- Görüntüleme: 814
1957 Suriye Krizi
Soğuk Savaş’ın en yoğun şekilde yaşandığı zaman dilimleri olarak adlandırabileceğimiz 1950-1960 arası dönemde Suriye ile yaşadığımız algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilen krizdir. Bölgesel alt sistemde var olan uluslararası mücadele ülkelerin davranışlarını da şekillendirmiştir. Batı bloğunda yer almak isteyen Türkiye NATO’ya üye olmuş, Balkan ve Bağdat Paktlarında aktif bir şekilde yer almıştır. Bağdat Paktı ve Süveyş Krizi sonrası batı ile arası açılan Suriye, Mısır’a ve SSCB’ne yakınlaşmıştır. Suriye ve SSCB arasında imzalanan ekonomik ve askeri yardımları içeren anlaşmanın açıklanması ile birlikte bazı bölge ülkeleri ve Türkiye tepki göstermiş ve Sovyetlerin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olmalarından kuşku duymuşlardır. Bu bağlamda Türkiye yıllardan beri kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden de hissetmeye başlamıştı. Yani Türkiye, kendini hem kuzeyden ve hem de güneyden Sovyetlerin baskısı ile çevrelendiğini algısı taşımaktaydı. Suriye’nin iç siyasetinde ise sol akımların ve Baas partisinin güçlenmesi bu yakınlaşmayı daha da hızlandırmıştır. Suriye’nin bölgede kendisine düşman olarak gördüğü İsrail’e karşı silahlanması ve bu doğrultuda SSCB ile yakınlaşması Türkiye’den aşırı tepki görmüş ve kendisine karşı tehdit olarak algılamıştır. ABD’nin de desteği ile Türkiye Suriye’ye karşı önlemler almaya başlamış hatta sınıra asker yığmıştır, bunun üzerine Suriye konuyu BM gündemine getirmiştir. Sovyetler de gerek Türkiye’nin davranışlarını gerekse ABD’nin verdiği desteğe nota ve mesajlar yardımı ile tepkisini göstermiştir. BM’de diğer devletlerinde desteğiyle kriz yumuşama sürecine girmiş, özellikle krize müdahil olan ABD ve SSCB’nin de istekleri doğrultusunda kriz sona ermiş ve ilişkiler normale dönmüştür. Suriye şikayetini BM’den çekerken Türkiye de sınırdaki askeri varlığını azaltmıştır. Kriz sonucunda ise Türkiye daha çok batıya bağımlı hale gelen bir ülke gelmiş ve Ortadoğu ülkeleri ile ilişkileri daha kötü bir boyuta taşınmıştır.
- Görüntüleme: 795

1957 Suriye Krizi
Soğuk Savaş’ın en yoğun şekilde yaşandığı zaman dilimleri olarak adlandırabileceğimiz 1950-1960 arası dönemde Suriye ile yaşadığımız algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilen krizdir. Bölgesel alt sistemde var olan uluslararası mücadele ülkelerin davranışlarını da şekillendirmiştir. Batı bloğunda yer almak isteyen Türkiye NATO’ya üye olmuş, Balkan ve Bağdat Paktlarında aktif bir şekilde yer almıştır. Bağdat Paktı ve Süveyş Krizi sonrası batı ile arası açılan Suriye, Mısır’a ve SSCB’ne yakınlaşmıştır. Suriye ve SSCB arasında imzalanan ekonomik ve askeri yardımları içeren anlaşmanın açıklanması ile birlikte bazı bölge ülkeleri ve Türkiye tepki göstermiş ve Sovyetlerin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olmalarından kuşku duymuşlardır. Bu bağlamda Türkiye yıllardan beri kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden de hissetmeye başlamıştı. Yani Türkiye, kendini hem kuzeyden ve hem de güneyden Sovyetlerin baskısı ile çevrelendiğini algısı taşımaktaydı. Suriye’nin iç siyasetinde ise sol akımların ve Baas partisinin güçlenmesi bu yakınlaşmayı daha da hızlandırmıştır. Suriye’nin bölgede kendisine düşman olarak gördüğü İsrail’e karşı silahlanması ve bu doğrultuda SSCB ile yakınlaşması Türkiye’den aşırı tepki görmüş ve kendisine karşı tehdit olarak algılamıştır. ABD’nin de desteği ile Türkiye Suriye’ye karşı önlemler almaya başlamış hatta sınıra asker yığmıştır, bunun üzerine Suriye konuyu BM gündemine getirmiştir. Sovyetler de gerek Türkiye’nin davranışlarını gerekse ABD’nin verdiği desteğe nota ve mesajlar yardımı ile tepkisini göstermiştir. BM’de diğer devletlerinde desteğiyle kriz yumuşama sürecine girmiş, özellikle krize müdahil olan ABD ve SSCB’nin de istekleri doğrultusunda kriz sona ermiş ve ilişkiler normale dönmüştür. Suriye şikayetini BM’den çekerken Türkiye de sınırdaki askeri varlığını azaltmıştır. Kriz sonucunda ise Türkiye daha çok batıya bağımlı hale gelen bir ülke gelmiş ve Ortadoğu ülkeleri ile ilişkileri daha kötü bir boyuta taşınmıştır.
1957 Suriye Krizi
Soğuk Savaş etkilerinin tüm dünyada en hissedilir biçimde gözlemlendiği yıllarda Türkiye’nin bulunduğu Ortadoğu bölgesi de bu durumdan payını almıştır. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya uluslararası sistemi yönlendiren ve etkileyen iki süper güç olarak dünya siyasetini etkileyen birincil aktörlerdir. Bu bağlamda bu iki aktörün yönlendirdiği uluslararası sistemdeki tüm ülkeler ideolojik ve siyasi olarak tarafını seçmek durumundaydı; ABD liderliğinde Batı Bloku ülkeleri ve SSCB liderliğinde Doğu Bloku ülkeleri. Batı Bloku ülkeleri NATO üyesi ve üyesi olmayan ABD ile müttefik olan ülkelerden oluşurken, Doğu Bloku ise Varşova Paktı’na üye olan veya olmayan komünist ülkelerden oluşmaktaydı. Bu iki blok haricinde Bağlantısızlar hareketine üye ülkeler de sistemde yer almaktaydı. Tüm bunlarla birlikte Soğuk Savaş’ın uygulama alanı olarak en iyi yansıyan bölgesi olan Ortadoğu’da 1956’dan başlayarak birçok kriz yaşanmıştır. Süveyş bunalımı, Suriye krizi, Irak darbesi, Ürdün ve Lübnan’daki olaylar bölgedeki yaşanan Soğuk Savaş’ı yansıtan en belirgin örneklerdir. Türkiye ise yürüttüğü politikalar nedeniyle batıya özellikle ABD’ye yaklaşırken bölgede yalnızlaşma süreci yaşamıştır. Bu dönemde Türkiye’nin Ortadoğu politikasını belirleyen faktörler şu şekilde sıralanabilir;
1950’lerden itibaren, NATO üyeliği sonrası Türkiye’nin Ortadoğu politikasında batı faktörü temel belirleyicisi olmuştur. Türkiye batı ile daha çok yakınlaşırken Mısır’da gerçekleşen ihtilal Mısır’ın batıdan ayrışma sürecini hızlandırmıştır. Arap ülkelerinin Mısır’ın öncülüğünde bir batı karşıtı durumu batı ile paralel politikalar izleyen Türkiye’yi ciddi bir şekilde etkilemiştir. Bu bağlamda Ortadoğu ülkelerini batı ile karşı karşıya getiren her olay müttefik ilişkiden dolayı Türkiye’yi bölge ülkelerine karşı pozisyon almayı gerektirmiştir. Türkiye’nin dış politikasını belirleyen diğer bir faktör ise Sovyetler Birliği’dir. Boğazlar ve Toprak talepleri sonrasında Sovyetler ‘den ciddi bir tehdit algısı hisseden Türkiye bölgedeki Ortadoğu Komutanlığı[2] Türkiye’nin dış politikasını uluslararası düzeyde 1952 NATO üyeliği ve bölgesel düzeyde Balkan ve Bağdat Paktı üyeliği şekillendirmiştir.
Demokrat Parti döneminde ve özellikle başbakan Adnan Menderes’in öncülüğünde TDP geleneksel Batıcılık çizgisini izlemekle birlikte statükoculuk çizgisinden ciddi bir sapma göstermiştir. Baskın bir lider özelliği gösteren Menderes, Doğu/Batı arasında hatta Batı'nın kendi içinde dengeleri gözetmemiştir. Bu durum neticesinde ABD'ye karşı olan bağlılık ve bağımlılık sonucu kendini sınırlandırmış ve bu yönelim tüm dış politika kararlarını etkileyecek bir boyuta ulaşmıştır. Aktif ama risklerle dolu bir dış politika yürütmüştür tehdit olarak algıladığı ülkelere karşı batı/ABD’nin destek sınırlarını görmek istemiştir. Ancak jeostratejik önem taşıyan bir orta büyüklükte devlet için aktif politikalar yerine ihtiyatlı politikanın önemi daha büyüktür.[4] Bu bağlamda Bağdat Paktı’nı kendi güvenliklerine tehdit olarak algılayan Suriye ve Mısır başından itibaren bu pakta mesafeli durmuş diğer Arap ülkelerinin bu pakta yer almasına karşı çıkmışlar ve bunda başarılı da olmuşlardır bir Arap ülkesi hariç; Irak. Türkiye Bağdat Paktı ile bir taşla birkaç kuş vurma hesabı yapmaktaydı; öncelikle ABD ve batının desteğini yanında görmek, sonrasında ise Rusya’nın sıcak denizlere inmesini, İran ve Irak’ın işgalini önlemek istiyordu özetle Bağdat Paktı’na biçtiği rol NATO’nun tamamlayıcısı olarak faaliyet göstermesidir.[6]
ABD Pakta tam üye olarak katılmak konusunda tereddütlüydü. Paktın toplantılarına gözlemci üye statüsüyle katılacaktı bunun nedenleri arasında SSCB'nin de benzer paktlar kurma ihitmalinin bulunmasıdır.[8]
Paktın imzalanması sonucu Türkiye ile pakta karşı çıkan Arap ülkeleri arasındaki tutumlar gitgide sertleşmiştir. Kürkçüoğlu’na göre Türkiye pakta olan karşı tutumları yanlış algılayarak liderlik yarışına girmiştir. Ancak asıl neden farklıdır; Arap ülkeleri tarafından tehdit olarak algılanmayan hatta sınırı bile olmayan Sovyetlere karşı kurulmuş olan bu Pakt Batı ile işbirliği yapmak hatta Batıya bağlanmak demektir. Ancak bu ülkeler batıyı bağımsızlık mücadelesi verdiği ülkeler olarak görmekte ayrıca İsrail’in kurulmasında sorumlu tutmaktadır. Bu nedenle bölge ülkeleri için Batı Sovyetler’den daha “tehlikeli” idi.[10]
Tüm bu gelişmeler sonucunda Suriye, Arap milliyetçiliğin lideri olan Mısır’a yaklaşarak olası Bağdat Paktı üyeliği çerçevesinde Türkiye’nin ve batının olası etkilerinden uzak kalmayı seçmiştir. 1945’den itibaren Batı ile yakınlaşırken Ortadoğu bölgesinden uzaklaşan Türkiye, 1950’lerin ortalarından itibaren SSCB’nin bölgeye girmesi ile Arap ülkeler ile ilişkisi kopma noktasına ilerlemişti.[12] Türkiye kendisinin içinde olmadığı bir krizde müttefiklerinin yaptıkları nedeniyle bölgede biraz daha yalnızlığa itilmiştir.
