçevesinde Türk ve İran sınır görevlilerinin yılda iki kez toplanması kararlaştırılmıştır.Ancak, komisyon 20 Haziran-12 Temmuz 1930’da çıkan Ağrı isyanı sebebiyle dağılmak zorunda kalır.[30] Komisyonun dağılması sonucu sınır düzenlemesi ve sınır kontrolü konularında işbirliği sekteye uğramış, bu konulardaki uyuşmazlık hali ise devam etmiştir.
Çatışma: Bu konulardaki uyuşmazlığın zaman içinde çatışmaya dönüştüğünü görmekteyiz. Bundan sonraki süreçte gelişmeler şu şekilde cereyan etmiştir.20 Haziran-12 Temmuz 1930’da çıkan Zilan Ayaklanması uyuşmazlığın çatışmaya dönüşmesinin zeminini hazırlamıştır. İran’ın sınırında yeterli önlem almaması sonucu isyancılar Türkiye-İran sınırında rahatça faaliyet göstermiştir.[31] Bu dönemde iki ülke arasındaki sözsel görüş ayrılıkları, yerini eylemsel meydan okumalara bırakmıştır. İsyan’dan kısa bir süre sonra, Türk basınında İran’ın isyancılara silah ve erzak yardımı yapıldığına ilişkin haber yapılmaya başlanmış[32] ve Türkiye notalar aracılığı ile İran’a baskısını arttırmıştır. Diğer bir ifade ile, Türkiye basın aracılığı ve diplomatik yollar ile İran’a baskıyı arttırmış, sorunu eylemsel boyuta taşımıştır. Ancak çatışma döneminde de iki ülke arasında işbirliğine yönelik girişimler de gözlemlenmektedir.
5 Temmuz 1930 tarihinde Akşam gazetesinde yayınlanan bir haberde Türkiye’nin sınır güvenliği ile ilgili İran’ın büyük sorumluğu olduğu, İran hükümetinin isyancılara erzak ve silah yardımı yaptığı belirtilmiştir.[33] Türkiye konu ile ilgili İran’ı nota ile uyarmıştır.[34] Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey “…Eşkiyanın tamamile tenkili için her tedbir alınmıştır. Tenkil haberini anbean bekleyebilirsiniz…”[35] açıklamasını yaparak bu konuda Türkiye’nin kararlılığını ifade etmiştir. Diğer yandan İran’a verilen nota ile ilgili olarak 8 Temmuz tarihinde İran Maslahatgüzarı Mehmet Sait Han ise aşağıdaki şekilde konuşmuştur:
“…Bu mesele ile ilgili henüz hükümetimden hiçbir cevap almadım. … Bu iş hakkında Tahranda hariciye nazırımız ile Türkiye sefiri Memduh Şevket bey arasında müzakerat cereyan etmektedir. İran hükümeti Türkiye sefiri ile birlikte vaziyeti tetkik etmektedirler. Biz Türkiye’nin dahili asayişini ihlal edecek bu kabil hareketleri müdafaa ve teşvik değil tevbih ederiz. Tahran’da asilerin İran’dan geldikleri hakkındaki malumat tetkik edilmektedir. Ancak tetkikat nedicesinde hüküm vermek kabil olabilecektir. Yalnız şunu söyliyeyim ki ben şahsen Türkiye aleyhine bir hareketin İran’da yer bulacağına kat’iyen ihtimal vermem. Bizim iyi komşuluk münasebatımız hiçbir şeye benzemez”.[36]
İran Maslahatgüzarı Mehmet Sait Han’ın bu açıklamalarına rağmen Türkiye’de Temmuz ayı boyunca İran’ın isyancılara yardım yaptığına dair haberler çıkmaya devam etmektedir. [37] İran hükümeti ise 22 Temmuz 1930 tarihinde Türkiye’ye verdiği notada İran topraklarında Türkiye aleyhinde hareketlere izin verilmeyeceği ve bununla ilgili güvenlik önlemleri alınacağını belirtilmiş, ancak sınır kontrolünün kolay olmadığının da altını çizmiştir.[38]
Türkiye’nin 27 Temmuz 1930 tarihinde İran’a gönderdiği ikinci notada iki ülke arasındaki sınır güvenliği ile ilgili sorunun çözümü ile ilgili iki talep sunulmuştur. İlk talep, isyancıların barındığı Küçük Ağrı Dağı’nın tamamen Türkiye’ye bırakılması ve bunun karşılığında Türkiye’nin başka bir toprağının İran’a verilmesidir. İkinci talep ise Türkiye’ye İran topraklarına geçen isyancılara karşı sıcak takip hakkı tanınmasıdır. İran Türkiye’nin taleplerini kabul etmeyerek görüş ayrılığı ve çatışmayı devam ettirmiş ancak isyancılara karşı kendi topraklarında önlem almaya başlayarak kısmen uzlaşmacı bir tavır takınmıştır.[39]
Bu süreçte Başbakan İsmet İnönü’nün sınır güvenliği sağlanmadan Türkiye-İran ilişkilerinin normalleşmeyeceğini belirtmesi Türkiye’nin kararlı tutumunu yansıtmaktadır.[40] Türkiye, 29 Temmuz’da Tahran Büyükelçisi Memduh Şevket Esendal’ı geri çağırarak sert tutumuyla bilinen Hüsrev Gerede’yi Tahran Büyükelçisi olarak atamıştır. Cumhurbaşkanı Atatürk, Gerede’ye “Hüsrev pasaportun cebinde, fakat dönmeni değil, orada kalmanı, hudut meselesinin halliyle sulh ve dostluk siyasetimizde muvaffak olmanı isterim” demiştir. Başbakan İsmet İnönü ise “Hüsrev, senin durumun tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nun inhitat [çökme, gerileme] devirlerinde filolarını Çanakkale Boğazı’na dayayarak sefaret tercümanlarını Babıâli’ye göndererek sadrazama arzularını dikte ettiren devletlerin sefirlerine benzemektedir. Bir farkla ki, devletimiz yurt içinde asayişin ihlaline ve hudutlarında bir Makedonya teşekkülüne mani olmak meşrû hak ve azmiyle seni göndermektedir. Binaenaleyh, sen İran Hükümeti’yle seferber olmuş bir ordumuz arkanda harekete hazır bir halde konuşacaksın. Bu ciddi vaziyetin icabına göre davranmak lazımdır” diyerek Türkiye açısından sınır güvenliği meselesinin ciddiyetini ifade etmiştir.[41] Atatürk ve İnönü’nün açıklamaları sınır meselesinin çözümünde Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında farklı bir değerlendirmenin olduğunu göstermektedir. Benzer farklılığın İran’ın “dost” veya “düşman” olarak algılanması bakımından da gözlenmektedir. Başbakan İnönü’nün sınır güvenliği ile İran’ın yaklaşımı arasında bir koşutluk gördüğü anlaşılmaktadır.
30 Temmuz 1930 tarihinde İran’a verilen notada isyancıların İran sınırından gelmesi durumunun devam etmesi halinde Türkiye’nin meşru savunma çerçevesinde İran topraklarına girebileceği belirtilmektedir.[42] Türkiye’nin notası İran açısından bu konunun tırmanabileceğine dair işaret olarak algılanmıştır. Türkiye’nin artan tepkisi karşısında İran isyancılara karşı önlemlerini arttırmıştır. 8 Ağustos 1930 tarihinde İran askeri kendi topraklarında isyancılara yardıma gelen Celalileri geri püskürtmüştür.[43] Bu arada Türk topraklarında İran sınırının yanı sıra Irak ve Suriye sınır bölgelerinde de Kürt toplulukların hareketliliklerine ilişkin haberlerin gazetelerde dillendirildiği görülmektedir. Gazete haberlerinde yaklaşan kış şartlarında isyancılara yönetlik bir harekatın hazırlıklarının sürdüğüne dair haberlere de yer verilmiştir.[44] 14 Ağustos’ta ise Türk birlikleri isyancıları yakalamak için İran’da sıcak takip düzenlemiştir.[45] 17 Ağustos’ta İran kendi topraklarında faaliyet gösteren isyancılara karşı harekât düzenlemiştir. Bu amaçla sınırına asker sevk etmiştir.[46] 20 Ağustos’ta İran isyancılara karşı Türkiye’nin ortak harekât teklifini tekrar reddetmiştir. Ancak iki ülkenin de kendi topraklarında isyancılarla mücadele etmesi gerektiğini vurgulamıştır.[47] 24 Ağustos’ta İran’a gönderilen notada İran topraklarını da kapsayacak bir askeri harekâtın Türkiye açısından meşru müdafaa kapsamında değerlendirildiği belirtilmiştir. Bu süreçte İran’ın kendi topraklarında isyancılara karşı harekatı devam etmektedir.[48]
Türkiye bölgedeki isyancılara karşı 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında 3. Ağrı harekatını gerçekleştirmiştir. Operasyonda Türk askerleri Türk-İran sınırında bulunan Aybey Dağları ve Küçük Ağrı Dağı’na girerek isyancıların İran içlerine kaçmaları önlemiştir.[49] İsyancılar Türk-İran sınırında çember altına alınmış ve etkisiz hale getirilmiştir.[50] İran kendi topraklarında yapılan operasyon esnasında Türk ordusu ile işbirliği yapmış, Kürt isyancıları gözaltına almış ve isyancıların sığındığı Maku şehrinde sıkıyönetim ilan etmiştir.[51]
Çatışma – kriz sürecinde Türkiye’nin 30 Temmuz 1930 tarihindeki notası ile İran topraklarına girebileceğini belirtmesi kriz için zemin hazırlayan bir açıklama olmuştur. 24 Ağustos’ta İran’ın iki ülkenin kendi topraklarında isyancılarla mücadele etmesi gerektiğini vurgulaması, yani Türkiye ile kendi topraklarında operasyon yapmayı reddetmesi Türkiye’nin İran topraklarına girmesinin kriz yaratacağının sinyallerini vermektedir. Türkiye 7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında İran topraklarında operasyon yaparak krizi tetiklemiştir. Ancak, İran Türkiye’nin artan tepkisi karşısında krizi tırmandırmayarak, yumuşatma yolunu seçmiştir.
Tenkil harekatı sonucunda isyancı grupların tasfiye edilmesi ve Türkiye-İran sınırının istikrarlı hale gelmesi de sınırın yeniden düzenlenmesi için zemin oluşturmuştur. Nitekim Türkiye’nin İran’daki Büyükelçisi Hüsrev Gerede anılarında sınır meselesinin ancak Kürt isyanları çözüldükten sonra çözülebileceğini belirmektedir. Gerede’ye göre “…hudut üzerinde eşkıya bulunurken ve hududun [etrafında] baskınlar olurken iki taraf komisyonlarının çalışmalarına imkani maddi yoktur. Esasen Ağrıdağ tedibatı sırf askeri bir harekettir….”.[52]
Kriz Sonrası Sınır Düzenleme Müzakereleri
1931 yılında sınır ile ilgili görüşmeler tekrar başlamıştır. Mayıs 1931 tarihinde Büyükelçi Hüsrev Gerede, askeri ataşe Kurmay Binbaşı Neşet Kiper ve Furungi Han başkanlığındaki İran heyeti arasında sınır konusunda görüşmeler başlamıştır. Ekim 1931 tarihinde Hüsrev Gerede Ankara’ya gelmiş, Tahran Maslahatgüzarı Tahir Numan Bey’in Türkiye-İran sınırda stratejik önemi olan bir tepenin hangi tarafa bırakılacağı hususunda anlaşmazlık yaşandığını bildirmesi üzerine Cumhurbaşkanı Atatürk ile görüşmüştür.[53] Sınır ile ilgili uyuşmazlığının devam etmesi üzerine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ten aldığı tavsiye doğrultusunda Rıza Şah’ın konu ile ilgili hakem olmasını önerir.Rıza Sah’ında sınır müzakerelerinin aksamasından rahatsız olduğu ve bu konudaki görüş ayrılıklarının kesin olarak giderilmesi gerektiğini düşündüğü anlaşılmaktadır. Nitekim Rıza Şah, İran’lı General Arfa’ya “Beni anlamıyorsunuz. Önemli olan şu veya bu tepe değil; Türkiye ile olan sınır problemimizin bir an önce ve ilelebet çözümlenmesidir. İki ülke arasında geçmişten gelen ve daima düşmanlarımızın işine yarayan uyuşmazlıklar son bulmalı ve Türkiye ile İran arasında karşılıklı çıkarlarımıza dayalı samimi bir dostluk kurulmalı. Eğer biz birleşir ve ittifak edersek kimseden korkmam” diyerek tepenin Türk tarafına verilmesini kabul etmiştir.[54]
Rıza Şah’ın sınırdaki tepenin Türkiye’ye verilmesini kabul etmesi ile 23 Ocak 1932 tarihinde Türkiye ile İran arasında bir sınır düzenleme anlaşması imzalanmıştır.Antlaşmanın birinci maddesine göre Aras Nehri ile Karasu ırmağının birleştiği yerden başlayarak Boralan Gölü'ne kadar Karasu'nun talvegini takip ettikten sonra Küçük Ağrı Dağı’nı, Tendürük Dağını, Kâzım Paşa'yı, Başkala'yı, Şemdinan'ı, Gelişin Dağı Türkiye’ye bırakılır. Ovacık, Çaldıran, Somay, Terguvar, Merguvar, Süldüz, Lâheycan, Şehri Viran, Mukri, Serdeşt, Bane, Makû, Karaayni, Kotur, Selmas ve Bajirge İran’a bırakılır.[55]
“Birinci maddede belirtilen sınır çizgisini arazi üzerinde işaret etmek üzere bir çizim komisyonu kurulacaktır. Bu komisyon, ikisi Türkiye Hükümeti, ikisi de İran hükümeti tarafından atanacak dört temsilciden oluşacaktır. Çizim Komisyonu, 1932 Haziranı içinde toplanacak ve çalışmalarına iş bu anlaşmadaki tanımları en yakından izlemeye gayret edecektir. Komisyonun masrafları Türkiye ile İran arasında eşit bölünecektir. Akit Devletler, komisyonun görevini yapabilmesi için gerekli ikamet, işçi, malzemeye (kazıklar, sınır taşları) ilişkin bütün hususlarda, gerek doğrudan doğruya, gerek mahallî memurlar vasıtasıyla Komisyona yardım etmeği üstlenirler.
Sözü geçen devletler, bundan başka komisyonca konulacak nirengi noktalarını, hudut işaretlerini, kazıkları ve sınır taşlarını muhafaza ettirmeyi de taahhüt ederler. Sınır taşları birinden öbürü görülebilecek biçimde yerleştirilecek ve üzerine numara konulacaktır. Bunların yerleri ile numaraları bir harita üzerinde gösterilecektir. Hududun çizilmesine ait kesin tutanak ve buna ekli haritalarla belgeler ikişer asıl nüsha olarak düzenlenecektir”.[56]
Bu anlaşma ile iki taraf sınır civarındaki kabile ve aşiretlerin sürekli olarak sınırın diğer tarafına geçmelerini teşvik etmemeyi taahhüt etmişlerdir. Aynı zamanda, taraflardan birinin kendi sınırlarında isyancılara karşı askeri harekette bulunması amacıyla, diğer tarafın isyancıların kendi sınırından geçmesini engellemek için sınırlarını kapatmasına rağmen isyancıların sınırı geçmesi durumunda, diğer hükümetin isyancıları takip etmesini kararlaştırmışlardır.[57]
Sınır antlaşması 18 Haziran 1932’de TBMM’nin onayına sunulmuştur. Antlaşmanın onay gerekçesi şu şekildedir:
“Bu itilâfname komşu devletle aramızda yegâne muallâk mesele olarak kalan hudut işini kati şekilde halleylemektedir. Şimdiye kadar Türkiye - İran hududunda bazı mıntakalar münaziünfih olmak dolayısıyla sükûnet ve asayişin tamamen takriri kabil olamıyordu. Bundan maada son senelerde tahaddüs eden şakavet hâdiseleri, Ağrı Dağı mıntıkasında bazı arazinin bize verilmesi ve buna mukabil İran’a arzî tevziatta bulunulması sureti ile hududun tashihini icap ettirmekte olduğundan bu meselenin halli İran Hükûmetine teklif edilmiştir. Talebimiz hüsnü telâkki edilerek Tahranda müzakerata başlanmış ve neticede bu gün [30 Nisan] Meclisi Âlinin huzuruna arzedilen bu itilâfnamenin aktine muvaffakiyet hâsıl olmuştur. İtilâfname mucibince, Büyük erkânıharbiyemizce hududumuz dahilinde bulunması arzu edilen arazi bize verilmekte, buna mukabil İran’a bir kısım arazi terkedilmektedir. Her veçhile menafiimize muvafık olan ve komşu İran devleti ile hars ve İktisat vadisinde de teşriki mesai suretiyle münasebatımızın daha ziyade takviyesine hizmet edecek olan bu itilâfname ile Türkiye ve İran hudut muhafaza karakollarının Borolan Gölü membaları sularıyla mezkûr gölün muhitinde kâin çayırlardan ve Salep, Kozlu ve Yukarı Yarımkaya membaları sularından müştereken istifade edeceklerine dair olarak tarafeyn arasında teati edilen ve itilâfnamenin cüzü mütemmimini teşkil eden mektup ahkâmının bir an evvel tasdiki Türkiye Büyük Millet Meclisinin yüksek reyine muallâktır”.[58]
Küçük Ağrı krizi inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Uyuşmazlık döneminde sınırın düzenlenmesi ile ilgili toplanan komisyon İran’ın uyuşmazlığı ortadan kaldırmaya yönelik bazı adımlar attığını göstermektedir. Ancak, İran’ın isyancılara karşı sınır güvenliği ile ilgili gerekli önlemleri almaması ya da alamaması uyuşmazlığı devam ettirmiştir. Türkiye’nin basın ve notalar aracılığıyla baskıyı arttırması uyuşmazlığı çatışmaya dönüştürmüştür. Ancak, çatışma döneminde de İran’ın kendi topraklarında isyancılara karşı önlemler alarak Türkiye ile işbirliği zeminini oluşturmuştur. Ancak, Türkiye’nin ortak operasyon teklifini reddetmesi iki ülkenin sınır meselesi ile ilgili farklı tutumlarını devam ettirdiklerini göstermektedir. 7-14 Eylül tarihlerinde Türkiye’nin İran topraklarında sürdürdüğü operasyon ile krizi tetiklemiş, böylece İran kendi topraklarında isyancılara karşı Türkiye ile işbirliği yapmak zorunda kalmıştır.
Krizin bu bağlamda görece kısa bir sürede gerçekleştiği söylenebilir. Çünkü krizin tırmanmasından hemen sonra İran’ın Türkiye ile müzakereleri kabul etmesi ile yumuşama evresine girilmiştir. İran hem 3. Ağrı harekâtı esnasında hem de akabinde sınır düzenlenmesi ile ilgili işbirliği yaparak krizin sonlanmasına yönelik adımlar atılmasını kolaylaştırmıştır. Sonuç olarak, güvenlik endişesi nedeniyle Türk askerinin Küçük Ağrı bölgesine sıcak takip sonucunda girmesiyle başlayan kriz 23 Ocak 1932’de toprak takası neticesinde Küçük Ağrı’nın Türkiye’ye bırakılması ile sona erer. Bu noktada krizin analizi açısından bakıldığında Türkiye’nin Küçük Ağrı’ya yönelik süreci ülkesindeki Kürt isyancıların tasfiyesi ile bağlantılandırarak ele aldığı, “kriz”in seyrini tasarlamış olduğu söylenebilir. Dolayısıyla aslinda Türkiye’nin İran açısından krizi tetikleyen eylemi Türkiye açısından değerlendirildiğinde savunmaya dönük bir “fiili durum yaratma”dır. Türkiye kriz yönetim sürecinde daha önce kabul ettiremediği sınır düzenlemesine yönelik sitemini kriz sonrasında İran’a kabul ettirerek başarılı bir kriz yönetim süreci gerçekleştirmiştir. Krize ilişkin sonuç bu açıdan bakıldığında Türkiye açısından üstünlük sağlayıcı olarak değerlendirilebilir. Ancak bundan kasıt İran’ın yenilmesi veya Türkiye’nin yenmesi değildir. Elde edilen sonuç her iki ülke karar alıcılarının müzakerelerine dayandığı ve ortaya bir “mağdur” çıkartmamış olduğu için başarılıdır. Bu kalıcı, uyuşmazlık-sorun çözücü süreç müzakere yoluyla bir antlaşma yapılarak elde edilmiştir. Gerçekleştirilen sınır düzenlenmesi ile ilgili anlaşma Cumhuriyet dönemi açısından değerlendirildiğinde iki ülke arasında kalıcı yeni bir statü meydana getirmiştir. Elde edilen çözüm şekli iki ülke arasında barışçıl işbirliği sürecini desteklemiş ve bölgesel istikrar ve güvenlik açısından yeni ittifakların oluşturulmasının da önünü açmıştır.