Dış Politika Yapımı-Menderes Hükümeti ve Suriye Buhranı
Türkiye açısından algısal güvenlik krizi olarak nitelendirebileceğimiz Suriye krizi o dönemdeki “tarihsel korku” olan Sovyet çevrelemesinin yarattığı algının sonucu olarak gerçekleşmiştir. 1945 Sovyet talepleri ve 1951 Kore Savaşı Türkiye’yi komünizm tehdidine karşı aşırı hassas hale getirmiştir. Algısal kriz olan bu krizde Suriye’nin bölgedeki düşmanı olan İsrail’e karşı silahlanması ve güvenmediği batıya karşı Sovyetlere yakınlaşması politikasını Türkiye kendine karşı bir tehdit olarak görmüş ve gereksiz olarak nitelendirebilecek önlemler almış hatta Suriye ile savaşın eşiğine gelmiştir. İki süper gücün de bölgeye dahil olduğu bu krizde Türkiye bölgede yalnızlaşırken batıya daha da yaklaşmıştır. Tüm bu süreçte Menderes hükümeti krizi bir araç olarak kullanarak ABD’nin nereye kadar Türkiye’nin yanında olabileceğini sınamış ve dış yardım alarak finansal desteğini de görmek istemiştir. Bu bağlamda Menderes’in hem kişisel hem de başkanı olduğu partinin dış politika yapımına özel bir yer ayırmak gerekmektedir. Gerek kriz öncesi gerekse kriz sürecinde baskın bir lider olan Menderes’in Türkiye’yi uluslararası ve bölgesel sistemde nasıl konumlandırdığı, kullandığı araçlar/stratejiler dış politika yapımı özellikle de kriz yönetimi hakkında bilgi vermektedir. Amerikan müttefiki olan Demokrat parti yönetiminin çevreleme politikaları çerçevesinde süper güç ABD’nin bölgeye dahil edilerek Türkiye’nin ulus inşa sürecinde ihtiyaçları kapsamında bir dış politika belirlenmesidir.[14] Menderes yönetimi 1950’lerde sistemik düzlemde NATO’yu öncülleyen ve ulusal düzeyde ise Türk kimliği ile batı güvenlik toplumuna tam üye olma kaygısı taşıyan bir dış politika yürütmeyi hedeflemiştir.[16] Cumhurbaşkanı Bayar ise ABD Büyükelçisi Warren’ı uyararak Suriye ve Mısır’ın Eisenhower doktrininden faydalanması durumunda daha aç gözlü olacaklarını iddia etmiş, Suriye’de sola doğru giden bir eğilim olduğunu söyleyerek birlikte çalışabilecek bir gücün olmadığını ifade etmiştir.[18] Bir uyaran olarak adlandırabileceğimiz bu anlaşmanın açıklanması ile sadece Türkiye değil diğer bölge ülkeleri de endişeye kapılmıştır. Suriye'de komünist bir generalin genel kurmay başkanı olması ve silah sevkiyatına devam edilmesini sağlayan anlaşma ABD'yi de endişelendirmeye başlamıştı. ABD komşuların harekete geçmesini teşvik etmiş bu yönde doğu Akdeniz ve Adana ya gerekli askeri destek yollamıştır. Amerikan 6. filoyu Akdeniz'e göndermiş askeri uçaklarının çoğu İncirlik üssüne getirilmişti. 13 Ağustos’ta meydana gelen diğer bir gelişme ABD’nin krizin içine girmesine neden olmuş ayrıca Suriye ve ABD arasında tansiyonu iyice yükseltmiştir; Suriye hükümeti, Suriye’deki mevcut rejimi yıkmaya çalıştıkları suçlamasıyla üç Amerikalı diplomatı sınır dışı etmişler ve bunun üzerine ABD de Suriye’nin Washington büyükelçisini “istenmeyen adam” ilan etmiştir. Tüm bunların yanında Irak ve Ürdün kralı ayrıca Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy Henderson 24 Ağustos 1957’de Türkiye'ye gelerek Adnan Menderes ve Celal Bayar ile görüşmüş ve ABD olası saldırılara karşı bu ülkelere destek vereceğini söylemiştir. [20] Tüm bu gelişmeler gerek SSCB gerekse Mısır ve Suriye'de askeri bir müdahale hazırlığı olarak görülmeye başlanmıştır.
Bununla birlikte Suriye siyasetinde güçlenen radikal sol hareketler Türkiye’yi endişelendiren diğer bir konu olmuştur. 17 Ağustos’ta Genel Kurmay Başkanı General Nizamettin emekliye sevk edilerek yerine sol eğilimli Albay Afif Bizri getirilmiştir. [22]
ABD Dışişleri Bakanı Dulles 10 Eylül 1957’de Ankara’daki ABD Büyükelçiliğe gönderdiği telgrafta Türkiye’yi müdahaleye özendirmemekte ancak müdahale etmemeyi söylememesiyle Türkiye’ye yeşil ışık yakmış bunun üzerine Türk Hükümeti sınırdaki güçlerin sayısını 32.000’den 50.000 e yükseltmişti.[24] Bu aşamada Sovyet başbakanının gözdağı vererek olası bir Suriye saldırısı durumunda karşılığının görüleceği mesajı verilmek istenmiştir. Menderes ise mektuba verdiği cevapta Türkiye’nin saldırı niyetinde olmadığını ve Suriye’nin değil de Sovyetler ‘in şikayet etmesini hayret verici bulduğunu söylemektedir. Menderes ayrıca SSCB’nin yaptığı baskıların 1945’teki gibi güvenlik endişesi uyandırdığını ifade ediyor, Suriye’nin “silah deposu” haline gelmesinin de tabi olarak Türkiye’yi endişelendirdiğini belirtiyordu. 14 Eylül 1957’de Türkiye Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada sınırdaki askeri yığınakların asılsız iddialar olduğunun ve sınırdaki askeri harekatın daha önceden saptanmış NATO manevraları olduğunu söylemiştir.
Bunun üzerine Suriye Türkiye’yi sınır hadiseleri çıkarmak, Suriye hava sahasına tecavüz etmekle ve sınıra asker yığmakla suçlamış[26] Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri Kruschev 9 Ekim 1957’de New York Times gazetesine verdiği mülakatta:
"Türkiye çok zayıftır. Harb halinde bir gün bile dayanamaz. Harb patlarsa biz, Türkiye'ye yakınız, fakat siz, Amerikalılar, uzaktasınız. Toplar, ateşe başlayınca roketler de uçmaya başlayabilir. O zaman bu hususta düşünmek için dahi geç kalınmış olur" demekteydi.
İlk bakışta çok açık bir tehdit gibi görünen bu sözler, kime söylendiği gözönüne alındığında, Türkiye'ye bir tehditten çok, ABD'ye politikalarını gözden geçirmesi için bir mesaj niteliği taşıdığı görülmektedir.[28]
16 Ekim 1957’de ABD Dışişleri Bakanı Dulles yaptığı basın toplantısında Suriye ve Sovyetlerin Türkiye’ye herhangi bir saldırısı karşısında bunu karşılıksız bırakmayacağını ve ABD’nin sadece savunmada kalamayacağını söylemiştir. 18 Ekimde Amerikan güdümlü füze kruvazörü Canberra ve altıncı filoya ait bazı gemiler dayanışma gösterisi olarak İzmir limanına gelmişti.[30]
Krizin yumuşaması
Arabuluculuk teklifini reddeden Suriye SSCB ile birlikte 22 Ekimde konuyu BM Genel Kurul toplantısında Suriye’nin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle gündeme getirmiştir. Suriye ve SSCB Türkiye’nin sürgünde bir hükümet kurarak Suriye’de işbaşına getirmeyi planladığını iddia etmiş Türkiye ise bunu reddederek sınırdaki olayların sadece savunma amaçlı olduğunu ileri sürmüştür. 30 Ekim Genel Kurul’da alınan kararda meselenin iki ülke arasında uzlaşma yolu aranarak çözülmesi sonucuna varılmıştır. Suriye temsilcisi Türkiye’nin sınırda askeri yığınak yapmasıyla ortaya çıkan gerginliğin giderilmesi ve gereken tüm tedbirlerin alınması temennisinde bulundu ve böylelikle iki ülke arasındaki ilişkinin gelişeceğini ifade etmesiyle sorunun BM’deki aşaması sona ermiştir.[32] Bu krizde taraflar karşılıklı olarak yaptıkları açıklamalarla krizi tetikleyen davranışlarında ısrar etmemiş veya bu istemlerine son vermişlerdir. Dolayısıyla bir anlamda statüko öncesi duruma geri dönülmesi sağlanmıştır.
Kriz Sonrası Dönem
Kasım ayında Bulganin birincisine kıyasla daha yumuşak ifadeler içeren ikinci mektubunu Menderes’e göndermiştir. İki ülke arasında anlaşmaya varılması için SSCB’nin hazır olduğunu, hiçbir Arap ülkesi ile gizli anlaşmasının olmadığını, Arap ülkelerine yaptığı silah yardımının istiklal savaşı sırasında Türkiye’ye yaptığı yardımla aynı olduğunu söylemiş ve iki ülkeyi ilgilendiren konuların görüşülmesi için yüksek düzeyde konferans yapılmasını teklif etmiştir.[34] Sovyetler ‘in tutumunun yumuşaması Türkiye ile Suriye arasındaki gerginliğin de azalmasına neden olmuştur. 1 Şubat 1958 tarihinde Suriye ve Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmişler ve Türkiye bu birliği 11 Mart 1958’de resmen tanımıştır. Bu tanıma ile birlikte iki ülke arasındaki ilişki farklı bir boyuta taşınmıştır.
Soğuk savaş dönemi krizlerinden olan 1957 Suriye krizi, Türkiye’nin algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilmektedir. Suriye ile iki taraflı olarak yaşanan bu krizde dönemin baskın aktörleri de dahil olmuş ve kriz gelişerek devam etmiştir. Tetikleyici eylem olarak Suriye’nin SSCB ile yakınlaşması ve silahlanması Türkiye ve diğer bölge ülkelerini endişelendirmiş tehdit algısı hisseden Türkiye’yi askeri/siyasi/diplomatik önlemler almaya itmiştir. Türkiye kriz yönetim stratejisi olarak sınırlı tırmandırma seçeneğini kullanmıştır. Şiddet içermeyen askeri eylemler dolayısıyla tetiklenen bu krizde askeri hareketlilikler, manevralar, sınıra kuvvet yığma durumları yaşanmıştır. ABD’nin ve İngiltere’nin desteğini alan Türkiye şiddet içermeyen arabuluculuk gibi çözüme ulaştıracak eylemlerden faydalanmak istemiştir.
Menderes hükümeti için önemli olan ABD’nin ekonomik ve askeri yardımını artarak ülkeye gelmesini sağlamak aynı zamanda herhangi kriz durumunda ABD’nin kendisini ne kadar desteklediğini görmekti. Bu kriz özelinde her ikisi de gerçekleştiği için Türkiye Suriye krizini daha fazla sürdürmemiştir. Bağdat Paktına üye olmamasına rağmen ABD bu süreçte Türkiye’yi yalnız bırakmamış desteğini Türkiye’nin istediği ölçüde sürekli sunmuştur. Bu kriz Soğuk Savaş’ın tüm şiddeti ile yaşandığı tarihlerde iki süper güç arasındaki nüfuz ve güç çekişmesinin Ortadoğu bölgesine yansımasıdır. SSCB yayılma alanı olarak bu bölgeyi seçmiş batılı devletler ve özellikle ABD bölgedeki hayati çıkarlarını korumak için Sovyet yayılmacılığını engelleme yoluna gitmişlerdir. Suriye ile uzun bir sınıra sahip olan Türkiye bu ülkede gerçekleşen ve kendisinin güvenliğini tehdit edebilecek tüm gelişmeleri yakından takip etmiştir. Suriye’deki gelişmeleri kendine yönelmiş olan komünist tehdidi olarak algılayan Türkiye bu tehdidi aşırı ve abartılı bir şekilde değerlendirmiştir.
[2] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna Karşı Politikası(1945-1970), Barış Kitap, s.49-51
[4] Lütfü Akdoğan, Krallarla ve Başkanlarla 50 Yıl,Gazeteciler Cemiyeti Yayınları, 2011, s.65
[6] Age, s.514
[10] Akdoğan, s.74-75
[12] Age, s.104
[14] El-Fadl, s.40-41
[16] Age, s.46
[18] Age, s.44
[20] Hüner Tuncer, “Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki Türkiye”, Kaynak Yayınları, s.129
[22] El-Fadl, s.48
[24] Kürkçüoğlu, s.109
[26] Age, s.110
[28] El-Fadl, s.49
[30] Kürkçüoğlu, s.113
[32] Bağcı, s.