Nitekim kriz sonrası evrede ilişkilerin gittikçe iyileştiği görülmektedir. Haziran 1934’te İran Devlet Başkanı Rıza Pehlevi ilk yurtdışı seyahatini Türkiye’de gerçekleşmiştir. Ziyaret esnasına Şah, Türkiye’nin batılılaşma politikasını takdir etmiştir. Şah’ın ziyareti esnasında Tahran Büyükelçisi Hüsrev Gerede’nin görevden alınarak daha uzlaşmacı bir tutum benimseyen Atina Büyükelçisi Mehmet Enis Akaygen’in getirilmesi Türkiye’nin İran’a karşı tutumunu yumuşattığının somut bir göstergesidir. Yine, Milletler Cemiyeti Konseyi adayı olan İran’ın Türkiye’nin adaylığı söz konusu olduğunda çekilmesi İran’ın Türkiye ile uluslararası arenada işbirliği içinde olduğunu gösterir.[59]
Diğer yandan sınır antlaşmasına ilişkin demarkasyon çalışmaları ilerleyen süreçte de devam etmiştir. 27 Mayıs 1937’de İran Dışişleri Bakanı İnayetullah Samiy ile Türk büyükelçisi Enis Akaygen arasında 1932 Anlaşması’nı düzenleyen ek bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Küçük Ağrı Dağı dahil Ağrı Dağı tümüyle Türkiye’ye bırakılmıştır. Van’ın Kotur bölgesindeki arazi ise İran’a bırakılır. Bu tarihten sonra sınır üzerinde işaretleme çalışmaları devam eder. Söz konusu anlaşma 17 Haziran 1938 tarihinde TBMM’de onaylanarak yürürlüğe girmiştir.[60]
25 Haziran 1938’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sadabad Paktı kurulmuştur. Paktın kurulmasının en önemli nedenlerinden biri sınırlar arası hareket eden bölgedeki Kürt aşiretlere karşı ülkelerin sınır güvenliği noktasında işbirliği yapma niyetleridir. Paktın 7. Maddesinde belirtildiği üzere “Bağıtlı taraflardan her biri, kendi sınırları içinde diğer bağıtlı tarafların kurumlarını yıkmak, düzen ve güvenliğini sarsmak veya politik rejimini bozmak amacıyla silahlı çeteler, birlikler ve örgütlerin kurulmasını ve eyleme geçmelerini engellemeyi yükümlenir.” [61]
Kriz Yönetim Süreci
Küçük Ağrı krizinin yönetim süreci şu şekilde analiz edilebilir. Türkiye-İran sınırının düzenlenmesi ile ilgili 1913 İstanbul Protokolü’nün imzalanmasından beri kalıcı uzlaşı sağlanamamış olması Küçük Ağrı krizine zemin hazırlamıştır. 1926 yılında başlayan Ağrı isyanları ile sınır güvenliği ve sınır düzenlemesi konuları Türkiye’nin ana gündem maddesi olmuştur. Bu iki konu ile ilgili uzlaşmazlığı ortadan kaldırmak amacıyla Türkiye İran nezdinde siyasi, diplomatik bir dizi girişimde bulunmuştur. 1926-1930 yılları arasında sınır düzenlenmesi ile ilgili komisyon kurulsa da isyanlar sebebiyle netice vermemiştir. Yine, bu dönemde Türkiye İran’a isyancılara karşı sınırını daha iyi kontrol etmesi noktasında notalar aracılığıyla diplomatik baskı uygulamıştır. Türkiye ise kararlı tutumunda devam etmiş, çatışmayı kesin olarak sonlandıracak bir fiili durum yaratmaya odaklanmıştır. Bu siyasasının izlerini de gerek basın gerekse diplomatik yazışmaları aracılığı ile karşı tarafa iletmiştir. İnandırıcılık ve kararlılık açısından Ağrı bölgesinde kendi sınırları içerisinde başlatmış olduğu askeri harekâtın İran sınır bölgesini de kapsayacak şekilde genişletilmiş olması İran’ın da sürece müdahil olmasını gerektirmiş ve İran Türkiye’nin bu girişimini benimsemek veya karşı çıkmak konusunda bir stratejik tercihe zorlanmıştır. Karar alıcılar açısından bakıldığında İran karar alıcılarının vereceği karar Türkiye ile bir savaşa sürüklenme riskini içerisinde barındırdığı için riskli bir karardır. Her iki ülke karar alıcılarının temel kaygısının iki ülke arasında istenmeyen bir savaşı önlemek doğrultusunda örtüşmüş olması krizin daha fazla tırmanmasını önlemiştir.
Küçük Ağrı krizi, çatışma - kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma içerisinde ortaya çıkmıştır. Bölgedeki isyanların yol açmış olduğu sınır güvenliği konusu Osmanlı-İran ilişkilerinde de dillendirilmiş ve bu uyuşmazlığı çözmek için samimi girişimler yapılmış olmasına karşın uyuşmazlık bütünüyle ortadan kaldırılamamıştır. Uyuşmazlığın tarihi arka planında bir düşmanca/hasmane yaklaşımın bulunmaması söz konusu uyuşmazlığa karar alıcıların temel değer ve öncelikler açısından sınırlı bir önem atfetmiş olduklarını göstermektedir. Sınır düzenlemesi gerçekleştirildiğinde her iki ülkenin birbirlerini dost olarak görmelerinin önünde bir engel kalmayacaktır. Dolayısıyla algısal düzlemde taraflar arasındaki dostane ilişkileri zedeleyen bir konu olarak değerlendirilmiştir.
Krizin tetiklenmesi açısından ele alındığında ise Türkiye’nin diplomatik ve siyasi girişimlerinin sonuç vermemesi durumunda filli durum yaratmasıyla, yani zamana yayılarak, gerçekleştiği için gelişen kriz özelliği göstermektedir. Krizi tetikleyen aktör Türkiye (devlet) olmuştur. Kriz sürecinde tetikleyici eylem içeride isyancı Kürt grupların Türkiye sınırları içerisindeki faaliyetleri olsa da sınır ihlalleri ve isyancı grupların İran topraklarına geçişi, geçişin engellen[e]memesi iki ülkeyi bir dış politika krizinde karşı karşıya getirmiştir. Krizde taraf aktör sayısıikidir; kriz sürecinde herhangi bir devlet / örgüt müdahil olmamıştır. Zaman zaman Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin bölgedeki gelişmelere yaklaşımı dikkate alınmış olsa da taraflar aralarındaki “kriz” halini kendi inisiyatifleri çerçevesinde sonlandırabilme başarısını gösterebilmişlerdir.
Kriz çıkaran tarafın niyetine bakıldığında, eylemin Türkiye tarafından gerçekleştirilmiş olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin İran ile doğrudan bir kriz yaratma niyetinde olmadığını söylemek mümkündür.Operasyon öncesi Türk karar alıcıların açıklamalarında görüldüğü üzere Türkiye’nin İran topraklarına girmesi isyancılara karşı “meşru müdafaa” olarak nitelenmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin İran topraklarına girmesi isyancılar tarafından tetiklenen güvenlik endişesi neticesinde olmuştur. Kaldı ki bu yaklaşımı Türkiye’nin dış politikasında izlemiş olduğu statüko yanlısı siyasasına da uygundur. Türkiye kuvvet kullanarak bir sınır değişikliği arayan revizyonist bir dış politika hedefine sahip olmamıştır. Nitekim kriz yönetim sürecinde karar alıcıların söylemleri birbirlerine doğrudan bir tehdit teşkil etme amacı gütmediklerini de göstermektedir. Türkiye’nin İran topraklarında fiili durum yaratmadaki temel amacı İran’ın toprak bütünlüğünü ihlal etmek değil, tam tersi isyancıların kendi toprak bütünlüğünü ihlal etmesinin önüne geçmektir. Doğal olarak sınır güvenliğini ihlal eden uygulamaların iki ülke arasındaki ilişkileri yıpratmasının önüne geçmek temel hedef olmuştur. Sınır sorunun çözümünde ise her iki ülke siyasal karar alıcılarının aynı ortak kararda birleştikleri görülür. Karar alma birimlerinde yer alan aykırı ve/ya şüpheci aktörlerin ikna edilmesinde bu liderler önemli bir yerdedir. Doğrudan diğer ülke karar alıcısını muhatap alan samimi ve hakkaniyeti arzulayan çözüm arayışlarında diplomatik jestlerin de süreci şekillendirdiği kolaylıkla söylenebilir. Her iki ülke karar alıcıları birdiğerinin saygınlığını önplana çıkartacak seçenekleri önererek müzakere zemininde karşılıklı güveni sağlamaya çalışmışlardır. Örneğin Cumhurbaşkanı Atatürk sınır görüşmelerinde barış ve dostluk vurgusu yapmış, sorunun çözümünde Rıza Şah’ın hakem olmasını önermiştir. Rıza Şah ise Türkiye’nin istemi doğrultusunda bir karar vererek diplomatik jeste karşılık vermiştir.
Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye’nin İran topraklarına girmesi ile ortaya çıktığı için tasarlanmış/kurgulanmış kriz niteliğindedir. İçerik açısından bakıldığında askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve hukuksal niteliğe sahiptir. Küçük Ağrı’nın Türkiye açısından olduğu kadar İran’ın güvenlik kaygılarında stratejik öneme sahip olduğu dikkate alınır ise kriz bir anlamda askeri ve güvenlik içeriğine sahiptir. Meseleyi çözmek için Türkiye diplomatik ve siyasi yolları denemiştir. Kriz, Türkiye ve İran’ın ülkesel sınırı hukuksal yollardan yeniden düzenlenmesi ile sonra ermiştir.
İran-Türkiye ilişkisi bakımından değerlendirildiğinde krizin tetikleyicisi Türkiye’dir. Türkiye açısından ise krize kaynaklık eden uyuşmazlık ve çatışma süreci İran’ı muhatap haline getirmektedir. Türkiye’nin İran topraklarına girmesi ve askeri varlığını korurken sınır değişikliği talebini yinelemesi ile durum iki ülke arasında bir dış politika krizine dönüşmüştür. Ancak, bu durum krizin İran açısından tetiklenmesi olarak kabul edilse de hızlıca müzakere sürecine girilmiş olması kriz halinin yumuşamaya evrilmesini kolaylaştırmıştır. Kriz kendi içinde yatay veya dikey bir tırmanma sürecine girmemiştir.
Krizin tetikleyicisi isyancıların Türkiye topraklarında doğrudan şiddet kullanması ve istikrarsızlığa yol açmaları olmuştur. Bu gelişmeler ülke sınırları içerisinde kaldığı sürece bir dış politika uyuşmazlığı veya krize dönüşmemiştir. Ancak isyancı grupların İran topraklarına sızması ve yeniden Türkiye’de saldırılar gerçekleştirmeleri krizin niteliğini değiştirmiştir. Kriz sürecini ortaya çıkartan istikrarsızlıklara ilk tepki ülkesel sınırlar içerisinde kamu otoritesi ve güvenliğini sağlamaya yönelik önlemlerle şekillenmiş olsa da iki ülke arasındaki sınırlarla ilgili bir nitelik kazanması sonucunda Türkiye-İran ilişkilerinde duruma ilk tepki siyasi ve şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki şeklinde olmuştur. Türkiye bakımından krizin tetikleyicisinin şekliyse ülke içinde isyan ve ayaklanma şeklinde kendini göstermiştir.
Krize konu olan tehdidin ciddiyeti toprak bütünlüğü olarak gözlemlenmiştir. Kriz boyunca diplomatik ve siyasi mekanizmaları kullanmış, ancak krizin sonlanmasında belirleyici olan uyguladığı fiili durum stratejisi olmuştur. İran ise Türkiye’nin diplomatik ve siyasi mekanizmaları kullandığı dönemde zaman kazanma stratejisi izlemiş, Türkiye’nin İran topraklarına sıcak takip ile girmesinden sonra krizi yumuşatmayı tercih etmiştir. Krizi sonlandırma amaçlı iki taraf müzakere yöntemini kullanmıştır. Kriz boyunca şiddetin seviyesi Türkiye açısından isyancı gruplarla yaşanan küçük çatışma düzeyinde kalmıştır. İran askerleriyle herhangi bir sıcak çatışma haline girilmemiştir.
[1] Veysel Ayhan, “Eksen Kayması mı? Sistemik Etkiler mi?: Türkiye-Ortadoğu İlişkilerine Teorik Bir Bakış,” ORSAM, Cilt 2, Sayı 19-20, 2010, ss. 29-30.
[2]Mehmet Köçer, “Ağrı İsyanı (1926-1930)”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 14, Sayı 2, s. 383.
[3]Baskın Oran, “Doğuda Dış Politika: Kürt Sorunu”, Baskın Oran (der.) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1: 1919-1980, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001, s. 252.
[4]Atay Akdevelioğlu ve Ömer Kürkçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 357.
[5]Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlamento (Yasama-Yürütme Karşılaştırmalı), Ankara: Sevinç Yay., 1964, s.104
[6]Ramazan Gözen “Türk Dış Politikasinda Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, (Türk Siyaseti Özel Sayısı), Sayi:9, Yil:2,1996, s.286-302.
[7]Mithat Baydur, “Üniformalı Demokrasi”, Yeni Türkiye, Sayı 17, Yıl 3, 1997 s. 1261-1275; Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, Ankara: Nobel Yay., 2010, ss. 127-149.
[8]Bu Konuda bkz,; Erdal İlter, Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi, Ankara: MİT Yay., 2002.
[9]Sükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, Istanbul, Agaç Yay., 1993, s.106; Gencay Saylan, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Devlet Yapisinin Evrimi”,Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt:2, İstanbul: İletisim Yay.,1996, s.390.
[10]İlhan Uzgel, “TDP’nin Oluşturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 74.
[11]Cemil Koçak, “Siyasal Tarih 1923-1950”, Sina Aksin (der.), Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Istanbul: Cem Yayinevi, 1992, s.171.
[12]Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 14. Baskı, İstanbul: İletişim Yay., 2003, s. 299.
[13]Neşe G. YeşilKaya, “Halkevleri”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm, İstanbul: İletişim, 2001, s.113.
[14]Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi…, s. 285.
[15]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt 1, İstanbul: Kaynak Yay. , 1992 s. 313.
[16]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları…, s. 230.
[17]Bülent Şener, “Ağrı İsyanı (1926-1930) ve Türkiye-İran Krizi (1930):Türk Dış Politikası Tarihinde Bir Zorlayıcı Diplomasi Uygulaması”, History Studies, Cilt. 4, Sayı 4, 2012, s. 406.
[18]Şener, “Ağrı İsyanı…”, ss.386- 406.
[19]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt 2, İstanbul: Kaynak Yay., s. 91.
[20]Efdal As, XVI. YY. dan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türk-İran Sınır Sorunları ve Çözümü, Atatürk Yolu Dergisi, Sayı 46, 2010, s. 250.
[21]Ahmet Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, İstanbul: Doz Yay, 1992, s. 190.
[22]Gökhan Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri (1926-1938)”,Avrasya Dosyası, Cilt 5, Sayı 3. 1999, s. 157; Ahmet Özgiray, “İngiliz Belgeleri Işığında Türk−İran Siyasi İlişkileri (1920-1938)”, Berna Türkdoğan (der), Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2000, ss. 298-299.
[23]Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri…”, s.156.
[24]Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri…”, s.159.
[25]As, “XVI. YY. dan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türk-İran Sınır Sorunları ve Çözümü…”, s. 250.
[26]Akdevelioğlu ve Kürçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler”,…,s. 360.
[27]As, “XVI. YY. dan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türk-İran Sınır Sorunları ve Çözümü…”, ss. 239-240.
[28]Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları…,ss. 278-280.
[29]Aptülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasi, Ankara: TTK Yay., 1991, ss. 192- 193.
[30]Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri…”,s. 162; Şener, “Ağrı İsyanı…”, s. 395.
[31]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları,Cilt 2, ss. 47 – 68.
[32]“İran’la Münasebetimiz Gerginleşti”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 1930, S.1.
[33]“İran Haydutlara Silah ve Zahire Veriyor”,Akşam, 5 Temmuz 1930, S. 1.
[34]“İran Hükümetine Bir Nota Verdik”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 1930, S. 1.
[35]“İran Hükümetine Nota Verdik”,Akşam, 6 Temmuz 1930, S. 1.
[36]“Şark Hududundaki Hadise”,Akşam, 8 Temmuz 1930, S.2.
[37]“Asilere İran’dan Yardım Devam Ediyor”, Akşam, 17 Temmuz 1930, S. 1; “İran Eşkıya Yatağı Halini Aldı”,Akşam, 19 Temmuz 1930, S. 1
[38]“Komşu Devlet Şakilere Karşı Tedbir Almıştır”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 1930, S. 2.
[39]“İran da Şakilere Karşı Ciddi Tedbir Aldı”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 1930, s. 1; Şener, “Ağrı İsyanı…”, s. 398.
[40]Şimşir, İngiliz BelgeleriyleTürkiye’de Kürt Sorunu…, ss. 205 – 206.
[41]Akdevelioğlu ve Kürçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler”,…,s. 363; Hüsrev Gerede, Siyasi Hatıralarım I: İran 1930-1934, İstanbul: Vakit Yay., 1952, ss.17-20.
[42]“İran’a Şiddetli Bir Nota Verdik”, Akşam, 30 Temmuz 1930, S.1.
[43]“Haço Muhasara Edildi”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 1930, S. 1.
[44]Bu Konuda Bkz,; “Şarktaki Hadiselere Kat’i Bir Netice Verilecek”, Akşam, 12 Ağustos 1930, s. 1.
[45]Şimşir, İngiliz Belgeleriyle Türkiye’de Kürt Sorunu…, ss. 211-212.
[46]“İran Toprağına İltica Eden Asilerin Tedibi”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 1930, s. 1.
[47]“Hüsrev B. Tahran’a gitmek üzeredir”, Cumhuriyet, 20 Ağustos 1930, s. 4 Ayrıca bkz. Derk Kinnane, The Kurds and Kurdistan, London: Oxford University Press 1964, s. 30.
[48]“Şifahi Notamız İran’a Tebliğ Edildi”,Cumhuriyet, 24 Ağustos 1930, s. 3.
[49]“Tenkil Harekatı”, Cumhuriyet, 10 Eylül 1930, s. 3; Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt 2, ss. 121-128.
[50]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt 2, s. 128.
[51]Gerede, Siyasi Hatıratım…,s. 69; Kemal Süphandağ, Ağrı Direnişi ve Haydaranlılar, İstanbul: Fırat Yay., 2001, s. 191.
[52]Gerede, Siyasi Hatıralarım…, s.24.
[53]Gerede, Siyasi Hatıralarım…,s.201.
[54]Çetinsaya, “Atatürk Dönemi Türkiye-İran İlişkileri…”, s. 167. Bu ifadeye Dışişleri Bakanı Aras’da TBMM’de yapmış olduğu açıklamada yer vermektedir. Bkz.; TBMM Zabıt Ceridesi, 18.06.1932, 65. Oturum, Cilt 1, s. 163.
https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d04/c009/tbmm04009065.pdf[10.02.2016]
[55]Nihat Erim, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzeydoğu ve Doğu Sınırları”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 9, Sayı 1-2, 1952, s. 21.
[56]Reha Parla, Belgelerle Türkiye Cumhuriyeti’nin Uluslararası Temelleri, Lefkoşa: Tezel Ofset, 1985, s. 182.
[57]Erim, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzeydoğu ve Doğu Sınırları…”, s. 21.
[58]T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 65. İnikat, Cilt 9,18.6.1932
http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d04/c009/tbmm04009065.pdf
[59]Melek Fırat, “Balkan Antantı”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 352.
[60]Akdevelioğlu ve Kürçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler…”, s. 363; As, “XVI. YY. dan Cumhuriyetin İlk Yıllarına Kadar Türk-İran Sınır Sorunları …”,s. 250.
[61]Akdevelioğlu ve Kürçüoğlu, “Ortadoğu’yla İlişkiler…”,ss. 367-8.
- Görüntüleme: 1000
1935 BULGARİSTAN KRİZİ
İki savaş arası olan bu dönemde statükocu- revizyonist-ülkeler rekabet halindedir. 1. Dünya Savaşı’nın kazanan ülkeleri olan İngiltere ve Fransa uluslararası sistemde statükonun devamından yanayken yenilen ve ağır şartlar dayatılan Almanya, İtalya ve Bulgaristan düzenin değişmesinden yanadır.[1] Statükocu ülkeler Locarno ve silahsızlanma anlaşmaları ile 1930’larda düzeni kendi lehlerinde koruma yoluna gitmişlerdir. İtalya 1935’te Habeşistan’a saldırmış, Almanya, Locarno Anlaşmasını ihlal ederek 1936’dan itibaren Ren bölgesini işgal etmiştir. Ancak, Milletler Cemiyeti’nin revizyonist ülkelerin silahlanmasına sessiz kalması ve ABD’nin izolasyonist dış politika izlemesi 2. Dünya Savaşı’na giden süreci hızlandırmıştır.
Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanmaktadır. Sistem düzeyi açısından bakıldığında İngiltere’nin gücünü sorgulayan yeni aktörlerin sistem içerisinde varlığını güçlendirdiği görülmektedir.
İki savaş arası olan bu dönemde uluslararası sistemdeki revizyonist-statükocu rekabeti Balkanlar bölgesi özelinde de yaşanmaktadır.1920’lerden itibaren İtalya’nın revizyonist politikaları Yugoslavya, Yunanistan ve Arnavutluğu tehdit etmeye başlamıştır. İtalya’nın bu politikaları Balkan bölgesini istikrarsızlaştırmış ve özellikle On iki Adalar’ı elinde bulundurması dolayısıyla sınır komşusu olan Türkiye’de 1930’lardan itibaren Türk karar alıcıları açısından ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür.[2]
İtalya’ya karşı Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya statükocu kampta yer alırken, Bulgaristan giderek revizyonist politika izlemeye başlamıştır. Türkiye bu dönemde Balkan ülkeleri ile antlaşmalar yaparak Balkan bölgesinde istikrarı korumaya yönelik politikaları izlemiştir.[3]Arnavutluk ile 15 Aralık 1923'te, Bulgaristan ile 18 Ekim 1925'te Ankara'da Dostluk Antlaşması ve Yugoslavya ile 28 Ekim 1925'te Ankara'da Barış ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.[4] Balkan ülkeleri revizyonist ülkelerin artan tehdidi karşısında 9 Şubat 1934 yılında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Balkan Antantı’nı imzalamışlardır.[5] Türkiye bu tarihten sonra Balkan bölgesinde istikrarı korumak için Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa ile anlaşmalar yapmıştır.[6] Ancak, Bulgaristan revizyonist ülkelerle yakınlaşmış ve Balkan Antantı’nı kendi ulusal güvenliği açısından engel ve tehdit olarak algılamıştır. Balkan Antantı bölgesel barışı korumada başarılı olamamıştır. Türkiye dışında imzacı ülkelerden bazıları savaşa dahil olmuşlardır. Yunanistan ve Yugoslavya Antant üyeleri olarak bu süreçte işgale uğramıştır.
Diğer yandan, dönemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1924 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre dış politikaya ilişkin kararlar yürütme erkini tarafından alınmaktadır. Yürütme erkini elinde bulunduranlar tek parti yöneticileri olmalarından ötürü, bu dönemde yürütmenin yasama üzerinde etkisi söz konusudur.[7] Tek parti döneminde TBMM’nin dış politika konusundaki yetkileri savaş ilanı ve antlaşma yapma gibi yetkilerle sınırlıdır.[8] Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk’ün orduyu iç ve dış politikadan uzak tutmak istemesi sonucu bu dönemde ordunun dış politikada üzerindeki etkisi teknik meseleler ile sınırlı kalmıştır.[9]
Dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasal karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim ise kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekaleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlikle olan kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar. Daha alt seviyede olmakla birlikte kimi zaman hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir.[10]1924 Anayasası’nda cumhurbaşkanının yetkileri yabancı devletlere atanacak Türkiye Cumhuriyetinin siyasi temsilcilerini tayin etmek ve yabancı devletlerin siyasi temsilcilerini kabul etmek ile sınırlıdır. Ancak, tek parti döneminde cumhurbaşkanının dış politikada merkezi rolü olduğu görülmektedir.[11]Bu dönemde ebedi şef olarak kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün hem iç hem dış politika karar alma mekanizmalarında büyük etkisi söz konusudur. Atatük dış politika çizgisinin ana hatlarını Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a danışarak Atatürk belirlemektedir.[12] Dar bir kadro tarafından alınan kararlar, CHP Meclis Grubu’nda onaylandıktan sonra TBMM’ye getirilerek meşruluk kazandırılmaktadır.[13]
1930’lara gelindiğinde modernleşme reformları büyük ölçüde tamamlanmış, rejim konsolide olmuştur. Bu dönemde kırsal kesimin modernize olması amacıyla ‘Halkodaları’ ve ‘Köy Enstitüleri’ kurulmuştur. 1929 ve 1930 dünya ekonomik bunalımı Türkiye’yi de etkilemiş, tarım üretimi gerilemiştir.Bu dönem ekonomi politikaları ile ilgili tartışmalara sahne olmuştur. Muhalefetteki Serbest Cumhuriyet Fırkası liberalizmi savunurken, iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası devletçiliği savunuyordu.[14]
1935’te yapılan nüfus sayımına Türkiye’nin nüfusu 16.158.567’dir. Toplam nüfusun %76,5’i köyde, % 23,5’i şehirde yaşamaktadır.
Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.
27 Kasım 1919 tarihinde imzalanan Neuilly Antlaşması ile Bulgaristan’ın askeri gücü sınırlandırılmıştır. 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Antlaşması’nın ‘Trakya Sınırına İlişkin Sözleşmesi’nin 1.maddesine göre Türkiye'nin Yunanistan ve Bulgaristan ile olan sınırlarının her iki yanındaki 30 km’lik bölge askerden arındırılmış ve bu bölge üzerinde hiçbir ülkenin uçağının uçmaması kararlaştırılmıştır.[15]
Lozan sonrası Türkiye ve Bulgaristan’ın birbirlerinden toprak talebinde bulunmamaları ve azınlıklara karşı saygılı tutumları neticesinde iki ülke arasındaki ilişki dostane olarak nitelendirilebilir.[16] 1929 yılında İsmet İnönü, “Bulgaristan ile münasebatımız iyi hissiyat ile meşbudur. Komşu memleketin inkişaf ve saadeti bizim samimi dileğimizdir” diyerek ikili ilişkilerin dostane olduğunu vurgulamıştır.[17] Aynı yıl,Bulgaristan Kralı Boris III “Türk-Bulgar Dostluğu yalnız iki milletin, iki hükümetin menafii iktisadiyesinden ve emniyetlerinin mütekabilen tahtı zamana alınması noktai nazarından değil, belki iki hükümetin Avrupa'dan Asya'ya giden yol üzerinde bulunmaları itibariyle, beynelmilel siyaset sahasında sulhü umuminin muhafazası emrinde kıymet ve ehemmiyeti büyüktür” diyerek Türk-Bulgar ilişkilerinin önemini vurgulamıştır.[18]
Uyuşmazlık evresi:Türkiye-Bulgaristan arasındaki uyuşmazlık süreci Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile güvenlik antlaşmaları yapması ile şekillenmiştir. Bulgaristan, 5 Ekim 1930’da ve 20-26 Ekim 1931 tarihlerinde gerçekleşen Balkan Konferanslarına katılmış, ancak 23-26 Ekim 1932 tarihinde gerçekleşen 3. Balkan Konferansından çekilmiştir. Bunun üzerine, 20-24 Eylül 1933 tarihleri arasında Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofya’yı ziyaret etmiş ve 6 Mart 1929 tarihinde Türkiye ile Bulgaristan arasında imzalanmış olan Tarafsızlık, Uzlaştırma, Yargısal Çözüm ve Hakemlik Antlaşmasının 5 yıllık bir süre için uzatılmasını kabul edilmiştir. Türk heyeti Bulgaristan’ın Balkan Antantı’na katılması için çaba sarf etmiş, ancak Bulgaristan Balkan Antan’na katılmayı reddetmiştir.[19]
7 Mart 1934 tarihinde Türkiye-Yunanistan, Türkiye-Yugoslavya ve Türkiye-Romanya arasında karşılıklı dostluk ve tarafsızlık antlaşması imzalandı.[20] Bulgaristan’ın bu antlaşmaların gizli maddeleri olduğunu iddia etmesi iki ülke arasında karar alıcılardaki algısal güvensizliği pekiştirmiştir. Bulgaristan, Balkan devletlerinin Milletler Cemiyeti’ne üye olduğunu ancak sınırlarını korumak için başka bir yolu tercih ettiklerini, bu antlaşmaların Milletler Cemiyeti’ni kuran ilkelere uygun olmadığını belirterek sınır güvenliği ile ilgili görüş ayrılığı olduğunu göstermektedir.[21]
28 Kasım 1935 tarihinde üçlü Türk-Yugoslav-Rumen askerî anlaşması imzalanmıştır. Bulgar Ordu Bakanlığı bu askeri antlaşmaların Bulgaristan’a Neuilly Antlaşması’nın askerî hükümlerini değiştirme olanağını vermeyeceğini ve Bulgaristan’ın sergileyeceği saldırgan tutum karşısında üç devlet arasındaki koordinasyonu sağlama amacı özelliği taşıyacağını belirtmiştir[22] Bulgaristan giderek revisyonist eğilimler sergilerken Türkiye’nin statükocu kampta yer alması iki ülke arasında uyuşmazlığın devam ettiğinin göstergesidir.
12 Mart 1935 tarihinde Türkiye’nin 1923 Lozan Antlaşması ile askersizleştirilmiş olan Trakya bölgesine asker yerleştirmeye başlar.[23] Bu dönemde Türkiye, Trakya’ya üç piyade ve bir süvari tümeni, kolordu ve tümen topçu birliği, istihkâm ve havacı birlikleri yerleştirmiştir.[24] Balkan bölgesinin giderek istikrarsızlaşması ve İtalyan tehdidi Türkiye’nin silahlanma faaliyetlerinin itici gücünü oluşturur. İtalya’nın 1934 yılından itibaren On iki Adalarda askeri hareketliliği arttırması ve Akdeniz’i Mare Nostrum (Bizim Deniz) olarak tanımlaması Türkiye tarafından ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür.[25] Aynı tarihte, Mussolini’nin 2. Beş Yıllık Faşist kongresinde İtalya’nın Asya ve Afrika’da yayılmacı siyaset izleyeceğinin sinyallerini vermesi ve 1935’te Habeşistan’a saldırması Türkiye’nin tedirginliğini arttırmıştır.[26]
Türkiye’nin Trakya bölgesinde silahlanma girişimleri Bulgar karar alıcıları açısından krizi tetikleyen unsur olmuştur. 15 Mayıs 1935 tarihinde İstanbul Bulgar konsolosu Türk ve Yunan hükümetlerinin Bulgaristan’a karşı ortaklaşa harekatta bulunacağına inandıklarını belirtir. Bulgaristan hükümeti, Türkiye’nin Balkan devletleri ile imzaladığı askeri anlaşmalar neticesinde 1925 yılında imzalanan Dostluk Antlaşması’nın yükümlülüklerini yerine getirmeyeceğinden endişe etmektedir.[27] Ordu Kurmaylığı Başkanı Tümgeneral T. Georgiev de konu ile ilgili Bulgaristan’ın tehdit altında olduğunu belirtmiştir.[28] Bulgar yetkililerin bu açıklaması Türkiye’nin silahlanma girişimlerinin Bulgaristan açısından savaş tehdidi olarak algılandığını göstermektedir.
Her ne kadar Bulgar karar alıcılar açısından Türkiye’nin silahlanması krizi tetikleyen unsur olsa da, Bulgar karar alıcılar krizi tırmandırmamayı tercih etmişlerdir. 6 Nisan 1935 tarihinde Bulgaristan’ın Ankara Büyükelçisi Pavlof Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a Bulgaristan’ın Milletler Cemiyeti statükosunu bozmayacağını ve hiçbir ülkeye saldırmaya niyeti olmadığını belirtmiştir.[29]
Bu dönemde Bulgaristan Ordu Kurmaylığı olası savaş durumunda Türk ordusunun durumu ve kapasitesi ile ilgili raporlar yayımlamakta, Bulgar Askerî Kurmaylığı da Doğu Trakya’daki Türk askerinin sayısını ve çalışmaları yakından takip etmektedir.[30] 1937 yılında Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak komutasında Trakya’da kapsamlı manevraları düzenlenir. Edirne Bulgar konsolosunun bu manevraları Bulgar hükümetine güç ve üstünlük gösterisi olarak aktarması Bulgar karar alıcıları açısından krizin devam ettiğinin göstergesidir.[31]
1930’lu yılların ortalarından itibaren Türk dış politikasının ana ekseni yeni bir düzenleme ile Boğazların silahlanmasının meşruiyet kazanması olmuştur. Dolayısı ile Türkiye’nin Bulgaristan ile olan krizi sonlandırma girişimleri 1938’de başlamıştır. Bu tarihte ‘Balkan Diplomasisi’ çerçevesinde Başbakan Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Yunanistan ve Yugoslavya ziyaretleri sonrasında Bulgaristan’ı ziyaret ederler. Bulgaristan Çar’ı III. Boris ve Başbakan Köseivanof ile görüşmeler yapılır ve ve 31 Temmuz 1938’de Selanik Anlaşması imzalanır. Selanik Anlaşmasına göre Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki sınırlamalar kaldırılmış; Türk-Bulgar ve Bulgar-Yunan sınırları boyunca silahsızlandırılmış olan bölge kaldırılmış ve Balkan Antantı üyeleri ve Bulgaristan birbirlerine kuvvet kullanmama konusunda taahhütte bulunmuşlardır.[32]
Türkiye, Selanik Anlaşması ile Bulgaristan’a karşı düşmanca bir tutum takınmayacağını resmi olarak taahhüt etmiş ve Türkiye’nin silahlanması ile ilgili Bulgar karar alıcıları tarafından algılanan ulusal güvenlik sorunu ortadan kalkmıştır. Diğer bir ifade ile, Selanik Antlaşması Türkiye’nin Bulgar sınırındaki silahsızlandırma halinin kaldırılması durumuna meşruiyet kazandırmış, Bulgaristan’ın silahlanmasının önünün açılması ile 1934 yılında meydana gelen algısal güvenlik krizi son bulmuştur.
Sonuç olarak, Türkiye ve Bulgaristan arasında uyuşmazlık Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile güvenlik antlaşmaları imzalaması ile başlamış, krizi ortaya çıkaran mesele Türkiye’nin Trakya’daki topraklarını silahlandırması olmuştur. Kriz ortaya çıkmasından hemen sonra sonlanmamış, Türkiye Boğazların statüsünün değişmesine yönelik bir dış politika çizgisi izlemiştir. Montrö ve Selanik Antlaşması ile Bulgaristan’ın silahlanmasının zımni olarak kabul edilmesi ile kriz sonlanmıştır. Kriz sonrası evrede ise Bulgaristan revizyonist ülkelere yaklaşmıştır.
Kriz yönetim süreciyse şu şekilde analiz edilmektedir. 2Mart 1935 tarihinde Türkiye’nin Trakya bölgesini silahlandırması Bulgar karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir faktör olmuştur. Türkiye 1935-1938 yılları arasında Bulgaristan’a karşı zaman kazanma stratejisi uygulamıştır. Bölgede revisyonist eğilimlerin yükselişe geçtiği 1935-1938 yılları arasındaki Türkiye’nin dış politika önceliği İtalyan tehdidini bertaraf etmek olmuştur. 1936’da İtalya’nın On iki Adalar’da asker sayısını arttırması ve havalimanı yapması Türkiye’nin endişesini arttırıcı bir faktör olmuştur.[33]
Artan güvenlik tehditlerine karşı Türk karar alıcıları Boğazları askerden arındıran 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmeye dönük diplomatik girişimlerde bulunmuşlardır. 1933 yılında düzenlenen Londra Silahsızlanma Konferansı’nda bu talebini dile getirseler de, başarılı olamamışlardır. Türkiye 11 Nisan 1936 tarihinde Milletler Cemiyeti’ne üye bütün ülkelere nota göndermiş, Karadeniz ve Akdeniz’de istikrarsızlığın arttığını, ülkelerin deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirdiklerin, silahlanma eğiliminin artış gösterdiğini, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş ve barış durumlarını dikkate aldığını, savaşa yakın kriz durumlarını yok saydığını vurgulayarak boğazların yeni statüye kavuşması gerektiğini belirtmiştir.[34]
Türkiye’nin notası olumlu karşılanmış 26 Haziran 1936 tarihinde İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği ve Balkan ülkeleri ile Montrö Sözleşme imzalanmıştır.[35] Bu sözleşme ile Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Boğazları, Bozcaada ve Gökçeada’yı silahsızlandıran maddesi kaldırılmıştır.[36] Türkiye revisyonist ülkelere karşı güvenlik tedbirleri aldıktan sonra müzakere yönetimi ile Bulgaristan ile yaşadığı krizi sonlandırma girişiminde bulunmuştur. Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki engelleri kaldıran Selanik Antlaşmasının imzalanması ile Bulgar karar alıcıları açısından kriz sona ermiştir.
1935 krizine çatışma-krizilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma içerisinde ortaya çıkan özelliği göstermektedir. Diğer bir ifade ile, kriz uzun soluklu, zamana yayılmış bir krizdir. Bir çatışma sürecinde ortaya çıkmadığı için özgün, tekrarlanmayan kriz niteliğindedir.Ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa 1937 krizi gelişen kriz özelliği taşımaktadır. 1931-1934 yılları arasındaki uyuşmazlık sürecinde Bulgar karar alıcılar Türkiye’nin kendi güvenliği ile ilgili atmış olduğu adımların kendine karşı olmadığına ikna olmuş olsaydı uyuşmazlığın krize dönüşmesi engellenebilirdi. Krizi tetikleyen aktör Türkiye (devlet) olmuştur. Yani, Kriz boyunca tetikleyici eylem içeride olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı tek taraflı olmuştur. Başka herhangi bir devlet müdahil olmamıştır. Kriz boyunca Türkiye, İtalyan tehdidine karşı güvenlik ve dış politika stratejileri izlemiş, krizi nihayete erdirme yönündeki girişimleri ancak 1938’de başlamıştır.
Krizi tetikleyen eylemin Türkiye’nin Trakya bölgesindeki askeri varlığını arttırması olmasına rağmen o dönemdeki uluslararası ve bölgesel koşullar göz önüne alındığında Türkiye’nin bir kriz yaratma niyetinde olmadığını söylemek mümkündür. Diğer bir ifade ile, Türkiye kendi güvenlik kaygıları sonucu Lozan Antlaşması ile askersizleştirilen bölgede asker konuşlandırarak fiili bir durum meydana getirmiştir. Bulgar karar alıcıların bu fiili durumu kendilerine karşı bir güvenlik tehdidi olarak yorumladıkları için bu kriz algısal güvenlik krizi niteliğindedir.
Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Bulgaristan krize algısal güvenlik(siz)lik perspektifinden yaklaşmıştır. Türkiye’nin silahlanma politikası kendi güvenliğini sağlamaya dönük olmasına rağmen Neuilly Antlaşması ile silahlanması sınırlanan Bulgaristan açısından kendi güvenliğine tehdit olarak değerlendirilmiştir.Krize içerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik ve siyasi alanları kapsamaktadır. Sınırın silahlandırılması ile tetiklendiği için askeri ve güvenlik boyutu olan bir krizdir. Türkiye, krizi sonlandırmak amacı ile diplomatik ve siyasi kanalları kullanmıştır.
Krizin tetikleyicileri şiddet içermeyen askeri eylem ve dış değişim olarak tasnif edilebilmektedir. Kriz yaratan olaya sözlü tepki (şiddet içermeyen diğer) şeklinde olmuştur. Kriz tetikleyicisinin şekliysesilahlanma şeklinde kendini göstermiştir.
Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti sınırlı askeri tehdit olarak gözlemlenmiştir. Revizyonist-statükocu ülkeler arasında gerilimin arttığı ve Bulgaristan dışındaki Balkan ülkeleri arasında siyasi işbirliğinin arttığı bu dönemde silahlanma faaliyetleri Bulgaristan açısından endişe ile izlenmiştir. Uyuşmazlık döneminde Türkiye müzakere yolu ile ikna yöntemine başvurmuş, kriz boyunca zaman kazanma stratejisi uygulamıştır. Bu stratejinin uygulanmasında Türkiye’nin Boğazların statüsünün değişmesi noktasındaki dış politika önceliğinin büyük payı vardır. Bulgaristan’ın kriz yönetim stratejisi de krizi askeri ve siyasi araçları kullanarak tırmandırmadığı için zaman kazanma stratejisi şeklindedir.
Türkiye ve Bulgaristan kriz yönetim tekniği olarak müzakere yönetimini kullanmıştır. Kriz boyunca herhangi bir şiddet unsuru söz konusu değildir. Kriz boyunca üçüncü aktör olarak herhangi bir devlet müdahil olmamıştır. Ancak, Balkan Antantı çerçevesinde Bulgaristan’ın algısal güvenliksizliğini ortadan kaldıracak girişimlere destek verilmiştir. Sonucun şekli resmi antlaşma ile olmuş, kriz sonrası bölgede silahlanma ile ilgili zımni yeni statü meydana gelmiştir.
[1]Baskın Oran, “Uluslararası Ortam ve Dinamikler”, Baskın Oran (der.) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1: 1919-1980, İstanbul: İletişim Yay., 2001, s. 242.
[2]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…, s.293.
[3]William Hale, Turkish Foreign Policy since 1774, 3. Baskı, New York: Routledge, 2000, s. 45.
[4]İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, Cilt 1, Ankara:TTK Yay., 1989, ss. 245-253.
[5]Oran, “Batıda Dış Politika: Denge/İttifak Sorunu”, Oran, Türk Dış Politikası…,.s. 254.
[6]Hale, Turkish Foreign Policy since 1774…, s. 250.
[7]Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlamento (Yasama-Yürütme Karşılaştırmalı), Ankara: Sevinç Yay., 1964, s.104.
[8]Ramazan Gözen “Türk DIŞ Politikasinda Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, (Türk Siyaseti Özel Sayısı), Sayi:9, Yil:2,1996, ss.286-302.
[9]Mithat Baydur, “Üniformalı Demokrasi”, Yeni Türkiye, Sayı 17, Yıl 3, 1997 s. 1261-1275; Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, 1. Basım, Ankara: Nobel Yay., 2010, ss. 127-149.
[10]Bu Konuda Bkz,; Erdal İlter, Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi, Ankara: MİT Yay., 2002.
[11]Sükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, Istanbul, Agaç Yay., 1993, s.106; Gencay Saylan, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Devlet Yapısının Evrimi”,Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt:2, İstanbul, İletisim Yay.,1996, s.390.
[12]İlhan Uzgel, “TDP’nin Oluşturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 74.
[13]Cemil Koçak, “Siyasal Tarih 1923-1950”, Sina Aksin (der.), Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Istanbul, Cem Yayinevi, 1992, s.171.
[14]Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 14. Baskı, İstanbul: İletişim, 2003, ss. 283-286.
[15]Seha L. Meray, Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeleler, Cilt 8, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993, ss.60-63.
[16]Lüdmil Petrov, “XX. Yüzyılın Otuzlu Yıllarında Bulgaristan ve Türkiye (Siyasi İlişkiler)”,XX.Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri-Siyasi İlişkileri, Ankara: Genelkurmay Yay., 2005, s. 167.
[17]Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri ve Programları, İstanbul: Ak Yay., 1968, s.118.
[18]Bilal N. Şimşir,Atatürk ve Yabancı Devlet Başkanları, Cilt 1, Ankara: TTK Yay.,1993, ss. 504-5.
[19]Melek Fırat, “Balkan Antantı”,Oran, Türk Dış Politikası…, ss.350-1.
[20]“Balkan Misakı Dün Mecliste Müzakere Ve Kabul Edildi”, Cumhuriyet, 7 Mart 1934, S. 1.
[21]“Bulgaristan’ın Balkan Misakı’na Karşı Vaziyeti”, Cumhuriyet, 1 Nisan 1934, s. 1.
[22]Sevo Yavaşçev, “Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu”, Genel Kurmay Başkanlığı, XX. Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri ve Siyasi İlişkileri, Ankara: Genel Kurmay Basımevi, 2005, s. 167.
[23]Soner Çağaptay, Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey: Who is a Turk, New York: Routledge, 2006, s. 141.
[24]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 172.
[25]Haluk Ulman, Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler (1923 - 1968), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt 22, S. 3, (Eylül - 1968), s. 252; Oran, Türk Dış Politikası…, s.295.
[26]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…, ss.295-6.
[27]Yavaşçev, “Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, ss. 171-4.
[28]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 174.
[29]“Bulgaristan Silahlanmıyacak”, Zaman, 3 Nisan 1935, s. 6.
[30]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 177.
[31]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 176.
[32]Penelope Kissoudi, The Balkan Games and Balkan Politics in the Inter War Years 1929-1939: Politicians in Pursuit of Peace, New York: Routledge, 2009, s. 161.
[33]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…,s.296.
[34]Ömer Göksel İşyar, Karşılaştırmalı Dış Politikalar: Yöntemler-Modeller-Örnekler ve Karşılaştırmalı Türk Dış Politikası, 2. Baskı, Bursa: Dora Yay., 2013, s.455.
[35]Şule Güneş, “Türk Boğazları”,ODTÜ Gelişmeleri Dergisi, Cilt 34, 2007, s.2289.
[36]Çağaptay, Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey…, s. 127.
- Görüntüleme: 444

İskenderun / Sancak Krizi
Alt kategoriler
Türk Dış Politikası Krizleri Ana Sayfaları Makale Sayısı: 44
Türk Dış Politikası Krizleri Ana Sayfa Erişimi...
Soldaki menüden veya aşağıdaki listeden krizlere ilişkin anasayfalara erişebilirsiniz.
Ana Sayfa - 1924-1926 Musul Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1927 Lotus -Bozkurt Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi
Ana Sayfa - 1935 Bulgaristan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1935 Bulgaristan Krizi
Ana Sayfa - 1936 Hatay Krizi Makale Sayısı: 5
Ana Sayfa - 1936 Hatay Krizi
Ana Sayfa - 1942 Struma Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1942 Struma Krizi
Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi
Ana Sayfa - 1955 6-7 Eylül Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1955 6-7 Eylül Krizi
Ana Sayfa - 1957 Suriye Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1957 Suriye Krizi
Ana Sayfa - 1958 Irak Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1958 Irak Krizi
Ana Sayfa - 1964 Johnson Mektubu Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1964 Johnson Mektubu Krizi

Ana Sayfa - 1963-1964 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1963-1964 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1967 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1967 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1968-1974 Haşhaş Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1968-1974 Haşhaş Krizi
Ana Sayfa - 1974 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1974 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi
Ana Sayfa- 1981 Limni Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa- 1981 Limni Krizi
Ana Sayfa - 1984 Batı Trakya Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1984 Batı Trakya Krizi
Ana Sayfa - 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi
Ana Sayfa - 1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi
Ana Sayfa - 1989 Bulgaristan Göç Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1989 Bulgaristan Göç Krizi
Ana Sayfa - 1991 Nahçivan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1991 Nahçivan Krizi
Ana Sayfa - 1992 TCG Muavenet Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1992 TCG Muavenet Krizi
Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi
Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi
[Sedat Ergin] "Ne kadar kaygılısınız? Sıcak çatışma olasılığı sizi tedirgin ediyor mu?"
[Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel] "Bu ihtilafların küçüğü, büyüğü olmaz. Küçüğünde de büyüğünde de kaygılı olurum. Umarım ki olmasın, o yola girmesin."
Sedat Ergin, "Yunanistan'a Son Uyarı", Hürriyet, 31 Ocak 1996.
Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi
Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi
Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi
Ana Sayfa - 2010 Mavi Marmara Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2010 Mavi Marmara Krizi
Ana Sayfa - 2011 Suriye Krizi Makale Sayısı: 1
2011 Suriye-Türkiye Krizi
Özet
2011 yılında Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması sürecinde meydana gelen halk hareketleri süreç içerisinde Türkiye’nin öncelikle reform yapılmasını talep etmesi, Esad yönetiminin talepleri olumlu karşılamak ile birlikte uygulamaya koymaması sonrasında Türkiye’nin rejim muhaliflerine destek vermesi sonrasında iki ülke karşı karşıya gelmiştir. Siyasi ve insani bir kriz ise gelişerek ve yayılarak halen varlığını sürdürmektedir. Süreç içerisinde kriz, askerileşmeye başladığı gibi aynı pek aynı çatışmadan doğan çok farklı krizi de içerisine alarak varlığını sürdürmüştür. 2011 Suriye krizinde kriz hali halen devam ettiği için bir kriz sonrası evreden de söz etmek mümkün değildir.
2011 TÜRKİYE-SURİYE KRİZİ
2011 yılından itibaren Türkiye’nin Suriye ilişkilerinde gelişen kriz süreci gözlenmektedir. Bu ülkeyle ilişkilerde yeniden şekillenen uyuşmazlık-çatışma hali içerisinde bir kriz durumu söz konusudur ve krizi karşılıklı tırmandıracak çok sayıda gelişme yaşanmıştır. Suriye’deki iç çatışmaların seyri ve rejim karşıtlığının yaratmış olduğu karşılıklı meydan okumalarda Türkiye ve Suriye karşı karşıya gelmiştir.
Krize özgü uyuşmazlık 60. Hükümet döneminde ortaya çıkmakla birlikte kriz AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış; 62. 63. Ve 64. hükümetler döneminde ise devam etmiştir. Krizin başlangıç tarihinde 22 Haziran 2012’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu süreçte 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde 10 Ağustos 2014’te gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Recep Tayyip Erdoğan seçilirken, AK Parti genel başkanlığı Ahmet Davutoğlu yürütüyordu. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Bunlardan 63. seçim hükümeti hariç, diğer dört hükümet AKP’nin tek parti iktidarlarıdır. 63. hükümet kısa bir süreliğine seçim hükümeti olarak görev yapmış ve o tarihe kadar izlenen Suriye politikasının çizgisi dışına çıkmamıştır. 64. Hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, başbakan yardımcıları ise; Numan Kurtulmuş, Mehmet Şimşek, Yalçın Akdoğan, Tuğrul Türkeş ve Lütfü Elvan’dır. Mevlüt Çavuşoğlu 64. Hükümet döneminde de dışişleri bakanlığı görevini sürdürmektedir. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmakla birlikte, Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu AK Parti hükümetlerinin dış politikasının fikri alt yapısını oluşturmuştur.
Krizin Suriye kanadında ise Cumhurbaşkanlığı görevini 2003’ten itibaren yürüten Cumhurbaşkanı Beşar Esad, 28 ağustos 2014’ten itibaren Başbakan Vail Nadir el Halaki, Başbakan Yardımcıları Fahad Casimel-Freyc, Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Velid Muallim bulunmaktadır.[1] Arap baharının Suriye’ye yansıması ile birlikte 29 Mart 2011’de Beşar Esad, 2003 yılından itibaren görevini sürdüren Naci El Itri hükümetinin istifasını kabul etmiştir.[2] Suriye rejiminin otoriter niteliği nedeniyle karar alma birimi Cumhurbaşkanı Beşar Esad ve yakın çevresine dayanan “küçük grup”tur.
90’lı yıllar boyunca dönem dönem oldukça gerilimli anlara sahne olan Türkiye-Suriye ilişkileri Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarları döneminde ivme kazanmıştır. Ancak ikili ilişkilerin geliştirilmesi, 2000 yılında Hafız Esad’ın cenazesine Cumhurbaşkanı -Ahmet Necdet Sezer- düzeyinde katılımın sağladığı olumlu etkinin bir ürünü olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu dönemde AK Parti’nin dış politika ilkelerinden birine dönüşen komşularla sıfır sorun politikası Suriye yönetimi tarafından da kabul görmüştür. 2002-2011 arasında Türkiye-Suriye ilişkilerinin olumlu seyrinden söz etmek mümkündür. Türkiye ile Suriye arasında 2004 yılında serbest ticaret antlaşması imzalanmış, iki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 2,5 milyar dolar seviyesine ulaşmış, siyasi yakınlaşma ekonomik ilişkilere ivme kazandırmıştır. Bu süreçte Bush yönetimi tarafından “haydut devlet” olarak kabul edilen ve dünya politikasından izole edilmeye çalışılan Suriye, Beşar Esad döneminde yumuşama politikası izlemeye yönelmiş ve başta ABD, AB, bölge ülkeleriyle yakınlaşmaya çabalamıştır. Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerine destek verdiği gerekçesiyle uluslararası toplumdan izole edilen Suriye; Türkiye’nin bölgesinde başlattığı komşularla sıfır sorun politikasından yararlanarak Türkiye ile ikili ilişkilerini geliştirmiştir.[3] Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Ocak 2004’te Türkiye’yi 57 yıl sonra ziyaret etmiş ve Türkiye’nin resmi sınırlarını tanımıştır. Bu ziyaret iki ülke arasındaki Hatay sorunun sona ermesini sağlamıştır. Türkiye Suriye arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesinde Aralık 2004’te Başbakan Erdoğan’ın, 2005’te ise Batı ülkelerinin muhalefetine rağmen Sezer’in gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerin yanı sıra, ABD’nin Irak’tan sonra Suriye’ye düzenleyeceği olası bir askeri müdahaleye karşı çıkacağının düşünülmesi etkili olmuştur.[4] Suriye yönetiminin Türkiye ile yakınlaşma kararı kendi iç politikası açısından bir liderlik ve kimlik değişiminin sonucudur. Esad yönetimi, Suriye’yi göreceli izolasyondan korumak ve küresel ekonomiye eklemlemek amacıyla Türkiye’ye yakınlaşmıştır.[5] 2004’ten itibaren Türkiye-Suriye ilişkileri, “stratejik ortalıklık” olarak adlandırılmaya başlamıştır. 2007 yılından itibaren Türkiye, Suriye-İsrail arasındaki barış görüşmelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütmüştür.[6] 2009 yılında gerçekleştirilen tatbikat ile askeri alana yansıyan ilişkiler, 2010 yılında ortak petrol arama şirketinin kurulmasıyla enerji alanına kaymıştır. [7] 2009’da Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesinde iki ülkenin toplam on bakanının katılımıyla ortak bakanlar kurulu toplantısı gerçekleştirilmesi ikili ilişkilerin geldiği boyutu göstermek açısından dikkat çekicidir.[8]
Türkiye-Suriye ilişkilerindeki olumlu seyrin terine dönmesi ise; Arap Baharı ve sonrasında meydana gelen halk hareketleriyle bağlantılıdır. Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması ile birlikte Türkiye-Suriye ilişkileri bozulmuş ve iki ülke arasında gelişen bir kriz ortaya çıkmıştır. Mart 2011’de başlayan protesto dalgası karşısında ilk olarak Ankara, Şam hükümetini reform yapmaya ve göstericilere karşı şiddetle baskı uygulamamaya yönelik çağrılar gerçekleştirmiştir. Yapılan görüşmelerde reform konusunun altı çizilmiş ve 2011 Mart’ının sonlarına doğru kötüleşmeye devam eden Suriye’deki krize rağmen, Türkiye Esad karşıtı bir söylemden uzak durulmuştur.[9] Suriye krizinde Türkiye’nin Suriye’deki yönetimi hedefine alarak yönetim değişikliğini talep etmesi ve rejim muhaliflerini desteklemesi, kriz yönetim sürecinde Türkiye’nin savunmacı bir konumdan saldırgan bir konuma doğru geçiş yaptığını göstermektedir. Bu durum ve sonrasında Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği talep etmesi sonucunda saldırgan kriz yönetim stratejilerine yaklaştığını ve bununla beraber meşruiyet açısından krizin tartışmalı bir durum ortaya çıkardığını göstermektedir.
Arap Baharı’nın Suriye’de etkilerini göstermeye başlamasından sonra, Mart 2011 ile Ağustos 2011 Davutoğlu-Esad görüşmesi arasındaki süreç Türkiye açısından bir “ikna dönemi” olarak görülebilir.[10] Bu dönem kriz analizi açısından uyuşmazlık evresidir. Arap Baharı’nın ilk aşamasında, Türkiye’nin Esad’lı bir çözümden yana tavır aldığını ifade etmek mümkündür. Bu dönemde Türkiye, Suriye hükümeti ile reform yapılması konusunda mutabık kalmış ancak reformların pratiğe yansımaması sonrası artan şiddet olayları gerekçe gösterilmiş ve ikna sürecinden ziyade iktisadi, siyasi ve ekonomik yaptırımlara yönlenilmiştir. İkna sürecinin başarıya ulaşmaması, Türkiye’nin bir politika değişikliğine giderek Suriye muhalefetine destek vermeye başlamasıyla sonuçlanmıştır. Bu desteğin ilk emareleri, 1 Haziran 2011’de içerisinde Müslüman Kardeşler’in yer aldığı Suriyeli muhaliflerin Antalya’da düzenledikleri toplantıdan itibaren gündeme gelmeye başlamıştır.[11] Aslında bu toplantıya katılan muhalifler Esad’a karşısındaki muhalefetin tamamını kapsadığını belirtmek ise mümkün değildir. Türkiye’nin desteklediği muhalifler içerisinde daha çok Kürtler, Müslüman Kardeşler ve aşiret liderleri yer almıştır.[12]Ankara’nın Suriye muhalefetine açık desteği olarak okunabilecek bu durum Türkiye-Suriye ilişkileri açından uyuşmazlık evresinden çatışma evresine geçişin başlangıcı olarak görülebilir. Esad yönetimi, 20 Haziran 2011’de bir reform paketi açıklamış ve reformların Eylül ayında hayata geçirilmeye başlayacağını ilan etmiştir.[13] Bu süreçte Türkiye’den reform paketinin yetersiz olduğunu vurgulayan açıklamalar gelmiştir. Başbakan Erdoğan ise paketin bazı önemli maddeler içerdiğini belirtmekle birlikte siyasi partiler kanunu ve anayasal düzenlemelerin raporda yer almamasının “Türkiye’yi tatmin etmediğini” belirtmiştir.[14] Suriye Dışişleri Bakanı Muallim Naci, “Türkiye ile iyi ilişkilerini devam ettirmek istediklerini” belirtmiş ve Türkiye’nin paketle ilgili görüşünü tekrar gözden geçirmesini istemiştir.
Türkiye ise Suriye arasındaki çatışmanın Libya lideri Kaddafi’nin ve Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesinin ardından domino etkisinin Suriye’de de Esad iktidarını devireceği yönündeki beklentinin sonucudur. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Esad’ın artık meşru olmadığını deklare edip, ABD’nin “Esad’sız Suriye’nin ilk işaretini” vermesine rağmen[15] Türkiye, Esad’ın reform yapması konusundaki kararlılığını öncelikle kasım ayına kadar sürdürmüştür. Suriye’deki Başbakan Erdoğan, 6 Ağustos 2011’de “Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir”[16] diyerek tarihi bir açıklama yapmıştır. Daha sonra Esad’la Şam’da altı saatlik bir görüşme yapan Davutoğlu, Hama gibi katliamların yaşanmaması için yapılması gerekenleri Esad’la paylaştıklarını ifade edip, yakın zamanda atılması gereken adımların çok önemli olduğunu vurgulamıştır.[17] Bu görüşmeyle ilgili esas kritik nokta ise, Davutoğlu’nun da daha sonra kabul ettiği, Esad’ın kendisiyle paylaştığı “teröristlerin peşini bırakmayacağız” ifadesi olmuştur.[18] Zira stratejik ortak olduklarını belirten iki ülkeden biri açısından “terörist” olarak kabul edilen unsurlar, diğeri tarafından desteklenmiştir. Bu dönemde Türkiye tarafından “Suriye halkının meşru temsilcisi” olarak görülmeye başlanan muhalif gruplar Esad yönetimi tarafından “terörist” olarak algılanmıştır. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında politik düzlemdeki bakış açısı farkından kaynaklanan bir çatışma hali etkili olmaya başlamıştır. Suriye yönetimine göre kendileri meşru otoriteye karşı ayaklanan bir kesimle mücadele etmektedir. Bu nedenle Suriye’nin söylemi “çatışmalara ‘terör gruplarının’ neden olduğunu iddia etmiş, “silahlı kuvvetleri(ne) tabi birlikler(inin) muhtelif bölgelerde silahlı terör gruplarına karşı nitelikli operasyonlar”[19] gerçekleştirdiğini belirtilmiştir.
Bu çatışma hali giderek karar alıcıların söylemlerine de yansımıştır. Örneğin; 15 Ağustos 2011’de Davutoğlu, operasyonların durmaması halinde konuşulacak bir şey kalmayacağını belirtmiş, Suriye rejiminin, Türkiye’nin operasyonların durması yönündeki çağrılarının tam tersine bir tutumla operasyonları arttırmasını eleştirmiştir.[20] Bir gün sonraki AK Parti MYK toplantısında Davutoğlu, Suriye’ye son bir uyarı olarak, “Suriye yönetimine sesleniyorum. Operasyonları derhal durdurun. Durmazsa konuşacak bir şey kalmaz” demiştir.[21] 23 Ağustos 2011’de ise Başbakan Erdoğan, Suriye rejimine yönelik olarak, “zulümle abat olunmayacağını” söylerken, bunu deneyenlere yönelik “akıttıkları kanda boğulacaklar” ifadesini kullanmıştır.[22] Türkiye’nin Suriye’de artık yalnız rejimi değil, halkı referans alan politikalar izleyeceği yönündeki açıklama ise Davutoğlu’nun, gerektiğinde Türkiye’nin dost ülke olarak Suriye’nin yanında durduğunu ama bir seçim yapılması gerektiği durumda, Türkiye’nin Suriye halkını tercih edeceğini söylemesi olmuştur.[23] Bu süreçten sonra Türkiye’nin muhaliflere olan desteğini artmaya başlamıştır. 2011 Eylül ayında şiddetlenen çatışmalarla birlikte, Suriyeli muhalifler ve Türkiye arasındaki yakınlaşma da artmıştır. Muhalifler, 15 Eylül 2011’de, İstanbul’da gerçekleştirdikleri bir toplantıda Suriye Ulusal Meclisi’nin kuruluşunu ilan etmiştir.[24] Başbakan Erdoğan ise 21 Eylül 2011’de, Suriye yönetimi Türkiye’ye yönelik bir kara propaganda başlatmış durumda olduğunu ve artık Suriye yönetimine güveninin kalmadığını belirtmiştir. Erdoğan ayrıca kendisinin Suriye yönetimi ile ilişkisini kestiğini belirtmiştir.[25]AK Parti dönemi Türkiye-Suriye ilişkileri açısından incelendiğinde partinin kullandığı “kardeşlik”, ortak “din”, “gelenek”, “kültür” gibi kavramların diğer bölgesel aktörler tarafından da paylaşıldığı düşüncesi üzerinden hareket edildiği görülmektedir. AK Parti döneminde Türk karar alıcılarının bu kavramsallaştırma içerisinde Türkiye’yi diğer bölgesel aktörlerden daha üstün ve farklı bir konumda tahayyül ettikleri belirtilmektedir.[26] 2011 Eylül’ünden itibaren Türkiye’den Suriye’ye yönelik yaptırımlar gelemeye başlamıştır. 22 Eylül 2011’de Türkiye Suriye askeri malzeme taşıyan uçaklara hava sahasını kapatmıştır. 23 Eylül’de Erdoğan Suriye’ye silah ve mühimmat taşıyan araçları engelleyeceklerini ilan etmiştir.[27] Ülkelerin uluslararası sistemin anarşik yapısının belirsizliklerine kendi çevrelerini şekillendirerek cevap verecekleri varsayımı Türkiye-Suriye krizinde kendisini göstermiştir.[28]
Bu döneme kadar Esad tarafından Türkiye’ye karşı herhangi bir açıklama gelmemiştir. Esad ilk açıklamasını 27 Kasım 2011 Arab Press’te yayınlanan röportajı ile yapmıştır. Bu röportaj, Türkiye’nin “Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayaline” olduğunu söylemiştir.[29] Türkiye’nin muhaliflere verdiği desteği, Osmanlıyı yeniden canlandırma hayali olarak gören Suriye yönetimi açısından dış politika krizinin 27 Kasım 2011’deki bu açıklama ile başladığını söylemek mümkündür. 2011 Aralık ayının başında ise, Türkiye Suriye yönetimine yönelik içinde lider kadronun mal varlıklarını dondurulması olan, dokuz maddelik bir yaptırım paketi ilan etmiş[30]tampon bölge taleplerini ise güçlü şekilde gündeme getirmiştir.[31] 3 Aralık 2011’de ise Esad yönetimi, Türkiye ile imzalanmışolan serbest ticaret anlaşması kapsamındaki tüm faaliyetlerin durdurulduğunu açıklamıştır.[32]
2012 yılına gelindiğinde, Türkiye’nin dış politikasının merkezinde bir an önce Esad rejiminin devrilmesi gerektiği yer almaya başlamıştır. Bu kapsamda, bölgesel ve uluslararası aktörlerin devreye sokulması, yaşanan can kayıplarının azaltılması, Türkiye’ye sığınan Suriyelilere barınma imkanı sağlanması, Suriyeli muhalefet gruplarının bir araya getirilmesine çalışılmıştır.[33] 2012’inin Şubat ayının başında BM Güvenlik konseyinde Suriye lideri Esad’a yönelik istifa çağrısı, Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinin ardından[34] Türk Dışişleri Bakanlığı, 5 Şubat’ta “Esad’ın meşruiyetini tamamen kaybettiğini” belirten bir açıklama yayınlamıştır.[35] 25 Şubat 2012’de BM’de düzenlenen bir toplantıda Davutoğlu, “Suriye’nin kimsenin şahsi mülkü olmadığını” ifade etmiştir. Bu açıklama Suriye Ulusal Konseyi üzerinden Türkiye’nin Suriyeli muhaliflerle artan ilişkilerini destekler niteliktedir.[36] 25 Nisan 2012’de Al-Jazeera televizyonuna bir mülakat veren Erdoğan, Suriye tarafından yapılan sınır ihlalleriyle ilgili olarak, Türkiye’nin NATO’nun bir parçası olup ve güçlü bir ordusu olduğunu vurgulayıp, ihlallerin devamı halinde, Türkiye’nin yaklaşımının farklı olacağını belirtmiştir.[37] 27 Nisan 2012’de ise Dışişleri bakanı Davutoğlu, “Suriye’deki Baas rejimini artık Türkiye için bir tehdit haline geldiğini” ifade etmiştir. Ayrıca, “Suriye hakkında ne konuşulacaksa Ankara’da, İstanbul’da konuşulacaktır” demiştir.[38]Esad cephesinden ise, Türkiye’nin açıklamalarında NATO’yu harekete geçirme yönündeki açıklamalara provokasyon olarak nitelendirip sert tepki göstermiştir. [39] 9 Haziran 2012’de Başbakan Erdoğan Esad’ın Suriye yönetiminden gideceğini vurgulayan bir açıklama yapmıştır. ‘Beşşar Esed,’ “Er ya da geç gidecektir ve şu anda o da kendi sonunu hazırlamaktadır” demiştir.[40] 22 Haziran 2012 tarihinde ise Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı Akdeniz’de düşürüldüğü ortaya çıkmıştır.[41] Bunun akabinde Ankara, uçağın Suriye tarafından düşürüldüğünü iddia edilmiştir.[42] Türk genelkurmayının yaptığı açıklamaya göre Malatya Erhaç’taki askeri tesislerden22 Haziran 2012’de saat 10.28’de kalkan RF-4E “Phantom” tipi savaş uçağının 11.40’ta Suriye hava sahasına girmiş; saat 11.58’de telsiz bağlantısının kesilmiş ve uçak Lazkiye kentinin 8 mil açığına düşmüştür. Askeri kaynaklar, olayın Suriye’nin hava sahasını ihlali olmadığını, Türkiye ve Suriye’nin Sahil Güvenlik botlarının uçağın düştüğü bölgede müşterek arama çalışması yaptığı bilgisini vermiştir.[43] Türkiye açısından RF-4’ün düşürülmesi krizi kendi içerisinde tırmandırmıştır. 24 Haziran 2012’de ise Türkiye Suriye’ye diplomatik NOTA vermiştir.[44] Aynı gün, Suriye Dışişleri Bakanı Yardımcısı Cihad Makdisi, olayın bir kaza olduğunu söyleyip, Türkiye ve Suriye’nin düşman olmadıklarını vurguladı. [45] Ancak Türkiye’de RF-4’ün düşürülmesi bir güvenlik ihlali olarak görülmüş ve kriz askeri boyuta taşınmaya başlanmıştır. 25 Haziran 2012’de ise Başbakan Erdoğan TSK’nın angajman kurallarının değiştiğini beyan edip, Suriye sınırındaki ihlallere hemen karşılık verileceğini ilan etmiştir.[46] Türkiye NATO’yu acil olarak toplantıya çağırmış ve NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, uçağın düşürülmesini “Suriyeli yetkililerin uluslararası kuralları hiçe saymasının son örneği olduğunu” belirtmiş ve Türkiye’ye destek vermiştir.[47] 2011 krizi sürecinde öne çıkan üçüncü aktör örgüt NATO ve BM’dir. Bu noktada NATO’nun güvenlik şemsiyesi Türkiye’ye siyasi ve askeri destek sağlamıştır.

Ayrıca Erdoğan, 12 Temmuz 2012’de meydana geldiği iddia edilen Tiramsa katliamında 200 insan hayatını kaybetmiş[48] olmasını “bir soykırım” olarak nitelendirmiştir. 28 Ağustos 2012’de ise Davutoğlu, bir TV programında, Esad’a ömür biçerek gidişinin “yıllar değil, aylar ya da haftalarla” ölçüldüğünü belirtmiştir.[49] 3 Ekim 2012’de ise Suriye tarafından gönderilen bir top mermisinin Akçakale’ye düşmesi sonucu, beş kişi hayatını kaybetti.[50] Bunun akabinde, Türk topçu birliklerinin düşen bombanın geldiği bölgeyi “hedef aldığı” bildirilmiştir.[51] Bununla birlikte, TSK’nın yabancı topraklara girmesine izin veren tezkere mecliste kabul edilmiştir.[52] Suriye tarafından olayın kaza oluğu yönünde gelen beyanlara, Erdoğan olayların kasıtlı olduğunu ima edip, sekiz kere kaza olmasının mümkün olmadığını söylemiştir.[53] 11 Ekim 2012’de Suriye Dışişleri Bakanı Cihad Makdisi ise, Türkiye ile savaşmak istemediklerini, ama Türkiye’nin saldırması durumunda kendilerini koruyacaklarını söyledi.[54]
Davutoğlu 2013 yılı bütçe görüşmeleri sırasında:
“Fiilen çökmüş bulunan ve iktidara tutunmak için her türlü yola başvurmakta beis görmeyen rejimin, halka karşı ayrım gözetmeksizin sürdürmekte olduğu şiddet eylemleri sonucunda, bugüne kadar 40 bine yakın Suriyeli hayatını kaybetmiştir. Bu sayı her geçen gün artmaya devam etmektedir. Ülke içindeki 2,5 milyondan fazla yerlerinden edilmiş kişilerin durumu, bu trajedinin vahametini daha da artırmaktadır. Bu trajedi karşısında ülkemiz, bir yandan rejimin zulmünden kaçan Suriyelilerin yaralarının sarılması için gerekli yardımı sağlamakta, bir yandan da Suriye’deki krizin en kısa zamanda barışçıl bir şekilde sona erdirilmesi amacıyla uluslararası camia ile işbirliği halinde girişimlerini ve çabalarını devam ettirmektedir. Bu çerçevede, halen ülkemizdeki barınma merkezlerinde misafir edilmekte olan Suriyelilerin sayısı 2012’nin Aralık ayı itibariyle 135 bini aşmış durumdadır. Bu bağlamda yaptığımız harcamalar da 400 milyon Dolara yaklaşmıştır. Ayrıca, yaklaşık 70 bin Suriye vatandaşı da şehirlerimizde kendi imkânlarıyla ikamet etmektedir”[55]demiştir.
Suriye’de devam eden savaş ortamı ve istikrarsızlık neticesinde Türkiye’de bulunan kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 2 milyon 72 bini aşmıştır.[56] Kriz içerisinde sadece rejim ve muhalifler arasındaki çatışmalar değil; mültecilerin durumu da ayrı bir kriz unsuru olmaya doğru evirilmektedir.
AK Parti hükümeti, 26 Aralık 2012’de BM özel temsilcisi Lakhtar İbrahimi’nin liderliğinde süren Suriye’deki arabuluculuk görüşmeleriyle ilgili olarak, Esad’lı bir geçişin mümkün olmadığını vurgulamıştır.[57] Beşar Esad ise 23 Ocak 2013 tarihinde İran basınına verdiği demeçte, Türkiye’yi teröristlerle ilişkilendirmiş ve Suriye halkının öldürülmesinde doğrudan doğruya sorumlu olduğunu ifade etmiştir.[58] Aynı gün, Türkiye’ye NATO destekli Patriot savunma sistemleri gelerek, Türkiye’nin uluslararası alandaki güvenlik eksenli ittifak ilişkisinden istifade etmesi gerçekleşmiştir.[59] Bu durum siyasi alanda başlayan uyuşmazlığın süreç içerisinde kriz halini alarak siyasi, askeri ve ekonomik alanlara yayılan bir sürece evirildiğini göstermektedir. Esad, 17 Nisan 2013 tarihinde ülkesinin bağımsızlığının 67. yıldönümüyle ilgili bir televizyon programında, Erdoğan’ın başkanlık düşüncesini gerçekleştirmek için Kürt devleti için taviz verebilmesi ihtimali yönündeki soruya, Erdoğan’ı kendi şahsi çıkarları için “her şeyi yapabilecek” bir lider olmak ile suçlamış ve Türk yönetimini “sıfır komşu, sıfır ahlak, sıfır dost, sıfır politika” sahibi olmakla eleştirmiştir.[60] 10 Mayıs 2013’te NBC News televizyonuna röportaj veren Erdoğan, Türkiye’nin elinde Esad’ın kimyasal kullandığı yönünde bilgi” olduğunu belirterek, ABD’den daha net tavır almasını istemiştir.[61] O döneme kadar ABD’nin kimyasal silah kullanılmasının kırmızı çizgi olarak ilan edildiği göz önünde bulundurulduğunda Erdoğan’ın ifadelerinin bir müdahalede bulunulmasını talep ettiği açıktır. 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da, 52 kişinin hayatını kaybettiği bir bombalı saldırı gerçekleşmiş ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu, saldırının Suriye rejimiyle alakalı Banyas saldırılarını da gerçekleştiren bir örgütün yaptığını belirtmiştir.[62] İçişleri bakanı Muammer Güler de bilgilerin bu saldırıyı, Suriye rejimi ve istihbaratı ile bağlantılı bir terör örgütünün yaptığını gösterdiğini beyan etmiştir.[63] Reyhanlı olayından itibaren Suriye krizi Türkiye’nin iç güvenliği açısından da bir risk unsuru halini almıştır.
21 Ağustos 2013’te Şam’ın Guta bölgesinde gerçekleşen kimyasal saldırıdan sonra, yüzlerce insanın hayatını kaybetmesiyle, Türkiye uluslararası toplumu harekete geçirmeye çalışmıştır. Erdoğan 26 Ağustos 2013’te “katil Esad”ın “kimyasal silahlarla şehit ettiği” insanlara dikkat çekmiştir.[64] Bunun akabinde, ABD ve İngiltere tarafından Suriye’ye kimyasal saldırı dolayısıyla sınırlı bir hava operasyonu gerçekleştirilmesi gündeme gelmiştir. Kırmızı çizgi aşıldığı için Batı’nın hızlanan operasyon hazırlıklarını ise, Türkiye yetersiz bulup, Erdoğan tarafından Suriye rejiminin tamamen devrilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ancak İngiltere Parlamentosu’nun askeri harekatı onaylamaması, ABD’nin ise ilerleyen haftalarda Rusya ile kimyasal silahların Suriye’den uzaklaştırılması yönünde vardığı anlaşma nedeniyle, bu harekat sınırlı olarak dahi hayata geçirilmemiştir. 16 Eylül 2013 tarihinde ise Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye sınırını 400 metre ihlal eden bir Suriye helikopterinin angajman kuralları çerçevesinde düşürüldüğünü açıklamıştır.[65] Türkiye’den ardı ardına gelen helikopterin düşürülmesine yönelik haklılık açıklamalarının ardından, Bab-el Hava sınır kapısının yakınındaki patlamaya yönelik olarak 18 Eylül 2013’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bunun Suriye’nin bir misillemesi olduğunu düşünmediklerini, “Suriye yönetiminin, bir misillemeyi zihninden dahi geçirmesinin sonuçlarına katlanacağını bilmesi lazım”[66] ifadesi ile ilan etmiştir. TSK, 5 Ekim 2013’te sınıra yaklaşan 3 Suriye uçağının F16’lar tarafından uzaklaştırıldığını açıklamıştır.[67] 14 Ekim 2013 tarihinde bir İsviçre gazetesine konuşan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Silahını bırakan katil suçsuz olamaz” diye Esad rejimini hedef almış ve rejimin her ne olursa olsun, cezasını çekmesi gerektiğini ifade etmiştir.[68] Bu açıklamalara Suriye yönetiminden bir karşılık gelmemiş; ancak Türkiye sert ifadelerini sürdürmüştür.
Suriye krizinin derinleşmesi ve Başar Esad’ın ülke yönetiminden ayrılmayacağının anlaşılması üzerine 9 Ocak 2014’te Dışişleri Bakanı Davutoğlu, dış dünyanın Esad’la ilgili pozisyonundaki olumlu yöndeki farklılaşmaya işaret ederek IŞİD’in ortaya çıkmasıyla Esad’ın “ehvenişer olarak görülmeye başladığını” ifade etmiştir. Bu durum, değişen konjonktüre dikkat çekmekle sınırlı olmayan fakat aynı zamanda, Türkiye’nin Esad karşıtı pozisyonunda dış destek bulmak bağlamında sıkışmaya işaret etmekteydi.[69] Benzer şekilde 14 Mart 2013’te Davutoğlu bu sefer, Suriye rejiminin ortaya çıkardığı güç ve otorite boşluğunun bir güvenlik krizine neden olduğunu belirtip, radikal grupların faaliyetlerindeki artışın yeni gündem maddesi olmaya başladığını tekrar dile getirmiştir.[70] 23 Mart 2014’te ise Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağının sınır ihlali yaptığı için düşürüldüğü Genelkurmay tarafından duyuruldu.[71] Düşen uçaktaki pilotun ise uçaktan atlayarak hayatta kaldığı açıklandı. Bu gelişmenin akabinde, Suriye medyasına çeşitli askeri ve sivil yetkililerin açıklamalar yaptığı haberleştirildi. Burada önemli olan nokta ise, Suriye rejiminin direkt olarak beyan bildirmekten kaçınıp, Dışişleri Bakanlığı’nda yetkili kişilerin ya da askeri kaynakların Türkiye’yi saldırganlıkla suçlamaları olmuştur.[72] Aynı gün Başbakan Erdoğan ise benzer şeylerin olması durumunda “Türkiye’nin tokadının ağır olacağını” söylemiştir.[73] 24 Mart 2014’te ise Genelkurmay Suriye füze sistemlerinin bir Türk F-16’sını Hatay üzerinde uçarken dört buçuk dakika kilitlediğini belirtip, askeri gerginliğin devam ettiğini belirten bir açıklama yapmıştır.[74] Yerel seçimler çalışmaları sırasında Akşehir ilçesinde bir konuşma yapan Davutoğlu ise “topraklarımıza tecavüz etmek isteyenlere TSK’nın hadlerini bildirdiğini” ifade etmiştir.[75] 25 Mart 2014’te ise, Genelkurmay yine benzer bir açıklama yaparak 5 adet F-16’nın 10 dakika 53 saniye süreyle Hatay’da yine füze sistemlerinin tacizine uğradığını duyurmuştur.[76] 26 Mart 2014’te AFP’ye bir mülakat veren Davutoğlu, Suriye’nin Türkiye’nin caydırıcılığını test etme cüretini göstermesine tepki göstererek, “Türkiye’nin sınır ötesi operasyon da dahil bütün askeri seçenekleri devreye sokmak için hazır olduğunu” söylemiştir.[77] Suriye BM Daimi temsilcisi Beşar El Caferi ise Türkiye’nin sınırdan teröristlerin geçişine kolaylık gösterip, destek verdiğini New York’taki BM Genel Merkez’inde açıklamıştır.[78] Dolayısıyla IŞİD’in Suriye’de güç boşluğunu doldurmasından itibaren Suriye’de terör örgütleri de bir gündem olarak öne çıkmıştır. Genelkurmay 29 Mart 2014’te Türk F-16’larının Suriye füze sistemleri tarafından taciz edildiğini tekrar duyurdu.[79] Suriye devlet başkanı Esad Haziran 2014’te gerçekleşen seçimlerin sonuçlarının açıklanmasından sonra üçüncü dönem tekrar başkanlığa seçilmiştir. 18 Temmuz 2014’te ise yaptığı zafer konuşmasında Başbakan Erdoğan’ı hedef alıp, Erdoğan’ın hem Suriye halkını zulümden kurtarmak istemesi hem de Emevi Cami’inde namaz kılmak istemesi arasındaki ‘tutarsızlığı’ ifade etmiştir.[80] Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, Erdoğan’ın yerine Başbakanlık koltuğuna oturan Davutoğlu 28 Eylül 2014’te 29 Mayıs Üniversitesi’nce yaptığı bir konuşmada, git gide dünya gündeminde öne çıkmaya başlayan IŞİD tehditliyle ilgili olarak Esad yönetimini suçlamıştır.[81] Davutoğlu, Esad’la 10 Ağustos 2011 yaptığı görüşmede kendisine “yedi saat dil döktüğünü” belirttikten sonra “halk ve ordunun karşı karşıya gelmesinin sonuçlarını Suriye’nin bugün yaşadığını” ifade etmiştir. 2 Ekim 2014’te ise TBMM’de, Irak ve Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyon yapma yetkisini içeren tezkere kabul edilmiştir. Metinde IŞİD tehlikesi ve teröristlerin verimli alan buldukları kısaca geçerken, bu tarz gelişmelerin sorumlusu olarak meşruiyetini kaybetmiş Suriye rejimi olarak gösterilmiştir.[82] Artan IŞİD tehdidiyle birlikte Esad’ın gidişi yönündeki çağrılar da bir azalmaya başlamış; Esad’ın gidişinin ikincil önemde olduğunu yönelik sinyaller gelmeye başlanmıştır. Bunun farkında olan Esad, uluslararası kamuoyuna 21 Kasım 2014’te IŞİD’e karşı birlikte mücadele etme teklifinde bulunmuştur.[83]
7 Ocak 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuzey Suriye’de otonom bir Kürt devleti oluşması tehlikesine dikkat çekerek, IŞİD ve PYD gibi örgütlerinin ortaya çıkma nedenini izlenen yanlış politikalar olduğunu belirtmiştir. Özellikle Türkiye’nin batılı müttefiklerini isim vermeden eleştiren Erdoğan, hava operasyonlarının netice almada mümkün olmadığını belirtip, Özgür Suriye Ordusu’na bir türlü gerekli yardımların yapılmamasının mevcut tabloyu ortaya çıkardığını vurgulamıştır.[84] 20 Ocak 2015’te Foreign Affairs dergisine bir röportaj veren Suriye Devlet Başkanı Esad, Erdoğan’ı “El-Kaide ideolojisinin uzantısı olan Müslüman Kardeşler ekolünün bir parçası olarak” nitelendirmiştir. Esad, Suriye’nin krizin ilk aşamalarından itibaren Türkiye’ye yönelttiği suçlamaların benzerlerini seslendirip, teröristlerin finansmanında Katar, Suudi Arabistan ve özellikle Türkiye rolü olduğunu ifade etmiş; Türkiye’yi terörün faaliyetlerinin lojistik üssü olarak nitelendirerek Türkiye’nin Suriye için tehdit olduğunu vurgulamıştır.[85]
Uluslararası düzende değişmeye başlayan Esad karşıtı duruş, BM Suriye temsilcisi Staffen de Mistura 14 Şubat 2015’te “Suriye’deki çözüm sürecinin Devlet Başkanı Esad’ı dışarıda bırakamayacağını” ifadesiyle dile dökülmüştür.[86] Nitekim, 2015 Mart’ının ortalarında CIA Başkanı John Brennan ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye’de çözüm için, ABD’nin Esad’la müzakere etmek durumunda kalacağı yönündeki açıklamalarda bulunmuşlardır.[87] Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, binlerce insanı kimyasal silah da kullanarak öldüren biriyle görüşülmesinin yanlışlığına dikkat çekmiş ve Kerry’e tepki göstermiştir.[88] 22 Temmuz 2015’te benzer şekilde İngiltere Dışişleri Bakanı Phillip Hammond Suriye’de Esad rejiminin çökmesini değil, siyasi bir geçişin olmasını istediklerini dile getirmiştir.[89] 19 Eylül 2015’te ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Esad’la ilgili olarak ABD’nin daha esnek bir politika izleyeceğinin işaretini vermiş; Esad’la ilgili “hemen birinci gün ya da ayda olmasına gerek yok” diye eklemiştir.[90] 23 Eylül’de ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Esed’in Suriye’nin yalnız %15’ini kontrol edebildiğini belirtip, “butik bir devlet peşinde olduğunu” söylemiştir .[91] 24 Eylül 2015’te ise Erdoğan, gazetecilerin Suriye ile ilgili sorularını yanıtlarken, “Suriye’de Esad’lı bir geçiş olabileceğini” söyleyerek, Türkiye’nin uzun zamandır benimsediği söylemi değiştirdiğini göstermiştir. Bu noktada önemli olan Erdoğan’ın Suriye devlet başkanından bahsederken “Esed” yerine “Esad” demeyi tercih etmesiydi.[92] Söylemdeki bu değişik karşısındaki tepkiler üzerine Erdoğan, iki gün sonra, kendisinin Suriye politikasıyla ilgili aynı yerde durduğunu belirtip, Suriye’de çözüm ‘Esed’ ile olsa bu beş yılda olurdu diye eklemiştir.[93] Obama, BM Genel Kurulu'nda Esad’ı “masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran” olarak anmıştır. [94] ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın aniden iktidarı terk etmesi yerine, “düzenli bir geçiş süreci”nin parçası olarak makul bir süre zarfında görevi bırakması gerektiğini ifade etmiştir.[95] Türkiye Esad’ın yönetimden ayrılmayacağının anlaşılmasından sonra müttefikleri ile birlikte hareket edebileceği yeni bir politikaya yönelmeye çabası içerisine girmiştir.

Suriye krizi, birden fazla özelliği ile dikkat çekmektedir. Ortadoğu’daki “Arap Baharı”nın etkisinde kalan Suriye’de rejim karşıtları ile Beşar Esad Yönetimi’nin mücadelesi Suriye’de istikrarın bozulmasına neden olurken; Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler de bundan etkilenmiştir. Dolayısıyla Suriye özelinde bir dış değişimin krizi tetiklemesinden söz edilebilir. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki iç istikrarsızlığa gösterdiği ilgi Suriye açısından bir güvenlik tehdidi olarak da algılanmış: ve böylece Suriye Türkiye’nin ilgisini Suriye’deki rejime yönelik yıkıcı faaliyetlerin bir parçası olarak görmüştür. Bu durum Suriye özelinde krizin tetikleyicisi olarak kabul edilebilir. Buna ek olarak tırmanan çatışmacı ilişkiler ve kriz sürecinde Türkiye’nin Suriye’deki rejim karşıtlarını siyasi ve askeri açıdan desteklemekte oluşu, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin daha da tırmanmasına neden olmuş ve iki ülkeyi askeri bir çatışmanın eşiğine taşımıştır. Böylece şiddet içermeyen askeri yöntemlerin yer aldığı kriz yönetim stratejileri izlenmeye başlanmıştır. Kriz süreci içerisinde gerilimi dikeyde tırmandıran bir diğer önemli gelişme, Türkiye’ye ait RF-4 Keşif Uçağı’nın tartışmalı bir şekilde Akdeniz’de ulusal karasuları/hava sahası dışında düşmesidir. Türkiye bu olayda Suriye’yi suçlamış ve angajman kurallarını değiştirdiğini açıklamıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen Suriye krizi özelinde karar alıcı için krizin tetikleyicisi gelişmenin ne olduğu yeterince açık değildir. Aslında 2011 Kasım ayı itibariyle Türkiye ve Suriye arasında başlayan kriz, iki taraflı, siyasi bir dış politika krizidir. Krizin karşı tarafı Suriye Devleti’dir. Bu noktada Suriye devletinden kast edilen ise Esad yönetimidir. Türkiye ve Suriye açısından krizi tetikleyen davranışı devlet gerçekleştirmiştir. Suriye açısından krizi tetikleyen davranış Türkiye’nin Suriye’deki rejimin değiştirilmesi talebi iken; Türkiye açısından Suriye’de sivillere yönelik baskı ve bunun beraberinde yaşanan insan hakları ihlalleridir. 2011 Türkiye-Suriye krizi tekrarlayan bir çatışma içerisinde ortaya çıkmış olmamakla birlikte gelişen süreçte pek çok kriz üretmeye devam etmektedir. Bu noktada RF-4’ün düşürülmesi, Süleyman Şah Türbesi’nin yerinin değiştirilmesi , sınır güvenliği ve hatta Rusya ile Türkiye arasındaki SU-24 krizinin aynı çatışmanın devamında meydana geldiğini belirtmek mümkündür. 2011 Türkiye-Suriye krizi, siyasi ve insani bir kriz olarak ortaya çıkmış olmakla birlikte; süreç içerisinde askerileşmeye başlamıştır. Kriz yönetim sürecinde Türkiye’de öne çıkan lider başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Tayyip Erdoğan olmuştur. Ancak Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Ahmet Davutoğlu krizi yönetmeye başlamıştır. Yine de genel olarak bütün kriz sürecinde Erdoğan’ın daha fazla öne çıktığını belirtmek mümkündür. Krizin Suriye tarafında ise öne çıkan lider Beşar Esad’dır.

2011 Suriye krizinde krizi tetikleyen eylem ülke içerisindedir. Krizin temel tetikleyicisi insani talepler ve Suriye’deki rejimin değiştirilmesi yönündeki talepleri içeren sözlü eylemdir. Bu sözlü eylemin karşısında Esad yönetimi öncelikle tepki göstermekten çekinmiş ancak Türkiye’nin muhalif gruplara devam eden desteğinin artması üzerine Türkiye’yi Osmanlı devleti hayali peşinde olmakla suçlamıştır. Suriye krizi algılanan tehdidin ciddiyeti açısından bölgede ve bölgesel alt sistemde meydana gelebilecek saygınlık ve hak kaybına işaret etmektedir. Bununla birlikte krizin süreç içerisinde değişim göstermesi, Türkiye içerisinde bombalama vb. Eylemlere neden olduğu da göz önünde bulundurulduğunda sınırlı askeri tehdit unsurları içerdiği de ifade edilebilir. Türkiye Suriye krizi karşısında şiddet içermeyen askeri eylemleri de kapsayan çoklu eylem izlemiştir. Bu kapsamda kademeli olarak baskıyı arttırdığını da ifade etmek mümkündür. Öncelikle ekonomik yaptırımlara karar vermiş, Esad ailesinin malvarlıklarını dondurmuş, RF-4 olayının ardından ise NATO ittifakından alınan destek ile Suriye sınırına Patriot savunma sistemlerini yerleştirmiştir.
2011 Suriye krizinde Türkiye’nin uyguladığı kriz yönetim stratejisi şantajdır. Alexander George’un belirttiği üzere, şantaj stratejisi rakibin talep edilen şeyi/eylemi gerçekleştirmeyi reddetmesi halinde bir şekilde acı çekeceği ve zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurgulanmıştır. George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Ancak şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantaj stratejisi, savunmacı tarafa şantajcının blöfünü görse dahi yapılması istenilen davranışı gerçekleştirmeme olanağı sunmaktadır.[96] Suriye krizinde Türkiye’nin rejim değişikliği talepleri her ne kadar şantajın bir parçası olarak görülebilecekse de, Esad yönetiminin bu talepleri uygulamayı reddettiği göz önünde bulundurulduğunda hali hazırda başarılı biçimde uygulandığını belirtmek güçtür. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği ise şiddet içermeyen çoklu çözümdür. İki ülke kriz sürecinde karşı karşıya gelmiş olmakla birlikte askeri açıdan doğrudan doğruya iki ülkeyi karşı karşıya getirecek bir çatışmaya girmekten uzak durulmuştur. Ancak Türkiye kriz sürecinde maddi güç açısından üstünlüğünü sürekli olarak vurgulamış; ve ibret verici güç kullanma tehdidinde bulunmuştur.