[34] El-Fadl, s.50
[35]Tuncer, s.134
- Görüntüleme: 1097

1958 Irak Krizi
Menderes hükümetinin bölgedeki en sadık dostu olan Irak’ta 14 Temmuz 1958 yılında yaşanan askeri darbe sonucunda monarşi yıkılmış yerine Cumhuriyet rejimi kurulmuştur. Darbe esnasında Irak kralı II. Faysal ve Başbakan Nuri Sait Paşa öldürüldü. 19 Temmuz 1958’de Suriye ve Mısır’ın kurmuş olduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti ile savunma antlaşması imzalayan yeni rejim böylelikle hangi tarafta olduğunu açıkça göstermiş oluyordu. Bölgedeki en yakın müttefikini kaybeden Menderes bu duruma aşırı tepki göstererek Irak’a askeri müdahale seçeneğini ortaya atmış, 17 Temmuz’da ABD’ye başvurarak askeri müdahalede kararlı olduğunun ifade etmiş ve ABD’nin kendisini desteklemesini istemiştir. Ancak ABD, Irak halkını yeni rejim yanında kenetleneceği, Mısır ve SSCB’ye yakınlaştıracağı ve olası bir Sovyet Müdahalesi sonucu doğurabileceği bakımından Türkiye tarafından herhangi bir müdahaleye sıcak bakmamış ve böyle bir müdahale gerçekleşmemiştir. Bu gelişmeler Türkiye ile SSCB arasında gerginliğe neden olmuş, Khrushchev Irak’ta herhangi bir statü değişiminde Türkiye’ye askeri karşılık vereceğini açıklamıştır. SSCB 18 Temmuzda Türkiye’ye bir nota vererek durumu protesto etmiş Türkiye’yi askeri harekât planı yapmakla suçlamıştır. Türk hükümeti kısa bir süre sonra 31 Temmuz 1958’de Bağdat’taki askeri rejimi resmen tanımıştı. Irak ise Bağdat Paktı’ndan 24 Mart 1959’da ayrılmıştır. Ağustos ayında ise Bağdat Paktı CENTO’ya dönüşmüştür.
1958 Irak Krizi
- Görüntüleme: 815
1964 Johnson Mektubu Krizi Seçilmiş Kaynaklar
- [Johnson Mektubu / İngilizce metin] Foreign Relations of the United States, 1964–1968 Volume XVI, Cyprus; Greece; Turkey, Document 54,54. Telegram From the Department of State to the Embassy in Turkey
- Fahir Armaoğlu, Belgelerle Türk - Amerikan Münasebetleri, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1991, ss. 270-276.
- Haluk Şahin, Johnson Mektubu, İstanbul: Gendaş Yay., 2002.
- Nihat Erim, Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs, Ankara,Ajans-Türk Yay.,
- Murat Sarıca, Erdoğan Teziç, Özer Eskiyurt, Kıbrıs Sorunu, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1975.
- Görüntüleme: 674
T.C. BAŞBAKANI İSMET İNÖNÜ'NÜN A.B.D.BAŞKANI LYDON B. JOHNSON'A CEVABI
13 Haziran 1964
Sayın Başkan,
5 Haziran tarihli mesajınızı Büyükelçi Hare'in delaletiyle almış bulunuyorum. Kıbrıs'ta Garanti Antlaşması gereğince ferdî hareket hakkını kullanma kararını arzunuz veçhile talik ettik. Mesajınıza hâkim olduğunu buyurduğunuz açık kalplilik ve dostluk hislerine dayanarak, ben de size cevabımda durumu ve düşündüklerimizi tam bir samimiyetle izaha çalışacağım.
Devamını oku: T.C. BAŞBAKANI İSMET İNÖNÜ'NÜN A.B.D.BAŞKANI LYDON B. JOHNSON'A CEVABI
- Görüntüleme: 2530
“Askeri bir başarısızlığa uğramaktansa meseleyi siyasi yönden halletmeye çalışalım. Siyasi yenilgiye uğrasak dahi askeri yenilgiye uğramak kadar zararlı olmaz”
İsmet İNÖNÜ
Abstract
According to constitution agrrements of Cyprus; Greece, Turkey and Britain would ensure the independence, territorial integrity and security of the Republic of Cyprus as regulated by the Basic Articles of its constitution. The Treaty also banned the participation of the Republic of Cyprusin whole or in part, with any political or economic union. But Makarios tried to alter the constitution. Turkey perceived threat from the behavior of Makarios and in the interest of preserving security of Turkish Cypriot community, Turkey threatened to intervene in Cyprus. But after strong warnings from the United States instead of intervening to the island she used only air power. This crisis took part as one of the sample coercive diplomacy strategy in Turkish foreign policy.
Kriz öncesi evrede; Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios, 22-26 Kasım 1962 tarihleri arasında Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'ye resmi ziyarette bulunarak Kıbrıs Anayasası'nda yapılmasını gerekli gördüğü değişiklikleri Türkiye'deki yetkililere aktarmıştır. 30 Kasım 1963 tarihinde Makarios Kıbrıs Anayasası için öngördüğü değişiklikleri Türk toplumu temsilcilerine sunmuş Türk tarafı ise 16 Aralık 1963 tarihinde bu değişiklikleri kabul edilemez olduğunu belirterek reddetmiştir. Makarios söz konusu değişiklikleri garantör ülkeler olan Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a da sunmuş olup Türkiye tarafından da değişiklikler reddedilmiştir. Cumhurbaşkanı Makarios’un Kıbrıs Anayasası’nın maddelerini tek taraflı olarak değiştirmeye çalışması Türkiye tarafından Anayasal eşitliği ortadan kaldırıcı bir girişim olarak görülmüştür.
Bu nedenle krizin tetikleyicisi Türkiye sınırlarının dışındadır. Krizin tetikleyici eylemi enosis yanlısı EOKA’nın Türk toplumuna yönelik şiddet davranışıdır. Şiddet eylemi Adadaki Türk toplumunu yok etmeye yönelik olarak uygulanan örgütlü ve planlı bir girişim olduğu için karşı tarafın niyeti açısından tasarlamış bir krizdir. 21 Nisan 1966 tarihinde Patris Gazetesi'nde yayınlanan Akritas Planı[1] olarak isimlendirilen plan çerçevesinde Kıbrıs'ta yaşayan Türkler enosise ulaşmanın önündeki en önemli engel olarak görülmüş ve söz konusu anayasa değişiklikleri neticesinde ortaya çıkacak statü kabul edilmezse Türk toplumunun şiddet eylemleri ile sindirilmesi ve yok edilmesi amaçlanmıştır.
21 Aralık 1963 tarihinde yerelde başlayan çatışmalar Kıbrıs Rum polisi ve EOKA militanları tarafından Ada genelindeki Türklere yönelik saldırılara dönüşmesiyle krizin başlangıç evresine geçilmiştir. Kıbrıs'ta meydana gelen bu şiddet eylemleri 1963-1964 Kıbrıs krizinin ortaya çıkışına neden olmuştur. Türkiye 1960 yılında Kıbrıs'ta kurulan düzenin ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve menfaatlerinin korunması yüksek öncelikli değerler olarak benimsemiş ve bu kapsamda Kıbrıs Türk toplumuna yönelik saldırıları kendi açısından siyasi bir tehdit olarak algılamıştır.
Türkiye krizin başlangıç evresinde krize temkinli yaklaşarak öncelikle diplomasi seçeneğine başvurmuştur.
Karar verme sürecinde Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL’dir. Başbakan İsmet İNÖNÜ, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal ERKİN siyasi aktörler olarak ön plandadır. Krizi tetikleyen olay sırasında Türkiye'de 1961 Anayasası'nın kurduğu siyasal sistem vardır. 1961 Anayasası ile ayrıca ilk kez dış politikanın belirlenmesi sürecine Milli Güvenlik Kurulu da dahil olmuştur. Bu bağlamda Genelkurmay Başkanı Cevdet SUNAY askeri bürokrasiyi temsil etmektedir. 1960 askeri müdahalesi sonrasında TSK içerisinde ortaya çıkan görüş ayrılıklarından beslenen ihtilal girişimleri, sivil siyasetçiler arasında ise güvensizlikler mevcuttur. 1960 askeri müdahalesi sonrası sivilleşmeye yönelik girişimler yapılırken iç siyasette oldukça asker- sivil çatışması mevcuttur. Bu durum ise kriz sürecinde zaman zaman emir-komuta zincirinde aksamalara yol açmıştır.
23 Aralık 1963 tarihinde Türkiye garantör ülke olan Yunanistan ve İngiltere nezdinde girişimlerde bulunarak ortaklaşa bir çözüm bulunulması şeklinde istemini iletmiştir. 24 Aralık 1963 tarihinde ise Türkiye’nin girişimi üzerine Garantör ülkeler taraflar arasında ateşkes çağrısında bulunurken Türkiye de Adadaki Türk alayını harekete geçirerek Türk toplumuna yönelik saldırıları önleme çabasında bulunmuştur.
Rakibin fiili ihlalden geri adım attırılabilmesi için gerekirse savaşa başvurulabileceğine dair kararlılık ve inandırıcılık özellikleri yüksek stratejiler uygulanmıştır. Krize yol açan konu hakkında devletin temel değer ve önceliklerini sarsan bir tehdidin ortaya çıkmış olmasından hareket edilerek Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ihlalini sona erdirecek davranış zorlayıcı diplomasi stratejinden yararlanılarak saptanmıştır. Bu strateji uygulanırken aynı zamanda hukuksal meşruiyetten uzaklaşılmadan uluslararası aktörlerin desteği sağlanmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede ittifak ilişkileri içerisinde bulunulan ülke ve örgütlere diplomatik düzeyde bilgilendirmeler yapılarak Türkiye'nin kriz sürecinde izlemekte olduğu siyasanın haklılığı/meşruluğu anlatılmıştır.
Ulusal savunma sanayi gelişmemiştir. Özellikle Johnson mektubunun ardından Türkiye’nin saldırılara karşı etkin bir şekilde karşılık verme isteği ABD tarafından baskı ile engellenmiştir. Diğer taraftan Yunanistan’ın Adadaki Rum güçlerini fiili olarak desteklemesi Türkiye’nin girişimlerini zorlayan uluslararası bağımsız değişkenler arasındadır. Ayrıca askeri yetersizliklerin yanı sıra SSCB’nin Makarios yönetimini destekleyen açıklamaları Türkiye’nin hareket alanını kısıtlayan bağımsız değişkenler arasındadır. Bu bağlamda Türkiye uluslararası siyasal sistemin koşulları dahilinde hareket ederek krizin bloklar arasında bir çatışmaya yol açmasından sakınmıştır.
Krizin başarılı bir şekilde yönetilebilmesinde tarihi bir kişilik olan Başbakan İsmet İNÖNÜ’nün güçlü liderlik göstermesi önemli rol oynamıştır. Liderin algı düeyi, bilişsel kapasitesi, bilgisi, kriz durumlarında isabetli karar verebilme yetisi ve krizi kontrol edebilme becerisiyle, krizdeki risk ve faydaların belirlenmesinde etrafındaki siyasi kadronun da görüşünü alarak hareket etmesi krizin aşılabilmesinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Nitekim Başbakan İnönü neredeyse bir Türk-Yunan savaşını başlatmaya niyetli olan kimi askerleri ve sivilleri dizginlemeyi başarabilmiştir. Bu bağlamda mecbur kalınmadıkça askeri müdahaleden imtina edilmiştir.
Türkiye istemlerini 13 Mart 1964 tarihinde Makarios'a verilen notada açıkça belirtmiştir. Buna göre Türkiye;
- Kıbrıs Türk toplumuna yönelik şiddet eylemlerinin ve saldırıların bir an önce sona erdirilmesini,
- Kıbrıs'ın her yerinde derhal ateşkes ortamının sağlanmasını, halihazırdaki ateşkes anlaşmalarına bağlı kalınmasını ve Lefkoşa'daki Yeşil Hat Anlaşması'na uyulmasını istemiştir.
- Türk toplumuna uygulanan ablukaların kaldırılması, Türk toplumuna haberleşme ve ulaşım özgürlüğünün geri verilmesi ve Türk rehinelerin ve bunlardan öldürülenlerin naaşlarının en kısa zaman içinde geri verilmesini,
- Adadaki Türk-Rum toplumu arasında öngörülen dengenin korunmasını, antlaşmalara aykırı olarak sokulan askeri güçlerin çıkarılmalarını istemiştir.