Kriz sürecinde Suriye’nin Türkiye karşısında uyguladığı kriz yönetim stratejisi ise zaman kazanmadır. Düşman, statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak için zaman kazanmaya çalışabilmesidir. Örneğin kriz sürecinde Türkiye’nin reform talepleri karşısında Esad, 2011 Mart ayından itibaren reform sözü vermiş ve hatta bir reform paketi açıklamasına rağmen uygulanmamıştır. Bu surum Esad yönetimin uyguladığı zaman kazanma stratejisini doğrular niteliktedir. 2015 sonu itibariyle Türkiye-Suriye krizi devam ettiğinden bu krizde kriz sonrası evre mevcut olmadığı gibi kriz sonrası bir statüden de söz etmek mümkün değildir.
[1]“Suriye’de yeni hükümet işbaşında”, http://rudaw.net/turkish/middleeast/syria/28082014, [14.11.2015].
[2]“Suriye’de hükümet istifa etti”, http://www.internethaber.com/suriyede-hukumet-istifa-etti-337621h.htm, [12.11.2015].
[3]Ayşe Küçük, “Türkiye-İsrail İlişkilerinde Mavi Marmara Krizi: Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, YTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015):140.
[4]Veysel Ayhan, Türkiye-Suriye ilişkilerinde Yeni Dönem: Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi, Ortadoğu Analiz, (Cilt: 1, Sayı: 11, Kasım 2009): 27.
[5]Samir al-Taqi and Raymond Hinnebush, “As Seen From Damascus: the Transformation in Syrian-Turkish Relations”,Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds) Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013):108.
[6]Erdem Kaya, “Suriye-İsrail Barışını Yeniden Düşünmek: Çözüm Ankara’yla Mümkün mü?”, http://www.bilgesam.org/incele/1343/-suriye-israil-barisini-yeniden-dusunmek--cozum-ankara%E2%80%99yla-mumkun-mu-/#.Vqtg7lOLS1s, [14.11.2015].
[7]Mehmet Turan Çağlar, “2011 Sonrası Türkiye-Suriye İlişkileri ve Suriye-Türkiye Krizi”, http://tdpkrizleri.org/images/pdfmakaleler/TDP-Turan-Final1.pdf, 1, [15.12.2015].
[8]“Suriye-Türkiye İlişkilerinde Dönüm Noktaları”, http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay/57640/4369/11/suriye-turkiye-iliskilerinde-donum-noktalari, [15.11.2015].
[9]Aaron Stein, “IV. Stumbling in Iraq and Syria, 2011–14”, Whitehall Papers, (Vol. 83, No: 1, 2014): 59-87.
[10]Oytun Orhan, “Kuzey Suriye’de Güvenli Bölge ve Türkiye”, ORSAM Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, No: 33, Kasım 2015, 4, http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/20151117_33tr.pdf , [12. 12.2015].
[11]Muammer Elveren, “Model Türkiye”, Hürriyet, 1 Haziran 2011.
[12]Ahmet Nazmi Üste ve Levent Yılmaz, “Büyük Güçler, Suriye Krizi ve Türkiye”, CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, (Cilt:12, Sayı:2, Haziran 2014): 196.
[13]“Beşar Esad muhalifleri böyle tarif etti”, http://www.internethaber.com/besar-esad-muhalifleri-boyle-tarif-etti-354412h.htm, [16.10.2015].
[14]Suriye’den Türkiye’ye Yanıt, Hürriyet, 22 Haziran 2011.
[15]Tolga Tanış, “Esad Artık Meşru Değil”, Hürriyet, 13 Temmuz 2011.
[16]“Erdoğan: Davutoğlu'nu Suriye’ye Göndereceğim”, Radikal, 6 Ağustos 2011.
[17]“Davutoğlu'nun Açıklaması”, Hürriyet, 9 Ağustos 2011.
[18]“Turkish Foreign Minister Meets Syria's Assad”, http://www.aljazeera.com/news/middleeast/2011/08/201189105938279417.html, [15.11.2015].
[19]Barış Çağlar, “Türkiye’nin Suriye Politikası: Yeni-Klasik Realist Bir Bakış”, Ortadoğu Analiz, Cilt:4, Sayı 47, Kasım 2012): 45.
[20]“Operasyonlar Durmazsa Konuşacak Bir Şey Kalmaz”, Hürriyet, 15 Ağustos 2011.
[21]“Şam Yönetimine ‘Söz bitti’ Mesajı”, Hürriyet, 16 Ağustos 2011.
[22]“Erdoğan: Akıttıkları Kanda Boğulurlar”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-akittiklari-kanda-bogulurlar,SLrAqoL9k0GxaAfEARaHEQ, [12.12.2015].
[23]“Davutoğlu: Türkiye her türlü senaryo için hazırlıklıdır”, Hürriyet, 25 Ağustos 2011.
[24]“2011’de Dünya ve Türk Dış Politikası (Eylül-Ekim)”, Zaman, 23 Aralık 2011.
[25]“Erdoğan: Gemilerimiz Akdeniz'de”, Hürriyet, 21 Eylül 2011.
[26]Ahmet Han, “Paradise Lost: A Neoclassical Realist Analysis of Turkish Foreign Policy and the Case of Turkish-Syrian Relations”, Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds)Raymond Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013): 59.
[27]Çağlar, “2011 Sonrası...”, 12.
[28]Gideon Rose, “Neoclassical Realism and Theories of Foreign Policy”, World Politics, (Vol: 51, No: 1, 1998):150.
[29]Roee Nahmias, “Assad: Turkey seeking to recapture imperial days”, http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4153293,00.html, [13.12.2015].
[30]“Ankara’dan Şam’a 9 Yaptırım”, Hürriyet, 1 Aralık 2011.
[31]“Tampon Bölge Dediğimiz Hususu Ciddi Olarak Düşünüyoruz”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.
[32]“Suriye'den Türkiye'yle ilgili önemli karar”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.
[33]Nebi Miş, “Suriye 2012”, Ortadoğu Yıllığı 2012, (Eds) Kemal İnat, Muhittin Ataman. Sakarya: Açılım Kitap, 2013): 234.
[34]“Suriye'yle ilgili kritik tasarıya çifte veto geldi”,Hürriyet, 4 Aralık 2011.
[35]“Türkiye: Esad Meşru Değil”,Hürriyet, 5 Şubat 2012.
[36]“Davutoğlu: Suriye Kimsenin Şahsi Mülkü Değil”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/davutoglu-suriye-kimsenin-sahsi-mulku-degil,PJHYGvacmUKnmrVBz9cF3Q , [25.12.2015].
[37]“Sınır ihlali olursa gerekeni yaparız”, http://www.erhaber.com/haber/-20943.html, [ 10.12.2015].
[38]“Dublör Olma Dönemi Kapandı”, Hürriyet, 27 Nisan 2012.
[39]“Provokasyon Yapıyorsunuz”, Hürriyet, 29 Nisan 2012.
[40]Selçuk Şenyüz, “Erdoğan: Esad Er ya da Geç Gidecektir”, Hürriyet, 8 Haziran 2012.
[41]Metehan Demir, “Suriye Açıklarında Türk Savaş Uçağı Düştü”, Hürriyet, 22 Haziran 2012.
[42]“Suriye’nin Tavrı Belirleyecek”, Hürriyet, 23 Haziran 2012.
[43]“Türk Savaş Uçağı Suriye Karasularında Düştü”, http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/06/22/turk.savas.ucagi.suriye.karasularinda.dustu/666139.0/index.html , [12.12.2015].
[44]“Türkiye Suriye’ye nota verdi”,Hürriyet, 24 Haziran 2012.
[45]“Makdissi: Türkiye ve Suriye Düşman Değildir”, Hürriyet, 24 Haziran 2012.
[46]“Başbakan'dan Tarihi Suriye Kararı”,Hürriyet, 26 Haziran 2012.
[47]“NATO Türkiye'ye Destek İfade Etti”, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/06/120626_erdogan_syria_update.shtml , [12.10.2015].
[48]“Syria crisis: Tremseh 'massacre' - Friday 13 July 2012”, http://www.theguardian.com/world/2012/jul/13/syria-hama-massacre-live, [15.102015]
[49]“Davutoğlu, Esad'a ömür biçti”, Hürriyet, 25 Ağustos 2012.
[50]“Akçakale'ye top mermisi düştü: 5 ölü, 10 yaralı”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.
[51]Ümit Çetin, “Türkiye Suriyeye Karşılık Verdi”, Hürriyet, 5 Ekim 2012.
[52]“Tezkere TBMM'den geçti”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.
[53]“Erdoğan: Sekiz Kere Kaza mı Olur”,Hürriyet, 5 Ekim 2012.
[54]“Suriye: Türkiye'yle savaşmak istemiyoruz ama...”, Hürriyet, 11 Ekim 2012.
[55]Ahmet Davutoğlu, “2013 Yılına Girerken Dış Politikamız”, Dışişleri Bakanlığı’nın 2013 Mali Yılı Bütçe Tasarısının TBMM Genel Kurulu’na Sunulması Vesilesiyle Hazırlanan Kitapçık, 66, http://www.mfa.gov.tr/site_media/html/butce_2013.pdf , [16.11.2015].
[56]“Suriyeli mültecilerin sayısı 4 milyon 185 bine ulaştı”, http://www.aljazeera.com.tr/haber/suriyeli-multecilerin-sayisi-4-milyon-185-bine-ulasti, [15.10.2015]
[57]Uğur Ergan, “Ankara: Esad’lı geçiş olmaz”, Hürriyet, 26 Aralık 2012.
[58]“Esad'dan Ankara'ya çok ağır sözler”, Hürriyet, 22 Ocak 2013.
[59]“Patriot Test Ediliyor Almanlar Dondurma Yiyor”, Hürriyet, 26 Ocak 2013.
[60]“Esad: Erdoğan çıkarları için ülkesini feda eder”, Hürriyet, 18 Nisan 2013.
[61]“Esad halkına karşı kimyasal silah kullandı”,Hürriyet, 10 Mayıs 2013.
[62]Zeynep Şafak, “Kırmızı çizgi aşıldı”Hürriyet, 13 Mayıs 2013.
[63]“Güler: "8 Mayıs'ta ihbar geldi”, Hürriyet, 14 Mayıs 2013.
[64]“Başbakan'dan önemli açıklamalar”, Hürriyet, 26 Ağustos 2013.
[65]“Genelkurmay: “Görüldü, uyarıldı, vuruldu”, Hürriyet, 16 Eylül 2013.
[66]“Davutoğlu: Suriye misilleme yaparsa sonuçlarına katlanır”, Hürriyet, 18 Eylül 2013.
[67]“TSK: Suriye uçakları ve helikopteri sınırdan uzaklaştırıldı”, Hürriyet, 6 Ekim 2013.
[68]“Davutoğlu'dan Esad için sert sözler”, Hürriyet, 14 Ekim 2013.
[69]“Davutoğlu: Esad rejimine 'ehvenişer' denilecek noktaya gelindi”, Hürriyet, 9 Ocak 2014.
[70]“Davutoğlu: O türbeye saldırırsanız...”,Hürriyet, 14 Mart 2014.
[71]Uğur Ergan, “Türkiye sınır ihlali yapan Suriye uçağını düşürdü”,Hürriyet, 23 Mart 2014.
[72]“Suriye'den Türkiye'ye ilk tepki”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[73]“Başbakan Erdoğan: Tokadımız ağır olacak”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[74]“Suriye füzeleri 4.5 dakika Türk F-16'larına kilitlendi”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[75]"Hadlerini bildirdi uçağı düşürdü", Hürriyet, 24 Mart 2014.
[76]“TSK'dan açıklama”, Hürriyet, 25 Mart 2014.
[77]“Davutoğlu'ndan 'sınır ötesi operasyon' açıklaması”, Hürriyet, 26 Mart 2014.
[78]“Suriye'nin BM Temsilcisi: Türk hükümeti teröristlere destek veriyor”, Hürriyet, 27 Mart 2014.
[79]“Suriye'den 6 F-16 uçağına taciz”, Hürriyet, 29 Mart 2014.
[80]“Esad’dan Başbakan Erdoğan’a sataşma”,Hürriyet, 18 Temmuz 2014.
[81]İsmail Akduman, Yaprak Koçer, hakan Çelikbaş, “Davutoğlu: Esed'e 7 saat dil döktüm”, Hürriyet, 28 Eylül 2014.
[82]“Sınır ötesi müdahale de var yabancı askerler de: 9 Soruda ‘Irak-Suriye Tezkeresi’”, http://www.diken.com.tr/9-soruda-irak-suriye-tezkeresi/, [25.11.2015].
[83]“Suriye lideri Esad'dan IŞİD'e karşı işbirliğe çağrısı”, Hürriyet, 21 Kasım 2014.
[84]Erdoğan: 'Bu hırsızlar bizi mal sahibi yaptı', Hürriyet, 7 Ocak 2015.
[85]“Syria's President Speaks”, https://www.foreignaffairs.com/interviews/2015-01-25/syrias-president-speaks, [21.1.2015].
[86]“Esad, Suriye’de çözümün parçası”, Hürriyet, 14 Şubat 2015.
[87]“ABD: Suriye savaşını bitirmek için Esad'la konuşmak zorundayız”, Hürriyet, 16 Mart 2015.
[88]“Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Kerry'ye 'Esad' tepkisi”, Hürriyet, 16 Mart 2015.
[90]“Kerry: Esad Gitmeli ama...”,Hürriyet, 19 Eylül 2015.
[91]Vahap Munyar, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: Esed butik devlet peşinde”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.
[92]“Erdoğan: Esad'lı geçiş dönemi olabilir”, http://www.evrensel.net/haber/261345/erdogan-esadli-gecis-donemi-olabilir, [25.11.2015].
[93]Burcu Purtul, “Suriye’ye yaklaşımım aynı”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.[94]“Obama'dan BM Genel Kurulu'nda Esad için sert sözler: Masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran”,Hürriyet, 28 Eylül 2015.
[95]“ABD: Esad makul sürede ayrılmalı”, Hürriyet, 30 Eylül 2015.
[96]Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 315.
Ana Sayfa - 2014 İŞİD Rehine Krizi Makale Sayısı: 1
Özet
IŞİD Haziran ayında, Irak ordusunun kenti boşaltması üzerine 10 Haziran 2014’te Musul'un kontrolünü ele geçirmiş ve 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türkiye Başkonsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Başkonsolosluğun boşaltılmaması üzerine 11 Haziran’da bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılmasını sağlamış; içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan haberlerde kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir.[1] IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerinin rehin alınarak Başkonsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir rehin alma olayıdır. Baskının ardından rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartılarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.
IŞİD Rehine Krizi, devlet dışı aktörlerden biri olarak tanımlanan “terör örgütü” ile Türkiye’nin rehine krizi özelinde karşı karşıya gelmesi olayıdır. Bu süreçte Türkiye bir devlet olarak devlet dışı aktörle karşı karşıya gelmiştir. Rehine Krizi, diplomatik, siyasi, insani kültürel-manevi ve algısal bir krizdirörneğidir. Türkiye IŞİD Rehine Krizi’ni, Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT) içerisinden oluşturulan ad-hoc bir birim üzerinden yönetmiştir. Kriz her iki taraf açısından değerlendirildiğinde farklı özellikler göstermektedir. Rehine Krizi, Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz iken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Aynı zamanda kriz sürecinde Kerkük’te bulunan aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD birimlerine ulaşmıştır. Bu da aşiret liderlerinin insani bir krizde kolaylaştırıcı rol üstlendiğini göstermektedir. Rehinelerin 20 Eylül 2014’te Türkiye’ye getirilmesi ile kriz sona ermiştir. Ancak krizin sona ermesi dahi IŞİD ile Türkiye arasında bir “takas” gerçekleştirildiği iddialarını sona erdirmeye yetmemiştir.
IŞİD REHİNE KRİZİ
IŞID’in Irak’taki ilerleyişi 2014 yılının Ocak ayının ilk günlerinde Ramadi ve Felluce isimli şehirleri ele geçirmeleriyle başlamıştır.[2] İŞID güçleri, Musul kentinde güvenlik güçleriyle çatışmalara 6 Haziran 2014’ten itibaren yönelmiştir. Ayrıca, örgüt aynı gün El Kahire’deki istihbarat merkezine intihar saldırısı düzenlemiştir. 7 Haziran’da Musul’un kuzeyindeki Yermuk bölgesi dâhil kentin bir bölümünde elektriği kesen örgüt, 8 Haziran’dan itibaren ise Irak güvenlik güçleri ile çatışmaya girmeye başlamıştır. Bu dönemde bölgede yaşayan siviller ise şehri terk etmeye yönelmiştir. 9 Haziran’da yoğunlaşan çatışmalar sonucunda bölgedeki Hastane ve Ninova Hükümet binası IŞİD’in kontrolüne geçmiş, aynı gün Musul’un bağlı olduğu Ninova Valisi Nuceyfi seferberlik çağrısı yapmış ancak buna rağmen 10 Haziran’dan itibaren Musul’da bulunan Nakşibendi Ordusu’nun desteğini alan örgüt, tüm şehri kontrol etmeye başlamıştır. Bunun üzerine bölgede bulunan Irak güvenlik güçleri silahlarını bırakarak kenti terketmişlerdir.[3] Şehrin IŞİD militanlarının tehdidi altında bulunması, bölgede bulunan Türk Konsolosluğu için artan bir tehlike oluşturmuştur. [4] Ancak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Twitter hesabından yaptığı açıklamada konsolosluğa yapılan saldırıdan 20 saat önce konsolosluğun güvenliği ile ilgili olarak yaptığı açıklamada; “…sürekli irtibat halindeyiz. Musul Başkonsolosluğumuzun güvenliği için gerekli bütün önlemler alındı”[5] demiştir.

IŞİD’in Haziran ayında, Irak ordusunun kentten ayrılması üzerine Musul'un kontrolünü ele geçirerek 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türk Konsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Fakat El-Cezire Türkiye’nin haberine göre Türk konsolosluğu boşaltılmaması üzerine 11 Haziran'da Türk Konsolosluğu’na bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılması sağlanmış, içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan diğer haberler kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir. IŞİD militanlarının eylemleri sırasında Konsoloslukta bulunan özel harekât polislerine "çatışmayın" emrinin verildiği yine basında yer almıştır. Sonuç olarak IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerini rehin alınarak Konsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir olaydır. Rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.
Kriz, AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış 62. Hükümet döneminde ise sona ermiştir. Krizin başlangıç tarihinde 11 Haziran 2014’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı seçim döneminde girilmiş olmakla birlikte; 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde Cumhurbaşkanlığı seçimleri 10 Ağustos 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanmasıyla sonuçlanmış ancak henüz görev değişimi yapılmamıştı. Tayyip Erdoğan 28 Ağustos’tan itibaren göreve resmi olarak başlamıştır. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider ise hem Dışişleri Bakanı hem de Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu’dur.
Krizin karşı tarafında ise Ebubekir El-Bağdadi önderliğinde kurulan IŞİD (ed-Devlet'ül İslâmiyye fi'l Irak ve'ş Şam) ya da yeni adıyla İslam Devleti(ed-Devlet'ül İslâmiyye) bulunuyordu. IŞİD resmi olarak tanınmayan Irak ve Suriye’deki güç boşluğundan yararlanan cihatçı bir terör örgütü olarak bilinmektedir. Başında ise Ebu Bekir El-Bağdadi bulunmaktadır. Örgütün 2003 yılından itibaren Irak’ın işgaline karşı Baas kadrolarının oluşturduğu bir direniş örgütü olduğu iddiaları da mevcuttur. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve 2011 yılında Arap Baharının Suriye’ye yansımalarıyla El-Kaide'ye bağlı grupların bölgede bulunan güç boşluğundan yararlanarak hareket alanı bulmasının büyük bir payı bulunmaktadır. Aralık 2013’den itibaren birbirleriyle savaşan El-Kaide unsurlarının arasından IŞİD güçlenerek çıkmıştır. Bu gruplardan El-Nusra cephesi, Suriye'de Beşar Esed’i devirmeye odaklanırken; IŞİD kurtarılmış bölgelerde devlet kurmaya yönelmiştir. El Bağdadi, 29 Haziran 2014’te “Irak-Şam İslam Devleti” olan örgütünün adını “İslam Devleti” olarak değiştirmiş ve halifelik ilan etmiştir.
11 Haziran 2014 itibariyle Musul Konsolosluğu’ndan 49 kişinin kaçırıldığı resmen ilan edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada “personelimizin emniyet içerisinde ülkemize dönmeleri için tüm imkânlar seferber edilmiştir. Bu bağlamda, Irak hükümeti nezdinde de girişimde bulunulmuş ve Başkonsolosluğumuzun emniyet ve güvenliğinin sağlanmasından sorumlu oldukları hatırlatılmıştır. Öte yandan, başta Birleşmiş Milletler ve NATO olmak üzere, uluslararası kuruluşlarda da gerekli girişimler yapılmaktadır. Sayın Bakanımız BM Genel Sekreteri ve ABD Dışişleri Bakanı ile görüşerek durumu ele almıştır”[6]denilmektedir.Aynı gün Dışişleri Bakanlığında 24 saat çalışacak bir kriz merkezi oluşturulmuştur. NATO, bilgilendirilmek üzere 11 Haziran Akşamı saat 20.00’da olağanüstü gündemle toplanmıştır. Ancak NATO'dan yapılan açıklamada, görüşmenin 4. madde kapsamında yapıldığı belirtilmiştir.[7]Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edildiği haberi Meclis’te anında yankı buldu ve Musul konusunda bugün özel bir oturum yapılması kararı alınmıştır. Ayıca, Konsolosluk baskını TBMM’de muhalefet partilerinin sert tepkisine neden olmuştur. MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, “Daha dün bu kürsüden ‘IŞİD konsolosluğumuzu bastı basacak’ dedik. ‘Orada konsolosluk, yukarıda Allah’a aşağıda IŞİD’e emanet’ dediğimizde hop oturup hop kalkan, ‘Bunları geç, bunlar bizim gündemimiz değil’ diyen milletvekilleri nerede? Konsolosluğumuz IŞİD militanlarının elinde AKP sıraları ise bomboş. Özel harekât birliklerimizden askerlerimiz de IŞİD’in elinde. Meclis bomboş. Ne işe yarıyor bu Meclis? Başkomutan olduğunu unutan Cumhurbaşkanı da ‘Oldu bittiye müsaade etmeyiz’ demiş. Olmuş bitmiş Sayın Başkomutan.”[8] Diyerek saldırıya son derece sert tepki göstermiştir. CHP İstanbul Milletvekili Osman Korutürk ise; “Hükümetin açmış olduğu yoldan bölgeye gelen terör örgütlerinden El Kaide bağlantılı terör örgütü Musul’a el koydu. Musul’a el koyması demek Suriye ile birlikte Irak’ın da toprak bütünlüğünün ciddi tehlikeye girmesi demek.” demiştir.
Muhalefetin sert tepkisine neden olan rehine krizi, hükümet kanadında ise IŞİD'in “Türkiye'yi doğrudan hedef almadığı” söylemine neden olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Türkiye’nin bir hedef halinde görülmediği açıktır. Ama konsolosluğa yapılan saldırı elbette Türkiye’ye ayrıca bir anlamı olduğunu göstermez. Hedef noktasında değiliz, bunu açıkça söyleyebilirim”[9] cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kamuoyu algısını yönetmeye çalışmıştır. Yine Arınç “Konsolosluğun içinde yapılması gereken ne varsa yapılmıştır. İrtibat devam etmiştir ve orada bayrağımız dalgalanmaya, güvenlik güçleri elleri tetikte beklemeye başlamıştır” demiştir.[10]
Türkiye, krizin başlangıcından itibaren karşısında muhatabın niteliği nedeniyle “farklı” bir kriz yönetim stratejisi izlemeye gitmiştir. Bu kapsamda basına yansıyanlara göre 14 Haziran’dan itibaren Başkonsolosluk rehinelerinin serbest bırakılması için Kerkük’ün ileri gelen aşiret liderini devreye sokmuştur. Türkiye’nin aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD’e ulaştığı ve rehinelerin serbest bırakılması için temaslarda bulunduğu bu dönemde ifade edilmeye başlanmıştır.[11] Başbakan Erdoğan ise konu hakkındaki ilk açıklamayı 16 Haziran 2014’te yapmıştır. “Maalesef içeride siyasette sorumluluk bilinci içerisinde davranması gerekenlerin, tahrik içerisinde olduklarını görüyorum ve bu süreci ne yazık ki oradaki vatandaşlarımızı yok farz ederek değerlendiriyorlar. Bize adeta tahrik ifadeleriyle yükleniyorlar. Tabii biz bu tahriklere gelemeyiz. Bu işin sorumluluğunu taşıyanlar, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, şahsım, Genelkurmay Başkanım, ilgili bakan arkadaşlarım, MİT, yoğun bir şekilde bu işi anbean takip ediyoruz. Burada öncelikle birincil adımımız oradaki vatandaşlarımızı, kardeşlerimizi salimen ülkemize getirebilmektir. Bunun için her türlü görüşmeler sürdürülüyor.”[12] Ayrıca Erdoğan “konu ile ilgili olarak yazılıp çizilmesinin hassas olan sürece zarar verdiğini” beyan etmiştir. Aynı haber, Başbakan Erdoğan Başkanlığı’nda 15 Haziran 2014’de Irak’taki gelişmelerin ele alındığı bir güvenlik toplantısı yapıldığı ifade edilmektedir. Başbakanlık Resmi Konut’ta gerçekleşen toplantıya, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu katılmış ve toplantı yaklaşık 2 saat devam etmiştir. Ancak bu güvenlik zirvesinde ne tür kararlar alındığı bilinmemektedir. 16 Haziran günü Bakanlar Kurulu toplantısının ardından açıklamalar yapan Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç “Bizim hem konsolosluk görevlilerimizle hem de şoförlerimizle irtibatımız var. Amacımız onların sağ salim yurtlarına dönmesidir” [13] demiştir. Ayrıca Arınç, “Bazen ABD, bazen BM, bazen Irak Bölgesel Yönetimi yetkilileri de dahil görüşmelerimiz sürüyor. Bu görüşmeler olumlu bir yöne doğru evrilmektedir. Halkımız şundan emin olsun, inşallah yakında bu vatandaşlarımızın sağ salim yurtlarına döndüklerini göreceğiz.” demiştir. Bu söylem, krizin başlangıcında Türk karar alıcıların olayın kısa sürede çözüleceğini düşündüklerini ortaya koymaktadır.
17 Haziran itibariyle Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıyla Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu'nda bulunan ve IŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yerde tutulan Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için soruşturma tamamlanıncaya kadar Rehine Krizi’ne ilişkin basın-yayın yasağı getirilmiştir. Rehinelerin hayatlarının tehdit altında olduğu krizlerde, genel olarak dikkatleri rehinlere çekmemek ve hayatlarını daha fazla risk altına sokmama eğilimi vardır. Zira, basın-yayın yoluyla yayılan algı kısa süre içerisinde rehin alanların paniğe kapılmalarına neden olabilir. Bir panik anında ilk yapılacak olanın rehinelerin hayatlarına son vermek olduğu göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin İŞID Rehine Krizi’ndeki tavrının bu tür krizlerde özgü olarak rasyonel olduğu söylenebilir.
Krizin yumuşama eğilime girdiği evreyi belirlemek açısından net bir tarih vermek mümkün değildir. Çünkü olayın gerçekleştiği ilk iki günün ardından MİT mensupları 5 kez IŞİD ile temas kurduğu ve olumlu yanıt aldıkları belirtilmiştir. Ancak bu temasların tam olarak hangi tarihte gerçekleştirildiğine ilişkin net bir bilgi yoktur. Basına yansıyanlara göre, Türkiye 14 Haziran'dan itibaren krizi yönetmek üzere yerel unsurlar aracılığı ile (Kerkük'te bulunan aşiret liderleri) IŞİD’e ulaşmış; rehinelerin serbest bırakılması için temas sağlamıştır. IŞİD ile Rehinelerin serbest bırakılması konusunda anlaşma ise 13 Eylül tarihinde sağlanmıştır. Basından takip edilenlere göre, Türk personel IŞID militanlarının eline geçtiği andan itibaren takibe alınmış; Başkonsolos Öztürk ile telefon görüşmeleri yapılmış; personeldeki bütün telefonların GPS takibi sağlanmıştır. Buna ek olarak “insan istihbaratı” devreye sokularak rehinelerin tutulduğu yerler istihbarat elemanları tarafından sürekli gözlenmiştir. Bu sayede rehinelerin bulunduğu yer 8 kez yer değiştirilmesine rağmen irtibat sürdürülmüştür. Yapılan anlaşma( ya da pazarlık) gereğince rehineler, MİT’in özel operasyon birimleri tarafından Akçakale sınırındaki Telabyat şehri sınır kapısında teslim alınmıştır.20 Eylül 2014’te rehineler Türkiye’ye getirilmiştir. IŞİD tarafından rehin alınan Musul Başkonsolosu ile beraberindeki 48 kişi 101 gün sonra serbest bırakılmışlardır. Ayrıca, MİT’in süreçteki önemini anlatan bir haberde IŞİD militanlarının krizin ilk günlerinde rehineleri bırakma eğilimde olduklarını fakat “merkez karargâhından” gelen olumsuz tavır nedeniyle geri adım attıklarını ifade etmektedir.[14] Hürriyet gazetesinde Deniz Zeyrek’in haberine göre; IŞİD komutanlarının rehineleri Kürt bölgesinde bırakmak istemedikleri şayet böyle bir teslimat yapılırsa kendi güvenliklerini sıkıntıya düşeceğini belirtiklerini ifade etmektedir. Bu nedenle ‘güvenli bölgede teslimat’ seçeneğinin öne çıktığı anlaşılmaktadır. Belirtilen teslimat için 8 Eylül’de otobüslerle yola çıkılmış, Musul’da 3 yerel personel bırakılmış ve bu esnada Suriye topraklarındaki IŞİD bölgelerinden ilerleyen 2 otobüse, silahlı “IŞİD militanları eşlik” etmiştir.[15] IŞİD’e yakınlığıyla bilinen Takva haber sitesine göre; “İslam Devleti medya kaynakları, kesinlikle hiçbir fidyenin alınmadığı ve ‘iki devletin karşılıklı masaya oturması sonucu’ mutabakata varıldığını” belirtiştir. Aynı siteye göre Türkiye'yi temsilen MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığınca yürütülen görüşmelerin karşı tarafında ise ‘İslam Devleti Dışişleri Bakanlığı’ vardı.[16]
Rehinelerin Türkiye’ye getirilmesinin ardından açıklama yapan Başbakan Davutoğlu, “Sabaha karşı saat yarım sularında ilk temaslarımız yoğunlaştı ve sabah 05.00'de de ülkemize geldiler. Gece boyu yakından takip ettik gelişmeleri, biraz önce Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettik. Bu mutlu olay hepimizi güzel bir sabaha hazırladı" demiştir. Ayrıca, operasyonun istihbarat biriminin kendi yöntemleriyle gerçekleştirdiği bir çalışmayla Türk vatandaşlarının yurda döndüğünü belirtmiştir.[17] Bülent Arınç ise: "Çok şükür, Milli İstihbarat Teşkilatımızın, yereldeki bütün imkânları da kullanarak, burunları bile kanamadan konsolosluk görevlilerimizi Türkiye'ye getirmiş olmasına eminim 76 milyon insanımız ve dostlarımız çok sevindi"[18] demiştir.
Rehinelerin Türkiye'ye getirilmesinin ardından özellikle dış basında Türk rehinelerin karşılığında bir takas yapıldığı iddiası gündeme gelmiştir. Bu iddialar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “velev ki takas yapılmış olsun”, “49 vatandaşımızın karşılığı hiçbir şeyle değişmez” cevabına yol açmıştır. 23 Eylül’de yayınlanan bir habere göre IŞİD'e rehinelerin karşılığında Türkiye, El-Tevhid Tugayı’ından Hacı Bekir'in eşinin ve çocuklarının bulunduğu 50 kişi vermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın belirttiğine göre IŞİD ile “pazarlık yapılmış ancak hiçbir biçimde fidye ödenmemiştir”. Aynı zamanda BBC Türkçe’nin TİMES dergisinden alıntılayarak yaptığı haber, IŞİD militanlarının konsolosluk personeline karşı takas edildiklerini doğrulamaktadır. Türkiye rehinelerin ülkeye dönmesinin ardından 24 Eylül’de IŞİD’e karşı askeri, siyasi her türlü desteği sağlayacağını ilan etmiştir.
Krizin meydana geldiği dönemde Dünya, ABD’nin siyasal etkinliğinin halen sürmekte olduğu; bununla beraber birden “çok merkez ”in güçlerini arttırmalarından dolayı “çok merkezli” olarak tanımlanmaktadır. 2000’li yılların ortalarından itibaren özellikle Pekin ve Moskova Dünya’da önemli güç merkezleri olarak ortaya çıkmıştır.
IŞİD Rehine Krizi’nde krizi tetikleyen eylem, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nda gerçekleşmiştir. Bu nedenle krizin tetikleyicisi Türkiye sınırlarının dışındadır. Krizi tetikleyen aktör ise artık günümüzde devlet dışı aktörlerden biri olarak kabul edilen IŞİD terör örgütüdür. Kriz ortaya çıkışı yönüyle ani bir kriz özelliği göstermektedir. Zira Musul’un IŞID tarafından ele geçirilmesi dahi, bir haftadan daha kısa sürmüştür. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı üzere Musul’da tehlikeli bir halin yaşandığı bilinmekle birlikte militanların Türk Başkonsolosluğu’nu hedef alması beklenmeyen bir eylemdir. Bu nedenle kriz Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz olma özelliği gösterirken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Çünkü IŞİD’in Musul’a gerçekleştirdiği harekat doğrudan doğruya Türkiye ile arasında bir kriz çıkartmaya yönelik değildir. Kriz konusu içeriğine göre değerlendirildiğinde, diplomatik-siyasi, insani, kültürel-manevi ve algısal bir krizdir. Olayın diplomatik-siyasi bir kriz olarak tanımlanmasının nedeni, krize neden olan olayın savunmacı tarafın siyasi hak ve çıkarlarına, hedeflerine yönelik bir tehdit ve/veya saldırı olarak algılanması ile tırmanan kriz durumunun ‘siyasi kriz’ olarak tanımlanmasından ileri gelmektedir. Siyasi krizlere örnek gösterilebilecek biçimde olayda IŞİD kendisinin meşru gördüğü gerekçelere dayanarak herhangi bir siyasi hedef ve/veya önceliğini elde edebilmek için bir fiili durum yaratma gayreti içerisine girmiştir. Olayın Başkonsolosluğun işgali ve görevlilerin rehin alınmasını ihtiva etmesi de siyasi niteliğinin bir göstergesidir. Ayrıca, 49 görevlinin rehin alınması durumu en başta özgürce yaşama haklarının engellenmesine yönelik bir eylem olduğu için krizin insani bir boyutu bulunmaktadır. Krizin kültürel, manevi ve algısal boyutu, Türkiye’nin devlet olarak imajının rehineler nedeniyle sarsılmasından ve yine IŞİD’in elinde bulunan rehineler aracılığı ile Türk karar alıcılarda tehdit algısı oluşturmasından kaynaklanmaktadır.
Krizin tetikleyicisinin niteliği itibariyle eylem; şiddet içermeyen askeri ve siyasi niteliği olan bir eylemdir. Olayın şiddet içermeyen askeri bir eylem olarak tanımlanmasının nedeni Türk dış politikası kriz incelemeleri grubunun şiddeti zarar veren –kurşun atılmış mı?- sorusu üzerinden sınırlandırmasından ileri gelmektedir. Olayda militanların silah zoruyla konsolosluğu işgal etmesi şiddet içermemekle birlikte, askeri bir eylem olarak tanımlanmış ve olayın diplomatik bir misyonda gerçekleştirilmesi itibariyle olayın siyasi yönüne vurgu yapılmıştır. Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edilmesi, Türkiye’nin yıpratılmasına yönelik bir eylemdir. Ayrıca olay İŞID’in bir güç gösterisi olarak okunmalıdır. Ortadoğu’da düzen kurucu ülke olma iddiasında bulunan Türkiye’nin konsolosluğunun işgal edilmesi örgütün bölgede fiili bir durum yaratma iddiasında olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin olaya ilk tepkisi sözlü bir eylem olmuştur. Ancak bu noktada örgütün tehdidinin sınırlı tutulması amacıyla Türk karar alıcılar konsolosluk çalışanları ile iletişim halinde olduklarını ifade etmiş olmakla birlikte “rehine” yerine “misafir” sözcüğünü kullanmayı tercih etmişlerdir. Ayrıca Türkiye olayın başından itibaren bölgedeki Kürt aşiretler üzerinden iletişime geçmiş ve şiddet içermeyen diğer diye tanımlanabilecek bir tepki geliştirmiştir. Türkiye açısından tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, sınırlı askeri tehdit, uluslararası sistem ve bölgesel sistemde etki kaybı olarak tanımlanabilir.
Türkiye’nin IŞİD’e karşı kriz yönetiminde “zaman kazanma” stratejisini seçmiştir. Bilindiği gibi zaman kazanma stratejisi, Düşman/rakip statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak amacıyla uygulanmaktadır. Savunmacı tarafın acil çıkarına yönelik tehdidin müzakere ile ortadan kaldırılabildiği durumlarda zaman kazanma stratejisi dış politika kazanımları için yeni ihtimaller yaratmaktadır. Ayrıca zaman kazanma stratejisinin sıklıkla rehine krizlerinde uygulandığı bilinmektedir. Radikal bir “terör örgütü” olarak tanımlanan IŞİD’e karşı Türkiye, rehinelerin kurtarılması için dolaylı yollardan müzakere etmiş; bir anlamda yerel unsurlar ve MİT üzerinden gerçekleştirilen bir pazarlık sürdürülmüştür. Ayrıca bölgedeki aşiretler üzerinden sürdürülen görüşmeler askeri olmayan bir baskı stratejisinin uygulandığını göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin şiddet içeren ve kendisini IŞİD ile karşı karşıya getirecek herhangi bir eylemden kaçındığıNATO üyelerinin saldırıya uğrayan üyeye askerî yardımda bulunacakları varsayan NATO’nun 5. Maddesini işletmekten kaçındığı ve NATO’ya bilgi vermekle yetinmesinden de anlaşılmaktadır.
IŞİD ise, olayı “oldu-bittiye getirme” ve Türk çalışanları elinde bulunması üzerinden “şantaj” yapmaya yönelmiştir. Kriz yönetim stratejilerine göre saldırgan taraf, savunmacı tarafın tartışmalı konudaki konumunu korumayacağını düşündüğü durumda hızlı, kararlı bir harekette bulunarak statükoyu değiştirme girişiminde bulunduğu durumlar oldu-bitti olarak açıklanmaktadır. Normal şartlar altında oldu-bittiye getirme stratejisi uygulayan ülke hem ulusal hem de uluslararası arenada güçlü bir kınama riski ile karşı karşıya kalabilmektedir.[19] Ancak IŞİD gibi bir örgüt için bu tür bir kınanma riski bir tehdit değildir.
Birçok çeşidi olan şantaj stratejisinde eğer rakip talep edilen şeyi gerçekleştirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurulmuştur. Alexander George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Şantaj stratejisi şantajcıya güç kullanmadan ortaya çıkmasını istediği sonuca ulaştırdığında avantajlı bir stratejidir. Şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantajın başarıya ulaşması, karşı tarafın saldırgan tarafın elinde bulundurduğu koza önem atfetmesinde gizlidir. Böyle bir durumda şantajcı tamamen taleplerini geri çekebileceği gibi isteklerini karşı tarafın kabul edebileceği makul bir seviyeye düşürebilir ya da değişik bir saldırgan strateji izlemeye yönelebilir.[20] IŞİD rehine krizinde basın-yayın yasağı getirilmesi, olayla ilgili açıklama yapmaktan kaçınılması örgütün alarm durumuna geçerek, rehinelere zarar vermesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.[21]
Bu noktada IŞİD’in kriz yönetim tekniği de aynı şekilde müzakere(pazarlık) ve şiddet içermeyen çözüm üzerine odaklanmıştır. Çünkü pek çok kişinin kafasını kestiği görüntüleri yayınlayan örgüt bu örnekte rehinelere fiili anlamda bir zarar vermemiştir. Olayda şiddetin seviyesi, her an rehinelere zarar verilebileceği ve bu görüntülerin servis edilebileceği ihtimali üzerinden Türkiye’ye psikolojik şiddet ve baskı yaratma amacını taşımaktadır. IŞİD Rehine krizinde, krize müdahil olan herhangi bir üçüncü aktör ve müdahil bir örgüt yoktur. Örneğin: NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, “NATO’nun devreye girmesini sanmadığını” açıklamış, BM Genel sekreteri Ban-ki Moon “BM Genel Sekreteri olarak, diplomatlara yönelik bu tür terör saldırılarını en sert biçimde kınıyorum. Diplomatları ve sivilleri hedef alan bu saldırılar, hiçbir şekilde haklı görülemez. Yaşadığım şoku anlatmama imkan yok. Bu, kesinlikle kabul edilemez” diyerek olayı bireysel olarak kınamıştır. ABD ise12 Haziran 2014’te olayı en güçlü şekilde kınadığını açıklamakla yetinmiştir.
IŞİD Rehine Krizi, üzerinde bir çeşit “uzlaşı” sağlanarak çözülmüştür. Dış basında bu uzlaşının Türkiye’nin elinde bulundurduğu İŞID militanları karşılığında örgüt ile pazarlık edilerek -50 kişinin örgüte teslim edilmesi- sağlandığı düşünülmektedir. Zira IŞİD militanları Türkiye sınırının hemen yakınında rehineleri MİT’e teslim etmiştir. Olayda, sonucun niteliği itibariyle bir uzlaşı sağlanmış; ancak konsolosluk çalışanları Türkiye’ye getirilmiş olmasına rağmen krizin sonucunun niteliği belirsiz kalmıştır. Çünkü kriz sonrasında Musul Başkonsolosluğu boşaltılmış ve kriz sonrası dönemde ilişkiler de bir önceki döneme geri dönmemiştir. Çünkü kriz sonrası evrede bunun sağlanabilmesi için teorik olarak IŞİD’in Musul işgalinden önceki güne geri dönülmesi gerekmektedir. Bu da reel düzlemde mümkün değildir. Ayrıca Türkiye’nin rehineleri geri almasıyla krizin sona ermekle birlikte, Musul’daki IŞİD işgali devam etmiştir.
Türkiye IŞİD Rehine Krizi’nde muhatap farklılığı nedeniyle özgün bir değerlendirme yapmaya yönelmiştir. Bu kapsamda rehineleri elinde tutan IŞİD birimlerinin yapısı, daha önceki rehine olaylarındaki davranışları, söz konusu gruplara söz geçirebilen aşiret ve kişilerle detaylı bir çalışma yapma yolunu seçmiştir. İlk 2 gün içinde kurtarma gerçekleştirilemediği için rehinelerin kurtarılmasında sürenin uzama ihtimali öngörülmüştür. Kriz döneminde bölgede yaşanan çatışmalar, ABD’nin öncülük ettiği IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon girişimleri, IŞİD açısından 49 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının serbest bırakılmasını, rehin tutulmasından daha avantajlı hale getirmiştir. Bu nedenle koalisyon güçlerinin IŞİD’e karşı giriştiği hava operasyonu rehinelerin serbest bırakılmasında etkili olmuştur. Ayrıca IŞİD’in özellikle Kürt gruplarla çatışmaları, serbest bırakma koşullarının oluşmasını geciktirmiştir.
[1] “Arınç: Rehinelerle İrtibatımız Var”, Cumhuriyet, [16.06.2014].
[2] “El Kaide’ye bağlı örgüt Ramadi ve Felluce’yi aldı”, Milliyet, 3 Ocak 2015.
[3] “Irak’ta IŞID İlerleyişi: 8-15 Haziran 2014 Irak Bülteni”, http://improkul.impr.org.tr/?p=2888, [27.03.2015].
[4] Aynı gün Suriye’de Musul’a bağlı Gavyera ilçesinde 31 Türk TIR şoförü IŞİD tarafından kaçırıldı “Dışişleri: Irak'ta 80 Türk Rehin”,Hürriyet, 11 Haziran 2014.
[5] Ahmet Davutoğlu, @Ahmet_Davutoğlu, twitter hesabı, 10 Haziran 2014.
[6] No: 196, “11 Haziran 2014, Musul’daki Başkonsolosluğumuz Yerleşkesine Gerçekleştirilen Baskın Hk.”, http://www.mfa.gov.tr/no_-196_-11-haziran-2014_-musul_daki-baskonsoloslugumuz-yerleskesine-gerceklestirilen-baskin-hk_.tr.mfa [27.03.2015].