Kriz yönetim evresinde taraflar kriz yönetim stratejileri çerçevesinde krizi kendi çıkarlarına en uygun şekilde yönetmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulaması rasyonel bir tercih olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye bu startejiyi tercih ederken ne topyekûn bir savaşa yol açabilecek sert tepki göstermek ne de baskılara karşı etkisiz kalmak istememiştir. Nitekim zorlayıcı diplomasi stratejisi tercih edilirken rakip üzerinde kararlı ve güçlü bir motivasyona sahip olunduğu hissi ve istemlerinin kabul edilmemesi halinde krizin tırmanacağına ilişkin bir korku duygusu oluşturmalıdır.
Türkiye Makarios yönetiminin fiili durum ihlalini sona erdirmesi iin zorlayıcı diplomasinin türlerinden olan zımni ültimatomu ve baskıyı aşamalı olarak arttırma stratejilerini kullanmıştır. Zorlayıcı diplomasi stratejisi, karşı tarafı saldırgan ve kışkırtıcı tutumundan vazgeçirmek için onu zorlamak yerine ikna etmeye çalışmaktadır. Bundan dolayı zorlayıcı diplomasi stratejisi aslında kuvvet kullanma tehdidiyle desteklenen diplomatik bir stratejidir.
Türkiye açısından bakıldığında, krizi başlatan aktörün Kıbrıs Cumhuriyeti ve Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios olduğu görülmektedir. Krizin türü incelendiğinde ise, krizin taraflarına göre iki taraflı bir krizdir. Çünkü kriz Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında meydana gelmiştir. Krizin çıktığı coğrafyaya göre, bölgesel bir krizdir. Çünkü kriz Doğu Akdeniz bölgesinde yaşanmıştır. Kriz-zaman ilişkisine göre, gelişen bir krizdir. Çünkü krizin tarihsel bir süreç içinde ortaya çıktığı görülmektedir. Krizi çıkaran tarafın niyetine göre, tasarlanmış bir krizdir. Çünkü Rum liderler, Kıbrıs Türk toplumunu saldırılarla yok etmeyi krizden önce planlamıştır. Krize neden olan olayın niteliğine göre, siyasi ve insani bir krizdir. Çünkü kriz sırasında yaşanan gelişmeler Türk-Yunan dengesini ilgilendirmekte ve de sivillere yönelik şiddet uygulanmaktadır.
Krizin sonucuna göre ise, sorunu çözmeyen ama değişime neden olan bir krizdir. Çünkü 1963-1964 Kıbrıs krizi sonunda Kıbrıs sorunu çözülmemiş ve değişime uğrayarak yeni bir görünüm almıştır. Krizi başlatan eylemin türü ise, Makarios yönetiminin ve Rumların Kıbrıs Türk toplumuna yönelik uyguladıkları şiddet eylemleridir. Makarios ve Rumlar bu şiddet eylemleri ile Kıbrıs Türk toplumunu ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Türkiye açısından tehdidin ciddiyetine bakıldığında ise, siyasi bir tehdit ile karşı karşıya olunduğu görülmektedir. Çünkü Kıbrıs'ın statüsünün ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin sağlanması Türkiye için önemli değerler olarak kabul edilmiştir.
1963-1964 Kıbrıs krizi sonuçları açısından değerlendirildiğinde, Türkiye'nin krize ilişkin istemlerinin büyük ölçüde karşılandığı görülmektedir. Kriz sonucunun şekline bakıldığında ise, kriz sonrasında taraflar arasında krizi sona erdirecek sözsel ve eylemsel bir uzlaşı sağlanmış, fakat bu uzlaşı metinsel bir niteliğe kavuşturulamamıştır. Diğer yandan her ne kadar krize yol açan olaylar sırasında Türkiye’nin istemleri karşılanmış olsa da aslında kriz sonrasında Kıbrıs’ta üç garantör ülkenin oluşturmuş olduğu statü bozulmuş, deyim yerindeyse kriz sonrasında Kıbrıs konusu yeniden ve daha da derinleşen bir “sorun” niteliğine dönüşmüştür. Dolayısıyla çözüldüğü varsayılan Kıbrıs konusu yeniden sorun niteliğine dönüşürken taraflar daha da karmaşık bir ilişkiye sürüklenmiş ve kriz bu boyutuyla sorun yaratan kriz olarak görülmüştür.
ABD, Kıbrıs meselesini Türk-Yunan ilişkileri ve NATO ittifakı açısından değerlendirmiştir. O dönem için ABD'yi endişelendiren konulardan biri de Kıbrıs meselesinin Türkiye ve Yunanistan’da Amerika aleyhine tepkiler uyandıracak gelişmelere yol açması olmuştur.Süpergüç olan ABD ni nüfuzuna bir tehdit olamamkla birlikte ABD için tehdit niteliği taşımaktadır. Türkiyenintekisi, siyasi, sözlü, şiddet içeren sözlü tepkiler olmuştur. Tehdidin ciddiyeti, siyasi, saygınlık ve hak kaybına yol açabilecek, niteliktedir.Türkiye ABD’nin NATO’nun BM’nin sürece dahil olması için kimi önerieleri olumsuzluklarına rağmen kabul ederek diplomatik müzakerelere hzır olduğunu göstermiştir. Ancak girişimlerini sounuç vermemiş müdahalede yalnızlaştırılmıştır.ABD, 1963-1964 Kıbrıs Krizi sırasında politikasını Makarios'un SSCB etkisi altına girmemesi ve Doğu Bloğu'na kaymaması noktasında belirlemiş ve tarafsız bir politika izlemeye çalışmıştır. İngiltere ise, meseleye Ada'daki üsleri açısından yaklaşmıştır. Bu nedenle İngiltere Ada'daki düzeni bozabilecek, istikrarsızlık meydana getirecek ve özellikle SSCB'nin müdahalesine imkan sağlayabilecek gelişmelerden çekinmiştir.[2]
Kriz esnasında Türk karar vericileri açısından birincil öncelik, Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin sağlanması olmuştur.Kriz sıarasında baskın siyasi askeri çatışma vardır. ABD ve SSCB Ekim Füzeleri bunalımından sonra nükleer silahların yayılmasını önlemek için Moskova’da 1963’te “Nükleer Silah Denemelerinin Kısmi Yasaklanması Anlaşması”nı imzalamışlardır.
Karar alma birminin yapısı;Kurumsaldır (Bakanlar Kurulu, Milli Güvenlik Kurulu, Devrim Komuta Konseyi, Genel Kurmay Başkanlığı.Aktörler arası iletişim bürokratlar, dışişleri bakanları, hükümet başkanları, diplomatik temsilciler düzeyinde yürütülmüştür. Askeri müdahalenin gerekliliğ konusunda kamuoyu hazırlanması sağlanarak ulusal destek alınmıştır. 15 Ocak 1964'te Londra Konferansı toplanmış, fakat konferanstan herhangi bir sonuç alınamamıştır. Londra Konferansı'nın sonuç alınamadan dağılması sonrasında Rumların saldırılarının devam etmesi üzerine Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik şiddetin artması ve gerginliğin tırmanması karşısında Türkiye, diplomatik girişimlerin yanında bir takım askeri önlemler de alınması gerektiğine karar vermiştir. Bu çerçevede Türk Hükümeti, 16 Mart 1964 gün ve 93 sayılı TBMM kararı (Kıbrıs'a Askeri Müdahale Kararı) ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden TSK'nin (Türk Silahlı Kuvvetleri) yurt dışına gönderilmesi konusunda gerekli izni almıştır.[3]Bunun üzerine Makarios gerginliği daha da tırmandırarak 4 Nisan'da İttifak Antlaşması'nı tek taraflı olarak feshettiğini açıklamıştır.Türkiye, 28 Mayıs 1964 tarihinde Makarios'a nota vererek bu girişimlerden vazgeçmesini istemiştir. Makarios'un Türkiye'nin notasını dikkate almaması üzerine Türkiye, 2 Haziran'da Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunma kararı almış, fakat bu karar ABD'nin engellemesi neticesinde hayata geçirilememiştir.Ancak görüşmeler devam ederken Rumlar, 6 Ağustos'ta Erenköy'e saldırmış ve taraflar arasındaki gerginlik seviyesi kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktaya yaklaşmıştır. Bunun üzerine Türkiye önce savaş uçakları ile ihtar uçuşu yapmış, fakat ihtar uçuşlarından bir sonuç alınamaması üzerine 8-9 Ağustos 1964 tarihleri arasında Rum askeri hedeflerini savaş uçakları ile bombalamıştır. Rum askeri hedeflerinin bombalanması süreci kriz yönetiminde gelinen en kritik noktayı teşkil etmiştir. Bu aşamada Makarios yönetiminin iki seçeneğinin olduğu görülmektedir. Birincisi, krizi daha da tırmandırmak suretiyle Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasının önünü açmak, İkincisi ise, gerginliği azaltarak krizin yatışmasını sağlamaktır. Makarios yönetimi ikinci seçeneği tercih ederek gerginliği azaltmış ve taraflar arasında ateşkes sağlanmıştır. Ateşkes koşullarının sağlanmasından sonra ise kriz yönetim süreci sona ermiş ve kriz sonrası evreye geçilmiştir. Fakat taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki duruma dönmemiş, gerginlik devam etmiştir.
Fakat Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahale kararı 5 Haziran 1964 tarihinde ABD Başkanı Johnson tarafından gönderilen mektupla engellenmiş[4] ve sonrasında da yeni bir müzakere sürecine girilmiştir.22-23 Haziran'da İnönü, ABD'ye giderek konu ile ilgili görüşmelerde bulunmuş ve 9 Temmuz'da Cenevre'de Dean Acheson taraflar arasında arabuluculuk girişimlerine başlamıştır.
Kıbrıs'taki BM Barış Gücü'nün Rumlar tarafından yapılan saldırıları önleyememesi üzerine Türk jetleri 7 Ağustos'ta Ada üzerinde ihtar uçuşu yapmıştır.[5] Fakat buna rağmen Grivas komutasındaki Rumlar Erenköy ablukasını kaldırmamış ve çatışmalar devam etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, 8-9 Ağustos'ta Rum mevzilerini bombalamıştır.[6] Türk jetlerinin müdahalesi sonucunda 33 Kıbrıslı Rum ölmüştür. Görüldüğü gibi, Türkiye kriz sırasında sınırlı ve ibret verici bir güç kullanımında bulunmuştur.Makarios, Kıbrıs Türk toplumuna yönelik baskılarını giderek arttırmış ve Türk toplumuna karşı ambargo ve abluka uygulamaya başlamıştır. Makarios, 17 Temmuz 1964 tarihinde aldığı kararla yirmi beş kalem malı[7] stratejik madde olarak ilan ederek bu malların İçişleri Bakanlığının izni olmaksızın Kıbrıslı Türklere satılmasını ve Kıbrıslı Türkler tarafından satın alınmasını yasaklamıştır.
Türkiye tarafından düzenlenen hava harekâtlarının hemen ardından ABD ve SSCB, Türkiye nezdinde girişimde bulunarak bombardımana son verilmesini istemiştir. Bombardımanın olduğu 8-9 Ağustos tarihlerinde gelişmeler BM Güvenlik Konseyinde ele alınmış ve BM Güvenlik Konseyi Kıbrıs'ta ateşkesin sağlanmasını istemiştir. Makarios'un BM Güvenlik Konseyi'nin ateşkes çağrısına uyarak ablukayı kaldıracağını ilan etmesi üzerine Türkiye de 10 Ağustos'ta ateşkesi kabul ettiğini açıklamıştır. Böylelikle Kıbrıs'ta sıcak bir savaşın eşiğinden dönülmüş ve kriz sona ermiştir. Bundan sonra Kıbrıs'ta çatışmaların yerini Rumların Türk toplumuna karşı uygulamaya koydukları ekonomik ablukalar almıştır.[8] Kriz sonrası evrede, Kıbrıs Türk toplumuna yönelik şiddet eylemleri ve saldırılar sona ermiştir. Bununla birlikte Ada genelinde dağınık halde yaşayan Türkler kendilerini daha güvende hissedecekleri bölgelere göç etmeye başlamıştır.