[7] Uğur Ergan, “NATO'da 'Musul' toplantısı”, Hürriyet, 12 Haziran 2014.
[8] “İşgal İnfiali”,Hürriyet, 12 Haziran 2014.
[9] “Bülent Arınç'tan ilginç çıkış”,Hürriyet, 13 Haziran 2014.
[10] “Hedefleri Türkiye değil”,Hürriyet, 14 Haziran 2014.
[11] Ramazan Yavuz ve Felat Bozarslan ,“Türk rehineler için Erbil'den zırhlı araçlar gönderildi”, Hürriyet, 14 Haziran 2014
[12] Ümit Çetin, “Durum IŞİD Ötesi”, Hürriyet, 16 Haziran 2014.
[13] “Arınç: Rehinelerle irtibatımız var”,Hürriyet, 16 Haziran 2014.
[14] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.
[15] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.
[16] “Türk rehineler nasıl serbest bırakıldı?”, http://www.takvahaber.net/guncel/turk-rehineler-nasil-serbest-birakildi-h9846.html, [29.03.2015].
[17] “Davutoğlu müjdeli haberi Bakü'de verdi”, AA, 20 Eylül 2014.
[18] “Arınç: Burunları bile kanamadan getirildiler”, AA, 20 Eylül 2014.
[19] George, Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 382.
[20] George, “Strategies for…”, 380.
[21] Benzer bir stratejinin Suriye’de IŞİD militanları tarafından kaçırılan gazeteci Bünyamin Aygün için de uygulandığı bilinmektedir. Bkz. Bünyamin Aygün, IŞİD’in Elinde 40 Gün, (İstanbul: Doğan Kitap, 2015) içinde Serpil Çevikcan, “Bünyamin Nasıl Kurtarıldı?”, 14.
Ana Sayfa - 2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi Makale Sayısı: 1
2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi
ÖZET
22 Şubat 2015 tarihinde Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu "Şah Fırat Operasyonu" ile Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye-Suriye sınırı yakınındaki Eşme Köyü'ne nakletmesi ile ortaya çıkan kriz durumu. Söz konusu operasyon Suriye merkezi yönetimi haberdar edilmeden, bir anlaşma yapılmadan gerçekleştirilmiş olduğu için Türkiye-Suriye ilişkilerinde yeni bir uyuşmazlık-çatışma-kriz yaratmıştır. 1921 Ankara Anlaşması, 1923 Lozan Barış Antlaşması gereğince söz konusu bölge Türkiye'ye aittir. 2010 sonrasında Suriye'de başlayan iç çatışmalar sonucunda Suriye yönetiminin bölgedeki kontrolünü yitirmesiyle S
Düzenlenen operasyona gerekçe olarak "askeri gereklilikler" gösterilmiş, bu ise Türkiye'de hükümete sert eleştirilerin yapılmasına neden olmuştur.üleyman Şah Türbesi'nin güvenliği tehdit altına girmiştir. Yapılan askeri operasyon sonucunda türbede bulunan sandukalar ve değerli emanetler Suriye sınırında bulunan Eşme Köyü'ne getirilmiş ve burada hazırlanan geçici türbede muhafaza edilmiştir.
Yapılan açıklamalarda güvenliğin yeniden tesisi ile türbenin önceki yerine nakledileceği belirtilmiştir. Suriye merkezi yönetiminin bilgi ve oluru olmadan gerçekleştirilen yer değişikliği ve askeri operasyon Suriye'nin tepkisini çekmiştir. Diğer yandan Suriye topraklarında bir Suriye vatandaşına ait araziye türbenin geçici olarak yerleştirilmiş olması ve güvenli bölge tesis edilmesi özel hukuk açısından da tartışmalı bir durum yaratmıştır.
Düzenlenen askeri operasyon sırasında bölgedeki Suriyeli Kürt gruplarla işbirliği yapılmış olması ve bu grupların PKK ile bağları ise başka bir tartışma konusunu oluşturmuştur.

Krizin Arka Planı: 2010 yılından itibaren Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin bozulması yeni krizlere zemin hazırlamıştır. Bunlardan biri de Suriye sınırları içerisinde yer alan ve hukuki - siyasi olarak antlaşmalarla Türkiye'ye ait olan Süleyman Şah Türbesi'nin statüsüne ilişkindir. 2010-2015 zaman diliminde Suriye'de ortaya çıkan istikrarsızlıklar ve iç çatışmalar Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğinin sağlanması açısından belirgin risk, tehlike ve tehditlerin varlığına işaret etmiştir. Bölgede Suriye merkezi yönetiminin denetiminin olmaması ve çatışmaların seyrine göre farklı silahlı grupların, aşiretlerin bölgede etkinlik kurmaları Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğini de tehdit eder hale gelmiştir. Özellikle IŞİD'in bölgedeki varlığını arttırmış olması ve Türkiye'nin de bu örgütün hedefi haline gelmesi kaygıları arttırmıştır. 2014 yılında Türkiye'nin Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğini sağlamak amacıyla çeşitli önlemler almaya ihtiyaç duyduğu gözlenmektedir. Nitekim TBMM 2 Ekim 2014 tarihinde kabul etmiş olduğu tezkere ile hükümete yetki vermiştir. Karar aşağıdaki gibidir:
".... Öte yandan, uluslararası hukuk uyarınca Türk toprağı kabul edilen Süleyman Şah Saygı Karakolu’na dönük güvenlik riski de artmıştır.
Yukarıda belirtilen tüm gelişmeler, Türkiye’nin rejimin ve terör gruplarının gerçekleştirebileceği her türlü saldırıdan, ayrıca Suriye’deki belirsizlik ve kaos ortamından en fazla etkilenebilecek ülke konumunda olduğunu teyit etmektedir.

Bu çerçevede, ulusal güvenliğimizi tehlikeye atabilecek her türlü tehdide ve eyleme karşı, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız doğrultusunda gerekli önlemlerin tespiti ve uygulanması önem taşımaktadır. Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik terör tehdidi ve her türlü güvenlik riskine karşı uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli her türlü tedbiri almak, Irak ve Suriye’deki tüm terörist örgütlerden ülkemize yönelebilecek saldırıları bertaraf etmek ve kitlesel göç gibi diğer muhtemel risklere karşı güvenliğinin idame ettirilmesini sağlamak, kriz süresince ve sonrasında hasıl olabilecek gelişmeler istikametinde Türkiye’nin yüksek menfaatlerini etkili bir şekilde korumak ve kollamak, gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe takdir ve tayin olunacak şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara yönelik olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması, bu kuvvetlerin Hükümetin belirleyeceği esaslara göre kullanılması ile risk ve tehditlerin giderilmesi için her türlü tedbirin alınması ve bunlara imkân sağlayacak düzenlemelerin Hükümet tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması için, Anayasanın 92’nci maddesi uyarınca Hükümete bir yıl süreyle izin verilmesi, Genel Kurulun 2.10.2014 tarihli 2’nci Birleşiminde kabul edilmiştir."[1] Tezkerede dikkati çeken iki önemli husus gözükmektedir. Bunlardan ilki “uluslararası hukuk uyarınca Türk toprağı kabul edilen Süleyman Şah Saygı Karakolu’na dönük güvenlik riski”nden söz edilmesi, diğeri ise “…gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere…” ifadeleridir. Hükümetin diğer faktörler yanında Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik tehdit algılamalarını giderecek önlemleri 2015 yılından önce planlamaya başladığı söylenebilir.[2]
Çatışma - Kriz ilişkileri açısından değerlendirildiğinde Süleyman Şah Türbesi'ne ilişkin iki ülke arasında doğrudan bir uyuşmazlığın bulunmadığı söylenebilir. Kriz öncesi evrede, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin 2010 yılında gerginleşmesinden önce bu konudaki görüş alışverişinin Süleyman Şah Türbesi'nin kurulacak Teşrin Barajı dolayısıyla yeniden su altında kalmasına ilişkin riskler konusundadır. Ancak iki ülke arasında imzalanan anlaşma ile Süleyman Şah Türbesi ve müştemilatının tahkim edilmesine karar verilmiş ve proje çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu niteliğiyle söz konusu kriz Suriye - Türkiye ilişkilerinde tekrarlayan çatışma içerisinde ortaya çıkan bir kriz özelliği göstermemektedir.

Türkiye'nin askeri gereklilikleri gerekçe göstererek Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye sınırına yakın Eşme Köyü'ne taşımak için askeri operasyon düzenlemesi Suriye açısından krizin tetikleyicisi eylem olmuştur. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ifadesiyle Şah Fırat Operasyonu sırasında 39 tank, 57 zırhlı araç, 100 araç ve 572 personelle Suriye'ye girilmiştir. Dış politika krizi olması bakımından değerlendirildiğinde Türkiye krizi tetikleyen aktör olarak Suriye topraklarında bir askeri operasyon düzenlemeden önce gerekli diplomatik süreçleri tüketmemiştir. Dolayısıyla kriz zamansal sınıflandırma açısından ani kriz niteliğindedir. Tetikleyici eyleme ilişkin karar Türkiye' tarafından mevcut tüm seçenekler değerlendirilerek alındığı ve olası riskler düşünüldüğü için niyet bakımından tasarlanmış kriz özelliği göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın yaptığı açıklamada aşağıdaki ifadelere yer verilmektedir:“...Şimdi operasyonun karar saatini, gününü sizle tabi ki paylaşamam, bununla ilgili bildiğiniz gibi değerlendirmeler her gün yapılır, anlık yapılır. Konuyla ilgili Cumhurbaşkanımızın sevk ve idaresinde, Başbakanımızın koordinasyonunda, Genelkurmay Başkanlığımızın başkanlığında bu karar verildi, bu operasyon yapıldı. Tabii ki bunun bir arka planı var, yani bu karar Cumartesi öğleden sonra verilmedi, şüphesiz bunun bir arka planı var. Bu bölgedeki dinamik güvenlik unsurlarını analiz etmek suretiyle verilmiş bir karardır ve biz isabetli olduğu konusunda en ufak bir tereddüde sahip değiliz."[3]
Diğer yandan Süleyman Şah Türbesi'nin taşınması ve sonrasındaki uygulamalar Türkiye - Suriye ilişkilerinde bu konudaki uyuşmazlığın, dolayısıyla krizin de sürdüğünü göstermektedir. Halihazırda bu niteliğiyle gelişen kriz özelliğine de sahiptir.
Türkiye açısından fiili durum yaratmasına gerekçe oluşturan gelişme Suriye topraklarında iç çatışmalar dolayısıyla Süleyman Şah Türbesi'nin ve burada bulunan askeri personelinin güvenliğini sağlamakta tehditlerin artmış olmasıdır.[4] Süleyman Şah Türbesi'ne yönelik bir saldırının [ki bu saldırının IŞİD kaynaklı olacağı ileri sürülmüştür] gerçekleşmesi durumunda Türkiye'nin kime tepki göstereceğinin belli olmaması istemediği ve kontrol edemeyeceği bir çatışmaya sürüklenebileceği endişesi yaratmıştır. Bu ise askeri ve siyasi karar alıcılar bakımından alınan kararın stresini arttırmıştır. Kriz öncesi evrede siyasi karar alıcıların Suriye yönetimi ile doğrudan iletişim kanallarını kullan[a]mamış olması, diplomatik ilişkilerin kopmuş olması askeri operasyondan Suriye yönetimini haberdar etmeyi engellemiştir.[5] Askeri operasyon sonucunda ortaya çıkan krizde Türkiye'nin muhatabı Suriye olduğu için devletten devlete yaşanan bir krizden söz edilebilir. Kriz sürecinde siyasal karar alıcının operasyonu meşrulaştırmak için ileri sürmüş olduğu gerekçe "askeri gereklilik" olmuştur. Ancak bu gerekliliğin hangi somut bilgilere/verilere dayandırılmış olduğu açık değildir. Tehditin Türkiye açısından yaratmış olduğu önem derecesi ise algısal güvenliğin yanı sıra toprak bütünlüğünü ilgilendirmesi dolayısıyla yüksektir. Yani gerekli önlem alınmadığı, tepki gösterilmediği takdirde gerçekleşecek tehdit / saldırı doğrudan ülke bütünlüğü ve güvenliğine yönelik olarak değerlendirilmiştir. Eğer iddia edildiği gibi Süleyman Şah Türbesi ve güvenliği sağlayan askeri birliğe yönelik bir IŞİD saldırısı riski gerçekleşmiş ve bunun sonucunda Türk askerinin saygınlığını, etkisini zayıflatacak bir eylem gerçekleşmiş olsaydı [örneğin çatışma sırasında Türk askerinin esir alınması, medya önünde infaz edilmesi gibi senaryolar] bu durumda Türkiye'nin bölgesel alt sistemdeki saygınlık ve etkisinde de bir zayıflamanın olacağı düşünülmüştür.
Genelkurmay Başkanlığı'nın operasyon sonrasında basına yapmış olduğu açıklama aşağıdaki gibidir:
"Uluslararası Antlaşmalar ile Türk toprağı olan Süleyman Şah Saygı Karakolu'ndaki manevi değeri yüksek ecdat yadigarı emanetler, Suriye'de ortaya çıkan güvenlik sorunları ve askeri zaruretler nedeniyle, haklarımız saklı kalmak üzere geçici olarak yine Suriye topraklarında bulunan Suriye Eşmesi Köyüne taşınmak üzere getirilmiştir. Geride değerli emanet bırakılmamıştır. Suriye Eşmesi'nde naaşın nakledileceği bölge birliklerimiz tarafından kontrol altına alınmış, bayrağımız göndere çekilmiştir. Şah Fırat Operasyonu sırasında herhangi bir çatışma yaşa

Türkiye'nin gerçekleştirmiş olduğu fiili durum yaratma şiddet içermeyen askeri eylem şeklinde kurgulanmış ve operasyon sırasında herhangi bir şiddet [askeri nitelikte çatışma] gerçekleşmemiştir. nmamış, başlangıç evresindeki intikal esnasında bir personelimiz geçirdiği bir kaza sonucu şehit olmuştur."[6]
Operasyon sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ise aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
"Sevk ve idaresini bizzat takip ettiğim, Sayın Başbakanımızın ve Genelkurmay Başkanımızın harekat merkezinden bizzat yürüttüğü bu operasyon, ecdadımızın bizlere emaneti olan Süleyman Şah Türbesi'ni, savaş şartlarının hakim olduğu Suriye'de daha güvenli bir mevkiye nakletmeyi amaçlamıştır. Gece boyu gerçekleştirilen Şah Fırat operasyonuyla Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu'ndaki tüm emanetler ve orada görev yapan askerlerimiz, salimen ülkemize getirilmiş bulunmaktadır. Operasyon, devletimizin kararı ve uygulamasıyla başarılı bir şekilde tamamlanmıştır. Süleyman Şah'ın naaşı, askerlerimiz tarafından kontrol altına alınan ve şu anda bayrağımızın dalgalandırıldığı, Suriye sınırları içinde sınırımıza 200 metre mesafede bulunan Eşme bölgesine nakl-i kubur ile getirilecektir. Daha önce iki defa yeri değiştirilmiş olan Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu, yine uluslararası hukuk ve anlaşmaların bir gereği olarak yeni mekanında bayrağımızı dalgalandırmaya ve ecdadımızın hatırasını yaşatmaya devam edecektir."[7] Türkiye'nin Suriye sınırları içerisinde gerçekleştirdiği operasyon iki ülke arasındaki ahdi hukuku ve siyasi ilişkileri ilgilendirdiği ve bu statüde tek yanlı bir değişiklik yaratmış olduğu için Suriye açısından bakıldığında Türkiye'yi "saldırgan ülke" pozisyonuna sokmaktadır. Suriye'nin kriz sürecinde Türkiye'ye tepkisi mevcut koşullarda sözlü, diplomatik-siyasi tepki göstermekten öteye gitmemiştir. Bununla birlikte Suriye Hükümeti BM Genel Sekreteri’ne göndermiş olduğu mektup ile Türkiye'nin Suriye'de gerçekleştirmiş olduğu operasyona tepki göstermiş ve 1921 Anlaşmasının ihlali olarak yorumlamıştır.[8]
Operasyon sırasında bölgede faaliyet gösteren koalisyon güçleri ve Özgür Suriye Ordusu'nun durumdan haberdar edildiği ve operasyonu Türkiye'nin tek başına yürütmüş olduğu açıklanmıştır. Oysa ilerleyen süreçte Türk askeri birliklerinin Suriye topraklarına girişi ve çıkışı süresince PYD/YPG güçlerinden destek aldığı görülmüştür. Basında çıkan haberlerde[9] operasyon sırasında yerel Kürt (PYD /YPG) gruplarının askeri birliklerin geçiş koridorunu açtıkları ve geçişi kolaylaştırdıklarına ilişkin bilgilere yer verilmiştir.
Şah Fırat Operasyonu taktiksel olarak Türkiye'nin askeri güvenlik bağlamındaki zorunlulukları ile bağlantılandırılmış ve bu endişeler operasyon ile giderilmiş olsa da bir krizin yanı sıra Suriye - Türkiye ilişkilerinde yeni bir [çok] uyuşmazlık yaratmıştır. Dolayısıyla kriz yönetimi açısından alınan operasyon kararının rasyonel bir karar olmadığı, kriz yönetim süreçleri açısından da tartışmalı olduğu söylenebilir.
Operasyonun Etki ve Sonuçları:
- Şah Fırat Operasyonu olarak adlandırılan operasyon sonucunda aşağıdaki tartışmalar doğmuştur;
- Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu askeri operasyon bu ülkenin oluru alınmadan gerçekleştirildiği için hukuksal açıdan tartışmalıdır,
- Operasyon sırasında ve sonrasında Süleyman Şah Türbesi'nin yeri bir oldu-bitti ile değiştirildiği için Suriye'nin bu değişikliğe oluru bulunmamaktadır, oysa Türbenin yerinin değiştirilmesi eğer gerçekten bir zorunluluk ise bunun daha önce olduğu gibi iki ülke arasındagerçekleştirilecek müzakereler sonucunda mutabakatla yapılmış olması gerekir,
- Halihazırda Suriye'ye ait topraklar da bir Suriye vatandaşına ait bir arazi üzerinde Türkiye Süleyman Şah Türbesi'ni geçici olarak inşa etmiş olsa da gerek Türbenin varlığı gerekse Türbeyi korumak amacı ile bölgede bulundurduğu askeri varlığı hukuki, siyasi açıdan tartışmalıdır. Türkiye'nin bu süreç ve sonrasında mağdurların açacağı mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin tazminat davalarıyla karşı karşıya gelmesi mümkündür.
- Askeri güvenlik açısından Türbenin halihazırda bulunduğu konum itibariyle Türkiye'nin güvenlik kaygılarını ortadan kaldırmadığı da söylenebilir. Bölge IŞİD değil fakat PYD/YPG örgütünün kontrolü altındadır. Türkiye ise bu örgütü PKK'nın Suriye'deki kolu olarak değerlendirmekte ve terör örgütü olarak kabul etmektedir.
[1]TBMM 1071 Nolu Tezkere Kararı için bkz.; https://www.tbmm.gov.tr/tbmm_kararlari/karar1071.html
[2] 2014 yılında internet üzerinden sızdırılan bazı dinleme kayıtlarında Suriye’deki riskler ve alınacak olası önlemlere ilişkin diyaloglarda Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik olası saldırıların da dillendirildiği görülmektedir. Bu konuda bkz.; Bomba Ses Kaydı: Seçim İçin Savaş Planı”, Cumhuriyet, 27 Mart 2014, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/54767/Bomba_ses_kaydi__Secim_icin_savas_plani.html
[3]Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şah Fırat Operasyonu Türkiye’nin Kendi Kararıdır ve Kendi Kabiliyetleriyle Hayata Geçirilmiştir”, http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/2808/cumhurbaskanligi-sozcusu-kalin-sah-firat-operasyonu-turkiyenin-kendi-kararidir-ve-kendi-kabiliyetleriyle-hayata-gecirilmistir.html
[4] Bu gerekçenin “Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti toprağını savunmadıkları, PKK/PYD ile IŞİD terör örgütlerini muhatap aldıkları iddiasıyla Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında birer gensoru açılmasına ilişkin” önergenin 24 Mart 2015 tarihli toplantısında TBMM’de görüşülmesi sırasında muhalefetin sert eleştirilerine muhatap olduğu görülmektedir. Önerge hakkındaki tartışmalar için bkz.; https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem24/yil5/ham/b08201h.htm
[5]Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklaması için bkz.; http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/02/22/genelkurmay-baskanligindan-operasyon-aciklamasi
[6]Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın basın açıklaması sırasında sorulan bir soruya verdiği cevapta Suriye yönetiminin de verilen bir nota ile duruma ilişkin olarak bilgilendirildiğini ifade etmektedir. Bkz.; “Sayın Başbakanımızın dün açıkladığı gibi operasyonun selameti açısından müttefiklerimize bilgi verilmiş, Suriye rejimine de bir nota iletilmiştir. Fakat bahsettiğiniz diğer örgütlerle herhangi bir temas, koordinasyon, yardımlaşma söz konusu değildir." Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şah Fırat Operasyonu Türkiye’nin Kendi Kararıdır ve Kendi Kabiliyetleriyle Hayata Geçirilmiştir”, http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/2808/cumhurbaskanligi-sozcusu-kalin-sah-firat-operasyonu-turkiyenin-kendi-kararidir-ve-kendi-kabiliyetleriyle-hayata-gecirilmistir.html
Suriye'nin durumdan haberdar edilmesinin 21 Şubat 2015 tarihinde Suriye'nin İstanbul Konsolosluğu'na verilen nota ile gerçekleştiği görülmektedir. Ancak notanın bilgi amaçlı olduğu ve cevabı beklenmeden operasyonun gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu durum Suriye'nin Genel Sekreter'e göndermiş olduğu mektupta özellikle vurgulanmıştır. Bkz.; "Identical letters dated 23 February 2015 from the Permanent Representative of the Syrian Arab Republic to the United Nations addressed to the Secretary-General and the President of the Security Council", https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N15/051/57/pdf/N1505157.pdf?OpenElement
[7]Cumhurbaşkasın Erdoğan'ın açıklaması için bkz.; http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/02/22/erdogandan-sah-firat-kutlamasi
[8]Mektubun orjinali için bkz.; "Identical letters dated 23 February 2015 from the Permanent Representative of the Syrian Arab Republic to the United Nations addressed to the Secretary-General and the President of the Security Council", https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N15/051/57/pdf/N1505157.pdf?OpenElement
[9]Uğur ERGAN / Selçuk ŞEN, "YPG: Şah Fırat Operasyonu'na destek verdik", Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/ypg-sah-firat-operasyonuna-destek-verdik-28271808
Ana Sayfa - 2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi
Ana Sayfa - 2015-2016 Irak Başika Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2015-2016 Irak Başika Krizi