Grivas komutasındaki Rumların, 6 Ağustos'ta Erenköy'ü limana bağlayan yolu denetim altına almak için yaptıkları saldırıya, Kıbrıslı Türklerin kurduğu ve 1 Ağustos 1958 tarihinde mücahit teşkilatına dönüşmüş olan TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) üyeleri ateşle karşılık vermiş ve şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Erenköy'e kadar çekilmek zorunda kalan Kıbrıslı Türkler, Rumlar tarafından ablukaya alınmış ve yaşamlarından ciddi olarak endişe edilmeye başlanmıştır. Erenköy'e sıkışan Kıbrıslı Türklerin tek kurtuluş yolu Türkiye'nin havadan yapacağı askeri müdahale olarak görülüyordu. Kıbrıs'taki BM Barış Gücü'nün Rumlar tarafından yapılan saldırıları önleyememesi üzerine Türk jetleri 7 Ağustos'ta Ada üzerinde ihtar uçuşu yapmıştır.[9] Fakat buna rağmen Grivas komutasındaki Rumlar Erenköy ablukasını kaldırmamış ve çatışmalar devam etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, 8-9 Ağustos'ta Rum mevzilerini bombalamıştır.[10] Türk jetlerinin müdahalesi sonucunda 33 Kıbrıslı Rum ölmüştür. Görüldüğü gibi, Türkiye kriz sırasında sınırlı ve ibret verici bir güç kullanımında bulunmuştur.
kriz öncesi evrede Türkiye'deki siyasi karar vericiler bir krizin çıkabileceğine dair belirtileri görmüş ve bu amaçla Makarios yönetimine gerekli uyarıları yapmak üzere Ankara'ya davet etmiştir. Bu çerçevede Makarios, 22-26 Kasım 1962 tarihleri arasında Türkiye'ye resmi bir ziyarette bulunmuş ve bu ziyaret sırasında Türkiye'deki siyasi karar vericiler Kıbrıs'ta çıkması muhtemel bir krizin önlenmesi için Makarios'a gerekli uyarıları yapmıştır. Fakat Makarios, Türkiye tarafından yapılan bu uyarıları dikkate almamış ve 30 Kasım 1963 tarihinde Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıs Türk toplumuna muhtıra vererek Kıbrıs Anayasası'nda değişiklik yapılmasını istemiştir. Türkiye, Zürih ve Londra Antlaşmaları'nın Kıbrıs'ta kurduğu düzeni değiştirmeyi öngören bu muhtırayı kabul edilebilir bulmayarak 6 Aralık 1963 tarihinde reddetmiştir. Böylelikle taraflar arasındaki gerginlik seviyesi artmaya başlamıştır. Türkiye ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasındaki gerginlik seviyesinin artmasına rağmen, Makarios amacından vazgeçmemiş ve amacını gerçekleştirme doğrultusunda 21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıs Türk toplumuna yönelik saldırıları ve şiddet eylemlerini başlatmıştır. Bu gelişmeler taraflar arasındaki gerginliğin daha da artmasına neden olurken, bu aşamadan sonra Türkiye kriz yönetim süreci içine girmiştir. Kıbrıs Türk toplumuna yönelik şiddet eylemlerinin artması ve yayılması üzerine Türkiye, 25 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıs üzerinde savaş uçaklarına ihtar uçuşu yaptırmıştır. Yapılan diplomatik girişimler neticesinde 15 Ocak 1964'te Londra Konferansı toplanmış, fakat konferanstan herhangi bir sonuç alınamamıştır. Londra Konferansı'nın sonuç alınamadan dağılması sonrasında Rumların saldırılarının devam etmesi üzerine Türkiye, 13 Mart 1964'te Makarios'a nota vermiş ve 16 Mart'ta da Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmak için TBMM'den yetki almıştır. Bunun üzerine Makarios gerginliği daha da tırmandırarak 4 Nisan'da İttifak Antlaşması'nı tek taraflı olarak feshettiğini açıklamıştır. Nisan ve mayıs aylarında Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılar artmış ve Rumların silah satın alma ve mecburi askerlik sistemini getirme girişimleri üzerine Türkiye, 28 Mayıs 1964 tarihinde Makarios'a nota vererek bu girişimlerden vazgeçmesini istemiştir. Makarios'un Türkiye'nin notasını dikkate almaması üzerine Türkiye, 2 Haziran'da Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunma kararı almış, fakat bu karar ABD'nin engellemesi neticesinde hayata geçirilememiştir. 22-23 Haziran'da İnönü, ABD'ye giderek konu ile ilgili görüşmelerde bulunmuş ve 9 Temmuz'da Cenevre'de Dean Acheson taraflar arasında arabuluculuk girişimlerine başlamıştır. Ancak görüşmeler devam ederken Rumlar, 6 Ağustos'ta Erenköy'e saldırmış ve taraflar arasındaki gerginlik seviyesi kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktaya yaklaşmıştır. Bunun üzerine Türkiye önce savaş uçakları ile ihtar uçuşu yapmış, fakat ihtar uçuşlarından bir sonuç alınamaması üzerine 8-9 Ağustos 1964 tarihleriarasında Rum askeri hedeflerini savaş uçakları ile bombalamıştır. Rum askeri hedeflerinin bombalanması süreci kriz yönetiminde gelinen en kritik noktayı teşkil etmiştir. Bu aşamada Makarios yönetiminin iki seçeneğinin olduğu görülmektedir. Birincisi, krizi daha da tırmandırmak suretiyle Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunmasının önünü açmak, İkincisi ise, gerginliği azaltarak krizin yatışmasını sağlamaktır. Makarios yönetimi ikinci seçeneği tercih ederek gerginliği azaltmış ve taraflar arasında ateşkes sağlanmıştır. Ateşkes koşullarının sağlanmasından sonra ise kriz yönetim süreci sona ermiş ve kriz sonrası evreye geçilmiştir. Fakat taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki duruma dönmemiş, gerginlik devam etmiştir.
Krizi sonrasında taraflar arasında krizi sona erdirecek sözsel ve eylemsel bir uzlaşı sağlanmış, fakat bu uzlaşı metinsel bir niteliğe kavuşturulamamıştır. Diğer yandan her ne kadar krize yol açan olaylar sırasında Türkiye’nin istemleri karşılanmış olsa da aslında kriz sonrasında Kıbrıs’ta üç garantör ülkenin oluşturmuş olduğu statü bozulmuş, deyim yerindeyse kriz sonrasında Kıbrıs konusu yeniden ve daha da derinleşen bir “sorun” niteliğine dönüşmüştür. Dolayısıyla çözüldüğü varsayılan Kıbrıs konusu yeniden sorun niteliğine dönüşürken taraflar daha da karmaşık bir ilişkiye sürüklenmiş ve kriz bu boyutuyla sorun yaratan kriz olarak görülmüştür. Türkiye açısından bakıldığında ise, kriz sonrasında ortaya çıkan durum kabul edilebilir bir statü ve/ya statüko olarak görülmemiştir.
1963-1964 Kıbrıs krizi sırasında Türkiye krizin yönetimi ve çözümü sürecinde zorlayıcı diplomasi stratejisinden yararlanmıştır. Çünkü Türkiye'nin kriz sırasındaki asıl amacı askeri güç kullanımı ve topyekûn bir savaşa yol açabilecek nitelikte sert bir tepki göstermek olmamıştır. Temel amaç, kurucu antlaşmaların tek yanlı eylem ve kararlar ile değiştirilemeyeceğini Rum tarafına kabul ettirmek ve kurucu antlaşmaların Kıbrıs Türk toplumuna vermiş olduğu hakların güvence altına alınması ve korunması olmuştur. Bu bağlamda Türkiye kriz sırasında meselenin sadece diplomatik yollardan halledilemeyeceğini değerlendirmiş ve kendini askeri seçenekleri de göz önünde bulunduran bir yaklaşım sergilemek zorunluluğu içinde hissetmiştir. Bu doğrultuda Türkiye'deki karar vericiler kendileri için en uygun ve rasyonel kriz yönetim stratejisinin zorlayıcı diplomasi stratejisi olduğuna karar vermiştir
[1] Akritas Planı hakkında daha detaylı bilgi için bkz.; Necati Münir Ertegün, In Search of a Negotiated Cyprus Settlement, Lefkoşa: Ulus Matbaacılık, 1981.
[2] "İnsani Açıdan", Milliyet, 7 Şubat 1964, s. 1.
[3] TBMM, hükümete gerektiği takdirde Londra ve Zürih Antlaşmalarının Türkiye'ye tanıdığı hakkı kullanarak Kıbrıs'a Türk Silahlı Kuvvetlerinin gönderilmesi konusunda tam yetki vermiştir. Yapılan gizli oturum sonunda hazır bulunan 491 Milletvekili ve Senatörden 487'si olumlu oy kullanmış, dört kişi ise çekimser kalmıştır. "Meclis, Kıbrıs için Hükümete Tam Yetki Verdi", Milliyet, 17 Mart 1964, s. 1.
[4] 5 Haziran 1964 tarihinde ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye Başbakanı İsmet İnönü'ye gönderilen mesaj "Johnson Mektubu" olarak bilinmektedir. Johnson Mektubu, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalede bulunmasını önlemek amacıyla gönderilmiştir.
[5] "Bakanlar Kurulu Açıklaması", Cumhuriyet, 8 Ağustos 1964.
[6] Hükümet konuyla ilgili yaptığı açıklamada; "Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs anayasasını ve garanti anlaşmalarını hiçe sayarak Türklere karşı silahlı saldırılara devam etmesi, BM'in çağrılarını da umursamayarak Ada'yı silah deposuna çevirmesi ve de alakalı bütün girişimler sonuç vermeyince Türk hükümeti harekâta başlamıştır" denmiştir. "Bombardımana Başladık, Donanma Kıbrıs Yolunda", Hürriyet, 9 Ağustos 1964.
[7] Çivi, kereste, demir, çimento, radyo, telefon, telsiz, kamyon, traktör, otomobil parçaları, gıda ürünleri gibi maddelerin Türk bölgelerine girişi yasaklanmıştı. Pierce Oberling, Bellapais'e Giden Yol: Kıbrıs Türklerinin Kuzey Kıbrıs'a Göçü, Çev. Mehmet Erdoğan, Ankara: Genelkurmay Basımevi,1987, s. 103.
[8] Melek Fırat, "Yunanistan'la İlişkiler", Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası, Cilt I, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008, s. 729.
[9]"Bakanlar Kurulu Açıklaması", Cumhuriyet, 8 Ağustos 1964.
[10]Hükümet konuyla ilgili yaptığı açıklamada; "Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs anayasasını ve garanti anlaşmalarını hiçe sayarak Türklere karşı silahlı saldırılara devam etmesi, BM'in çağrılarını da umursamayarak Ada'yı silah deposuna çevirmesi ve de alakalı bütün girişimler sonuç vermeyince Türk hükümeti harekâta başlamıştır" denmiştir. "Bombardımana Başladık, Donanma Kıbrıs Yolunda", Hürriyet, 9 Ağustos 1964.
- Görüntüleme: 1359
"Politik yenilginin tashihi kolaydır. Olsa olsa kabineler devrilir yenileri kurulur. Askeri yenilgiler ulusların tarihlerinde büyük iz bırakırlar, bu yönden iyice hesaplanmadan harekete geçmek macera olur."
Süleyman DEMİREL
Abstract
Fighting was occured between Turkish Cypriot formations and Greek Cypriot police and National guard units on November 15,1967 at Bogazici and Gecitkale villages. And Turkey demanded from giving up forceful actions of sides. Turkish decision makers used coercive diplomacy as learned from the prior crisis. As a result crisis ended by as Turkey demanded. The crisis was subsided by arriving pre-crisis situation.
Özet
Türk dış politikası krizi olarak yer alan krizi başlatan aktörün Kıbrıs Cumhuriyeti olduğu görülmektedir. Krizin türü incelendiğinde ise, Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan arasında ortaya çıktığı için çok taraflıdır. Krizin çıktığı coğrafyaya göre, Doğu Akdeniz bölgesi ile sınırlı kaldığından dolayı bölgesel bir krizdir. Kriz sırasında yaşanan gelişmeler Türkiye-Yunanistan dengesini ilgilendirdiği ve de sivillere yönelik şiddet uygulandığı için kriz siyasi ve insani niteliklidir.
1963-1964 Kıbrıs krizi sonrasındaki süreçte Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yönetimi fiilen Makarios ve Rumların eline geçmiştir. Rumlar, Kıbrıs Türk toplumu liderlerinin antlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerine rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yönetiminde söz sahibi olmalarına müsaade etmemiştir. Anayasal statü yeniden işler hale getirilememiştir. Ada’nın değişik bölgelerine yayılan Türk toplumu üzerindeki baskı ve ablukalar toplumun göçüne ve belirli bölgelerde toplanmalarına yol açmıştır. İlerleyen süreçte Makarios yönetimi, Kıbrıs Türk toplumu üzerinde uygulanan baskı ve ambargolarla yetinmeyrek Ada'nın tümünde kontrolü sağlamak istemiştir. Bu bağlamda 1967 yılına gelindiğinde Makarios yönetimi Ada üzerindeki kontrolünü arttırmak amacıyla Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki baskılarını yoğunlaştırmıştır. Bu bağlamda 1967 krizini ortaya çıkaran şekil açısından tekrarlayan kriz olarak sınıflandırabilirz. 1964 krizinde olduğu gibi 1967 krizinde de Türk toplumuna yönelik şiddet eylemleri krizin tetiklemiş ve Rum yönetimi krizi tasarlamıştır. Bu bağlamda Türkiye için krizin tetikleyicisi dış değişim ve siyasi niteliklidir. Diğer yandan kriz tetikleyen olayın şeklinin antlaşmaların ve statü ihlali olarak sınıflandırılmaktadır.
Kriz öncesi evrede rakip ülkedeki yönetim değişikliğinin krizin başlamasında etkili olduğunu görülmektedir. Yunanistan’ın ülke içindeki sol partilerin ve akımların yükselişe geçmesi endişesi Yunanistan’daki askeri kadro için bir darbenin gerekliliğine zemin hazırlamıştır. 21 Nisan 1967 tarihinde Yunanistan'da liderliğini aşırı milliyetçi, anti-komünist ve Helenizm'in yeniden canlanması gerektiğini savunan Albay George Papadopulos'un liderliğinde askeri bir darbe gerçekleşmiştir. Darbeyle birlikte Yunanistan parlamentosu kapatılmıştır. Yunanistan'da yönetime el koyan askeri rejim, ulusal kamuoyunun desteğini alabilmek ve iktidarını sağlamlaştırabilmek için bir dış politika başarısına gereksinim duymuştur. Bu nedenle askeri rejim ilk iş olarak, Kıbrıs meselesini diplomatik yollardan çözmek için Türkiye ile müzakerelere girişmeye karar vermiş ve bu doğrultuda dönemin Türkiye ve Yunanistan Başbakanları 9-10 Eylül 1967 tarihlerinde Keşan ve Dedeağaç'ta bir araya gelerek sorunu müzakere etmiştir. Müzakereler sırasında Yunanistan, Ada'nın Yunanistan ile birleşmesi karşılığında Türkiye'ye Kıbrıs'ta üs vermeyi teklif etmiştir. Fakat bu teklif Türkiye tarafından reddedilince taraflar arasında bir uzlaşı zemini sağlanamamış ve görüşmeler belirsiz bir şekilde sona ermiştir.
Rum Savunma Konseyi, 30 Ekim 1967 tarihinde toplanarak 1967 krizini tetikleyen eylem şeklini kararlaştırmıştır. Bu toplantıda alınan kararlara göre;
· Geçitkale ve Boğaziçi köyleri arasındaki yolda ulaşım serbestliği sağlanarak ve bu yoldan polis devriyelerinin Boğaziçi köyüne yeniden girebilmelidirler.
· İcabında Türklerin yol üzerinde takviye etmiş oldukları mevzilerden sökülüp atılmaları için zırhlı araçlar ve toplar da dahil, kuvvetli güç kullanılabilir.
· Türkiye'nin müdahalede bulunması halinde bu hareketin birkaç saat içinde bitirilmesi önemli olup bu durumda Türkiye’ye Adanın işgali şeklinde değil, hava hücumları şeklinde tepki gösterilmelidir.[1]
Türkiye ile yapılan müzakerelerden sonuç alamayan Yunan Cuntası enosis düşüncesini gerçekleştirmek için Ada'ya gönderdiği Grivas öncülüğünde şiddet eylemlerini desteklemiştir. Bu doğrultuda Grivas komutasındaki RMMO (Rum Milli Muhafız Ordusu), 15 Kasım 1967 tarihinde Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldırıda bulunmuştur. Kıbrıslı Türklerin kurdukları barikatları kaldırmayı kabul etmemeleri üzerine şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Böylelikle taraflar arasındaki gerginlik kısa zaman içinde tırmanmaya başlamıştır. Türkiye, Kıbrıs Türklerine yönelik yapılan bu saldırıları kendi temel değerleri ve çıkarları açısından siyasi bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Gerginliğin tırmanması üzerine Türkiye’de konuyu gündeme alınma gereksinimi duyulmuştur.Tehdidin ciddiyeti saygınlık ve hak kaybına yol açabilecek niteliktedir.Nitekim kriz aynı zamanda Ada’daki Türk toplumunun yaşamsal varlıklarına yönelik bir tehdittir. Tehdidin tanımlanmasıyla birlikte bu çerçevede harekete geçerek çatışmaların sona erdirilmesi için neler yapılacağına seçenekler gözden geçirilmeye çalışılmıştır. Başlangıçta Türk hükümeti şiddet içeren tepki göstermeyip öncelikle bir toplantı yapılarak bu toplantıda ne yapılması gerektiği üzerine yoğunlaşılmıştır. Bu bağlamda krize verilen ilk tepki siyasidir. Ancak çatışmaların sabah 2'de başlamasına karşın, Milli Güvenlik Kurulu aynı gece 9.30'a kadar toplanamamıştır. Sivil liderle, askeri kadro müdahaleye bir gereksinim olunduğu konusunda hem fikir olmuşlardır. Fakat, 1963-1964 Kıbrıs krizinde de olduğu gibi bu dönem için de Türkiye açısından askeri bir müdahalede bulunabilmek için yeterli askeri teçhizat ve hazırlık söz konusu değildir.
Türkiye tarafından Makarios'a bir nota verilerek Rum kuvvetlerinin 16 Kasım 1967 sabah saat 06.00'ya kadar Boğaziçi ve Geçitkale köylerinden çekilmemesi halinde sınırlı bir hava harekâtında bulunulacağını bildirmiştir. Türkiye sözlü tepkisini kuvvet kullanma tehdidi ile şekillendirmiştir. Bu notadan sonra Rum kuvvetleri saat 05.30'dan itibaren Boğaziçi ve Geçitkale köylerinden çekilmeye başlamıştır. Bu sebeple Türkiye'de sınırlı hava harekâtına başvurmaktan vazgeçmiştir. Rum kuvvetleri, Türkiye tarafından belirtilen zaman diliminden önce geri çekildiği için Türkiye tarafından verilen nota bir ültimatom olarak görülmemiştir.
Ayrıca TBMM, 16-17 Kasım 1967 tarihli gizli oturumunda Kıbrıs'taki son gelişmeleri ele alarak oturum sonunda Kıbrıs'a askeri bir müdahalede bulunulması için hükümete gerekli yetki verilmiştir.[2]
Bu aşamadan sonra Türkiye kriz yönetim süreci içine girmiştir. 16 Kasım'da Türkiye, Kıbrıs'a askeri müdahale kararı almış ve Türk savaş uçaklarına Ada üzerinde ihtar uçuşu yaptırmıştır. Ayrıca 17 Kasım'da Yunanistan'a nota vererek istemlerinin yerine getirilmesini talep etmiştir. Söz konusu notada Türkiye;
- Boğaziçi ve Geçitkale köylerine yapılan saldırıların derhal sona erdirilmesi,
- Saldırıya uğramış Türklerin zararlarının tazmin edilmesi,
- Kurucu antlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs'a gizlice gönderilmiş olan Yunan askerileriyle bunların teçhizatlarının ve General Grivas'ın Kıbrıs'tan çıkarılmasını,
- Rum Milli Muhafız Ordusu'nun dağıtılması,
- BM Barış Gücü askerlerinin sayısının arttırılmasını
istemiştir.
Görüldüğü gibi, krize neden olan gelişmelerden hem Makarios yönetimi hem de Yunanistan sorumlu tutulmakta ve hem Makarios yönetiminden hem de Yunanistan'dan istemlerin yerine getirilmesi talep edilmektedir. Ayrıca, 1967 Kıbrıs krizi sırasında Türkiye'nin istemlerinin Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan tarafından yerine getirilmemesi durumunda Türkiye'nin uygulamaya koyacağı yaptırımlar açık ve net bir şekilde ortaya konmuştur. Buna göre, Türkiye istemlerinin karşılanmaması halinde fiili güç kullanarak Kıbrıs'a askeri bir müdahalede bulunacağını açıklamıştır. Türkiye'nin krizin çözümünde göz önünde bulundurduğu temel noktalardan biri, Yunanistan'ın Kıbrıs'ta kurucu antlaşmalarla belirlenmiş güç dengesini kendi lehine bozma teşebbüsüdür. Bu nedenle Yunanistan üzerinde yoğun bir baskı oluşturularak kurucu antlaşmalara aykırı olarak Ada'ya sokulmuş olan Yunan kuvvetlerinin Kıbrıs toprakları dışına çıkarılması istenmiştir. Bu çerçevede Türkiye'deki karar vericiler için zorlayıcı diplomasi stratejisi kriz yönetim süreci için en uygun yöntem olarak görülmüştür. 1967 krizinde Türkiye tarafından uygulanan zorlayıcı diplomasi stratejisi çerçevesinde kuvvet kullanma tehdidinden yararlanılmış ancak kriz yönetim evresinde bu tehdit fiiliyata geçirilmemiş yani 1963-1964 krizinde olduğu gibi sınırlı ve ibret verici bir güç kullanımı söz konusu olmamıştır.
Bu strateji ile kriz sırasında Türkiye, kuvvet kullanma tehdidine dayanırken aynı zamanda uzlaşı ve müzakere süreçlerini açık tutmaya da büyük özen göstermiştir.Bu bağlamda istemler dillendirilirken uluslararsı hukuka dayanan hak ve sorumluluklarını yerine getirmeye hazırlıklı olduğunu belirterek krizi sonlandıracak adınların atılmasını talep etmiştir.Ayrıca zorlayıcı diplomasinin alt türleri olarak da Türkiye tarafından zımni ültimatom ve dene-gör yöntemlerinden faydalanılmıştır.
Kriz yönetim tekniği olarak ise, kuvvet kullanma tehdidi, şiddet içermeyen askeri baskı, arabuluculuk ve üçüncü aktör desteğinden yararlanılmıştır. Türkiye, şiddet içermeyen askeri baskı doğrultusunda Ada üzerinde savaş uçakları ile ihtar uçuşu yapmış ve Kıbrıs'ta Türk toplumuna yönelik saldırılara müdahale etmek için askeri hazırlıklara girişmiştir. Ayrıca Türkiye’nin Yunanistan’a sunmuş olduğu, antlaşmalara aykırı olarak Ada'ya sokulan Yunan askerlerinin ve bunların teçhizatlarının 45 gün içinde Kıbrıs sınırları dışına çıkarılmasını şart koşmasıyla belli bir zaman dilimi öne sürülerek karşı taraf üzerinde baskı kurulması mümkün olmuştur.
Arabuluculuk faaliyetleri ve üçüncü aktör desteği kapsamında ise, ABD, BM ve NATO krizi sona erdirmek için taraflar arasında girişimlerde bulunmuştur. Türkiye'nin öne sürdüğü şartların Yunanistan tarafından kabul edilmemesi üzerine ortaya çıkan durumun iki devlet arasında bir savaşa dönüşmesini önlemek amacıyla ilk arabuluculuk girişimi aynı zamanda kriz yönetim sürecinde baskın akörler olarak ön plana çıkan ABD, İngiltere ve Kanada'dan gelmiştir. Kanada Başbakanı Pearson tarafından önerilen teklife göre; İttifak Antlaşması'nda öngörülen miktarın üstündeki Türk ve Yunan kuvvetleri Kıbrıs'tan çekilecek, BM Barış Gücü askerlerinin sayısı arttırılacak, Kıbrıs Türk toplumunun son saldırılardan dolayı uğramış oldukları zararlar giderilecek ve Türkiye gelecekte Kıbrıs'a tek taraflı olarak askeri bir müdahalede bulunmayacağına dair garanti verecekti.[3]
Bu girişimlerden bir sonuç alınamayacağının anlaşılması üzerine 22 Kasım 1967 tarihinde BM Genel Sekreteri U-Thant devreye girmiş ve Yunanistan, Türkiye ve Makarios'a mesaj yollayarak çatışmaların yeniden başlamasına sebep olabilecek davranışlardan uzak durulmasını ve itidalli hareket edilmesini istemiştir. Ayrıca taraflar arasındaki gerginliği azaltmak amacıyla Jose Rolz-Bennet'i görevlendirmiştir. ABD ise, mevcut gerginliğin barışçıl yollardan giderilmesi amacıyla Cyrus Vance'i görevlendirmiştir. Arabuluculuk faaliyetlerine NATO Genel Sekreteri Manlio Brosio'da katılmıştır. Bu üç farklı kaynaktan yürütülen arabuluculuk girişimleri birbirini tamamlayıcı nitelikte olmuştur.
Bu gelişmelerden sonra taraflar arasındaki gerginlik seviyesi kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktaya ulaşmıştır. 22 Kasım'da ABD temsilcisi Vance'in arabuluculuk girişimlerine başlamasına kadar ki geçen süre kriz yönetimindeki en kritik süreci teşkil etmiştir. ABD temsilcisi Vance'in arabuluculuk girişimleri sonuç vermiş ve 30 Kasım 1967 tarihinde Türkiye'nin istemleri Yunanistan tarafından kabul edilmiştir. Anlaşılacağı üzere Türkiye, üçüncü aktörler tarafından yapılan arabuluculuk girişimlerini desteklemiş ve krizin barışçıl yollar kullanılarak çözülmesini istemiştir. Bu barışçıl girişimler aynı zamanda istemlerin yerine getirilmesi için öngörülen teşvikler bağlamında da değerlendirilebilir. Türkiye tarafından yapılan diplomatik öneriler ve askeri hareketler, Makarios yönetimi ve Yunan Cuntası'na krizden çıkış yolu bırakacak şekilde seçilmiştir. Bu doğrultuda Yunanistan'a onurlu bir geri adım atma imkanı da verilmiştir. Türkiye tarafından kriz sırasında dile getirilen istemler sınırlı tutulmuştur. Krizin tırmanarak bir çatışma veya savaşa dönüşmesi önlenmiştir.
Kriz sonrası evrede taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki düzeye inmemiştir. Türkiye'nin Yunanistan ve Makarios yönetiminden yerine getirmesini istediği talepler ABD temsilcisi Cyrus Vance'in arabuluculuk ettiği görüşmeler sırasında da dile getirilmiştir. Yapılan diplomatik müzakereler sonucunda Yunanistan, 30 Kasım 1967 tarihinde Türkiye'nin istemlerini yerine getireceğini açıklamış ve Ada'ya göndermiş olduğu Yunan askerlerinin ve bunların teçhizatlarının geri çekileceğini bildirmiştir.[4] Böylelikle 1967 Kıbrıs krizi sonlandırılmış, kriz toplamda 17 günlük kısa bir zaman dilimini kapsamış ve 1 Aralık 1967 tarihinde Türkiye'nin istemlerinin karşılanması ile sona ermiştir.Nitekim Türkiye’nin istemlerinin karşılanmamasının bedeli Kıbrıs ile sınırlı kalmayacak bir çatışmanın doğabileceği yönünde Türkiye’nin krizi tırmandırmasıdır.
1967 Kıbrıs krizi sonrasında Boğaziçi ve Geçitkale köylerine yönelik saldırılar sona ermiş ve işgal kaldırılmıştır. Kurucu antlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs'a sokulan Yunan kuvvetleri ve bunların malzeme ve teçhizatları Ada dışına çıkarılmıştır. EOKA militanı Grivas da, Kıbrıs dışına çıkarılmıştır.
Görüleceği üzere kriz, tarafların niyetine göre tasarlanmış bir krizdir. 1967 Kıbrıs krizi sonuçları açısından değerlendirildiğinde, kriz sonunda Türkiye'nin istemlerinin yerine getirildiği görülmektedir. Kriz sonucunun şekli açısından bakıldığında, taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşmanın yapılması söz konusu olmuştur. Kriz sonrası statü incelendiğinde ise, Kıbrıs'ta yeni bir statü oluştuğu görülmemektedir. Kriz sonunda 1963-1964 Kıbrıs krizi sonrası oluşan önceki statükoya geri dönülmüştür. Yani 1967 Kıbrıs krizi sonrası ortaya çıkan statü, ‘statüko ante'dir.
Türkiye, dönemin uluslararası sisteminin iki kutuplu yapısını göz önünde bulundurmuş ve krizin Batı Bloğu içinde bir krize sebep olabileceğini görmüştür. Fakat o dönem için ABD ve SSCB arasında bir yumuşama döneminin yaşanması ve ABD ve SSCB'nin Türkiye'nin izlemiş olduğu politikaya daha anlayışlı yaklaşması, Türkiye'nin kriz durumuna karşı geliştirmiş olduğu hareket tarzını kuvvetlendirmiştir. Nitekim dönemsel koşullar itibari ile Soğuk Savaş’ın ilk yıllarındaki gibi süper güçler arasında revizyonist meydan okumalar söz konusu olmayıp daha çok siyasi ve diplomatik bir çatışmanın varlığından söz edilebilir. Nitekim Sovyetler Birliği, yasa hakları ve menfaatleri sebebiyle Türk toplumunu bir milli toplum olarak kabul etmiş ve de Kıbrıs'ta iki milli toplumun varlığının önemine değinmiştir. Ayrıca Türkiye'deki karar vericiler tarafından bu dönemde Kıbrıs'ta meydana gelebilecek bir çatışmanın tırmanarak bloklar arası bir çatışmaya yol açabileceği ihtimali düşük olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda sistem içindeki süper güçlerde yarattığı etki açısından kriz açısından tehdit ancak nüfuzlarına yönelik bir tehdit olmaması yönünde değerlendirilebilir.
1967 Kıbrıs krizinin ortaya çıktığı dönemde Türkiye'nin iç politikası istikrarlı bir görünüm arz etmektedir. 1965 yılında yapılan seçimler sonucunda Süleyman Demirel liderliğindeki AP (Adalet Partisi) meclisteki sandalye dağılımının büyük bir çoğunluğunu elde ederek tek başına iktidar olmuştur. Böylelikle 1960 askeri darbesinden sonra görülen istikrarsız koalisyon hükümetleri bu dönemde yerini tek parti iktidarına bırakmıştır. Ayrıca 1965 seçimleri sonrasında TBMM'de sol partilerin de yer alması ile mecliste farklı görüş ve ideolojilerin de temsil edilmesinin önü açılmıştır. Yani kriz döneminde karar alma birminin yapısı kurumsaldır. Nitekim kriz sırasında Dışişleri Bakanlığı askeri müdahale tartışılırken diplomatik anlamda bu krizden yararlanılabileceği konusunda hükümeti bilgilendirmiştir.
1967 Kıbrıs krizinde Başbakan Süleyman Demirel'in sahip olduğu kişisel özelliklerin krizin başarılı bir şekilde yönetilmesini etkilediği söylenebilir.Başbakan Süleyman Demirel, bilgi seviyesi, algı düzeyi, biliş kapasitesi, kriz durumlarına uygun hızlı, net ve doğru karar alabilme becerisi ve krizi yönetebilme yeteneği ile başarılı bir lider rolü oynamıştır. Liderin krizi yöneirken uusal deseği alabilmesi oldukça önemlidir. Nitekim 1967 Kıbrıs krizi sırasında Türk basını gelişmeleri yakından takip etmiş ve Ada'da yaşanan gelişmeleri kamuoyuna yansıtarak Türk halkının gelişmelerden haberdar olmasını sağlamıştır. Türk basını, krizi gündemde tutarak gelişmeleri manşetten vermiştir. Böylelikle hem ulusal kamuoyunun hem de hükümetin Kıbrıs'ta gelişen olaylara karşı vermiş olduğu tepkinin canlı tutması sağlanmıştır.
Her ne kadar güçlü liderlik açısından siyasal yaşama yeni girmiş olan Demirel’in tecrübe yönünden eksikliği krizin kontrol edilmesinde bir engel teşkil ederken, liderin pragmatik yaklaşımı krizin çözümünü kolaylaştırmıştır. Aynı zamanda muhalefein, İnönü’nün ve CHP’nin özünde Kıbrıs konusunda hükümeti desteklemesi liderin inandırıcılığınn arttırılmasında önemli bir role sahip olmuştur.
Liderin, Demirel’in söz konsusu Kıbrıs sorunun içeride izlenen kalkınma programlarını kesintiye uğratma endişesi daha temkinli bir siyasa izlemesine yönelten faktörler arasındadır.
Ayrıca krize özgü ideolojik koşullardaki farklılık Türkiye’nin bu ölçütü göz önünde bulundurarak krizi yönetmesini sağlamıştır. Krizin yaşandığı dönemde, Makarios, Yunan Hükümeti ile ideoloji yönünden farklı düşüncedeydi. Makarios, Cunta'nın sıkı idaresinden ve değişmez komünist aleyhtarlığından nefret etmekteydi. Cunta ise solcu sempatizanlardan ve serbest fikirlerden hoşlanmıyordu. Diğer yandan krizin yaşandığı zaman diliminde Yunanistan’da demokrasinin işlemiyor olması ve Yunanistan’daki cuntanın aşırı milliyetçi söylemleriyle enosisi desteklemsi, bu hedefe ulaşılması için şiddet eylemlerinin desteklenmesi Trkiye’nin askeri müdahale için gerekçelerini güçlendirmiştir.Aynı zamanda bu durum SSCB ve ABD’nin de kriz sürecinde Türkiye’ye daha ılımlı yaklaşmalarına katkıda bulunmuştur.
[1] Glafkos Clerides, Cyprus: My Deposition, Alithia Publishing,1989.
[2] "Hükümet Savaş Yetkisi Aldı Yunanistan'a Nota Verildi", Milliyet, 18 Kasım 1967, s. 1.
[3] Sevin Toluner, Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk,İstanbul:Fakülteler Matbaası, 1977, s. 235.
[4] Başbakanın Son Kıbrıs Olayları İle İlgili Açıklaması, 8 Aralık 1967", Dışişleri Bakanlığı Belleteni, Aralık 1967, Sayı 38, s. 48.
- Görüntüleme: 3705

- Görüntüleme: 1292
Özet
1967 Kıbrıs krizinden sonraki süreçte Makarios ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin gittikçe bozulduğu Türkiye tarafından fark edilmiş ama bunun yeni bir kriz doğurabileceği; Türkiye’nin Kıbrıs'taki hak ve menfaatlerine zarar verebilecek bir krize dönüşebileceğini öngörememiştir. Bu nedenle de 1974 Kıbrıs krizi, krizin ortaya çıkış şekli sınıflandırması içerisinde Türkiye açısından beklenilmeyen ve ani gelişen bir krizidir.
Türkiye açısından bakıldığında, krizi başlatan aktörün devlet dışı bir aktör olduğu görülmektedir. Çünkü Kıbrıs'ta yapılan darbe her ne kadar Yunanistan destekli olsa da darbeyi yapan kesim EOKA-B militanları ve enosis yanlısı Rumlardır. Ancak Yunanistan da Kıbrıs'ta 15 Temmuz 1974 tarihinde meydana gelen darbeyi desteklediği için 1974 krizinde önemli bir yer tutmakta bu nedenle baskın aktörler arasında yer almaktadır.
Krizin ortaya çıktığı coğrafyaya göre, bölgesel bir krizdir. Çünkü kriz Doğu Akdeniz bölgesi ile sınırlı kalmıştır. Ayrıca hem Türkiye hem de Yunanistan krizin yatay bir şekilde tırmandırılması yolunu seçmemiştir. Böylelikle 1974 Kıbrıs krizi, Kıbrıs Adası sınırları içinde tutulmuş ve diğer coğrafi alanlara yayılmamıştır. Kriz-zaman ilişkisine göre, tekrarlayan bir krizdir. 1974 Kıbrıs krizi, 1963-1964 Kıbrıs krizinden sonraki sürecin devamı niteliğinde görülmektedir. EOKA-B militanları Makarios'u ortadan kaldırarak bir oldu-bitti ile Ada'yı Yunanistan'a bağlamayı planlamıştır. Bu nedenle krizi çıkaran tarafın niyetine göre, tasarlanmış bir krizdir. Kriz sırasında yaşanan gelişmeler Türk-Yunan dengesini ve Kıbrıs Türk toplumunun çıkarlarını ve güvenliğini ilgilendirdiği için krize neden olan olayın niteliğine göre yapılan sınıflandırmada siyasi bir krizdir.
Kriz sırasında Türkiye tarafından kriz yönetim stratejisi olarak karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi ve taahhütleri yerine getirme stratejileri uygulanmıştır. Kriz yönetim tekniği olarak ise, şiddet içeren çözüm yöntemi kullanılmıştır. Türkiye, şiddet içeren çözüm yöntemi çerçevesinde Kıbrıs'ta kendi aleyhine bozulan güç dengesini kendi lehine çevirmek için Ada'ya askeri müdahalede bulunmuştur. Türkiye tarafından kullanılan sınırlı tırmandırma ve taahhütleri yerine getirme stratejileri çerçevesinde kuvvet kullanımından yararlanılmıştır. Bu doğrultuda kriz sırasında sınırlı savaşa varan bir kuvvet kullanımı söz konusu olmuştur.
1974 Kıbrıs krizi sonuçları açısından değerlendirildiğinde, kriz sonunda Türkiye'nin istemlerine kuvvet kullanarak ulaştığı görülmektedir. Oluşan yeni statüko, Türkiye'nin Ada'ya yaptığı askeri müdahale neticesinde tek taraflı olarak oluşturulmuştur. Kıbrıs'ta meydana gelen kriz toplam 31 gün sürmüş ve 16 Ağustos 1974 tarihinde taraflar arasında ateşkesin sağlanması ile sona ermiştir.
Makarios, önceki krizlerden edindiği tecrübeler nedeniyle enosisin mevcut şartlar altında gerçekleştirilmesinin zor olduğunu görmüştür. Bu nedenle 1968 yılından itibaren Kıbrıs Anayasası'nın yeniden düzenlenmesi için toplumlararası görüşmeler başlamıştır. Fakat Makarios'un toplumlararası görüşmelere girişmesi ve uzlaşmacı bir yaklaşım içine girmesi, Yunanistan'daki askeri yönetim ve Kıbrıs'taki aşırı sağcı enosis yanlısı kesim tarafından hoş karşılanmamıştır. Bu gelişmelerden sonra Makarios, enosis düşüncesi önünde bir engel olarak görülmeye başlanmıştır. Eylül 1971 tarihinde Kıbrıs'a gizlice dönen Grivas, enosis için faaliyetlere girişmiştir. Yunan Cuntası, enosis istemeyen Makarios'u devirmek için bir takım 1971'de EOKA-B örgütü kurulmuş ve Makarios'a yönelik bazı başarısız suikast faaliyetlerinde bulunulmuştur.
Grivas tarafından başlatılan enosis kampanyasına Kilise de destek vermiş ve 2 Mart 1972 tarihinde Kıbrıs Ortodoks Kilisesi'ne bağlı üç piskopos, Makarios'un Kilise kuralları nedeniyle dünyevi iktidarı elinde bulunduramayacağını ve görev süresi içinde enosisi gerçekleştiremediği için başkanlıktan istifa etmesini istemiştir. Bu istek, 8 Mart 1973'te bir ültimatom halini almış ve 13 Nisan 1973 tarihinde Makarios'un Başpiskoposluk'tan alınmasına karar verilmiştir. Makarios ile Kıbrıs Ortodoks Kilisesi arasındaki bu anlaşmazlık, 14 Temmuz 1973 tarihinde bu üç piskoposun görevlerinden alınması ile son bulmuştur. Kıbrıs’ta şiddet ortamı baş göstermiş Makarios, bu şiddet ortamını denetim altına almada çaresiz kalmıştır. Bu olaylar yaşanırken 25 Kasım 1973 tarihinde Yunan Cuntası içinde bir darbe meydana gelmiş ve General Ionnides askeri kuvvetlerin başına, General Gizikis ise, devlet başkanlığına geçmiştir.[1]
Makarios’un Yunanistan’dan bağımsız hareket etme isteği Yunanistan tarafından oldukça sert karşılanmıştır. 27 Ocak 1974 tarihinde Grivas'ın ölmesiyle beraber Makarios, 25 Nisan 1974'de bir bildiri yayınlayarak EOKA-B'yi yasadışı bir örgüt olarak ilan etmiştir. EOKA-B mensubu olduklarından şüphelenilen bir çok kişi tutuklanmıştır. 26 Haziran 1974 tarihinde ise, Yunan istihbarat servislerinin EOKA-B'yi yönlendirdiğini belirterek Rum Mili Muhafız Ordusu'nun Rum yönetimine bağlanacağını açıklamıştır.
2 Temmuz 1974 tarihinde, Makarios Yunanistan Devlet Başkanı General Gizikis'e bir mektup yazarak EOKA-B'nin Yunanistan tarafından desteklendiğini ve yönlendirildiğini ifade etmiştir. Makarios, Yunanistan’a gönderdiği mektupta Kıbrıs Devleti'nin yıkılmasına sebebiyet verecek şiddet eylemleri karşısında artık sessiz kalmayacağını ve kendisinin Yunanistan tarafından atanmış bir vali olmadığını ve kendisine bir devlet başkanı olarak muamele edilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Yunan Cuntası ise bu mektuba çok sert cevap vermiş ve Yunan Cuntası'nın desteği ile 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs'ta Makarios'a karşı bir darbe gerçekleştirerek Makarios’un yerine eski bir EOKA'cı olan Nikos Sampson'u getirilmiştir. Kıbrıs'ta yapılan bu darbe, 1974 Kıbrıs krizinin başlangıç noktasını oluşturmuştur.Türkiye'nin 15 Temmuz darbesi karşısındaki tutumu, bu darbenin Yunan Cuntası tarafından desteklenmiş olduğu ve enosisi gerçekleştirmek için atılan bir adım olduğu yönünde olmuştur. Başbakan Bülent Ecevit, dönemin BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim'a gönderdiği mesajda Kıbrıs'taki darbenin Yunanistan tarafından desteklendiğini ve darbeden sonra yönetimin başına Türk düşmanı bir enosisçinin getirildiğini belirtmiştir.
Bu tarihten sonra Türkiye'deki siyasi karar vericiler kriz yönetim sürecini uygulamaya koymuştur. Kıbrıs'ta anayasal düzenin yıkılması sonucunu doğuran Yunanistan destekli darbe, bu darbenin ortaya çıkardığı fiili durum ve Ada'nın ileride Yunanistan'a bağlanma ihtimali gibi konular Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve menfaatleri açısından olumsuz bir durum meydana getirmiştir. Bu aşamada karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi ve taahhütleri yerine getirme stratejisi Türk karar vericileri tarafından en rasyonel seçenek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu stratejiler çerçevesinde Kıbrıs'ta Makarios'a karşı yapılan darbe sonucunda Yunanistan ve Rum toplumu lehine oluşan fiil durumu ortadan kaldırmak mümkün gözükmektedir.
1974 Kıbrıs krizi sırasında karar vericilerin olaylara karşı göstermiş oldukları algı ve tepki becerileri, krizin gelişimini ve yönetilmesini etkilemiştir. Yunanistan'daki askeri rejiminin lideri Dimitris Ionnidis, kendisinden öncekilerden daha sert ve otoriter biri olarak tanınmıştır. Dimitris Ionnidis, anti-komünist ve Makarios düşmanıydı. Grivas'ın yeniden Kıbrıs'a gönderilmesinde de etkisi olan Ionnidis, koyu bir enosis taraftarıydı. Yunan Cuntası'nın Kıbrıs'taki darbeyi desteklemesi ise dünya kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Dünya medyası, Yunanistan'daki askeri rejimi desteklemenin getirebileceği tehlikeli sonuçlar ile ilgili haberler yapmıştır.
Kıbrıs'taki darbeden sonra iktidara gelen Nikos Sampson ise, Türkiye tarafından EOKA mensubu bir terörist olarak görülmekteydi. Enosis yanlısı olan Sampson'un iktidara gelmesi Türkiye'deki karar vericileri endişeye düşürmüştür. Her ne kadar Sampson iktidara geldikten sonra Türklere yönelik herhangi bir olumsuz girişimde bulunmayacağını açıklamışsa da bu sözler Türkiye'deki yetkililerce inandırıcı bulunmamıştır. Türkiye, Kıbrıs'ta yapılan darbeyi anayasal düzenin yıkılması, gayrimeşru bir yönetimin kurulması ve kurucu antlaşmaların ihlal edilmesi olarak değerlendirmiştir. Bunun üzerineTürkiye, 16 Temmuz 1974 tarihinde Ada'ya askeri müdahalede bulunma kararı almıştır.
Türkiye, İngiltere ile beraber Garanti Anlaşması'nın dördüncü maddesinin verdiği yetkiye dayanarak Ada'ya müdahale etmeyi düşünmüş ve bu kapsamda 17 Temmuz 1974'te Başbakan Bülent Ecevit, İngiltere'deki karar vericiler ile görüşmeler yapmak üzere Londra'ya gitmiştir. Ancak Londra'da gerçekleştirilen temaslardan, İngiltere sorunun BM veya NATO çatısı altında çözümlenmesi gerektiğini düşündüğü için ortak müdahale konusunda bir sonuca varılamamıştır.
Bu arada ABD Dışişleri Bakanı Kissinger'ın yardımcısı Joseph J. Sisco da Londra'ya gelmiş ve Başbakan Ecevit ile görüşmüştür. Sisco, Başbakan Ecevit ile görüştükten sonra Atina'ya gitmiş ve Yunan Cuntası'nı krizi sona erdirmek için ikna etmeye çalışmıştır. Yunan Cuntası, Sisco'nun önerilerini geri çevirmiş ve Türkiye’nin Ada’ya müdahalesi halinde onların yanıtsız kalmayacağını karşı bir askeri müdahalede bulunacağını belirtmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki diplomatik yollarla uzlaşma çabası Türkiye açısından bir sonuç vermeyecektir. Yunanistan Cuntası'nın bu sert tutumu üzerine taraflar arasındaki gerginlik tırmanmıştır. Nitekim Yunanistan Cuntası üzerinde yapılan baskılardan bir sonuç alınamayınca Türkiye nihayetinde Ada'ya asker çıkarma kararı almış [TBMM'nin 20 Temmuz 1974 gün ve 303 sayılı kararı TBMM'nin daha önce almış olduğu 16.3.1964 gün ve 93 sayılı ve 17.11.1967 gün ve 148 sayılı kararları ile verilen izne dayanmaktadır.] 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs'ın Girne bölgesinden Ada'ya çıkmaya başlamıştır. Aynı zamanda da Türk askeri Lefkoşa-Girne yolu arasındaki bölgeye hava indirme harekâtı yapmıştır. Müdahale sırasında Başbakan Ecevit, söz konusu müdahalenin barışçıl amaçlar ile yapıldığını ifade etmiş ve Türk askerlerine karşı taraftan ateş açılmadığı sürece herhangi bir şiddetin meydana gelmeyeceğini dile getirmiştir. Böylece Türkiye, kriz sırasında karşı tarafın durum değerlendirmesi yapmasına ve öne sürülen krizden çıkış yollarını değerlendirmesine zaman tanımıştır. Diğer yandan Yunan Cuntası ve enosis yanlısı Rumlar, Türkiye'nin tutumunu sınanabilir olarak değerlendirmesiyle taraflar arasındaki gerilim artmıştır. Türkiye, krizi sınırlı bir şekilde tırmandırarak Kıbrıs'ta yeni bir fiili durum oluşturmuştur. Bu aşamada Türkiye’nin, 20 Temmuz'da Kıbrıs'a askeri müdahalesiyle kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktanın da üstüne çıkılmış, bir çatışma ve sınırlı savaş hali söz konusu olmuştur.
Türkiye'nin davranışı bir garantör devlet olarak, uluslararası anlaşmalara göre, Kıbrıs'ın bağımsızlığından, toprak bütünlüğünden, anayasal düzeninden sorumlu bir devlet olarak, Türkiye'ye düşen bir yetkinin ve görevin yerine getirilmesidir. Türkiye bu harekâta geçmeden önce, başka her çareyi denemiştir, fakat sonuç alamamıştır. Kıbrıs'ta zorbalıkla ve meşruluk dışı yollardan yaratılan kuvvet dengesizliği bu harekâtla giderilmiş olacaktır.
BM Güvenlik Konseyi, 20 Temmuz 1974 tarihinde aldığı 353 sayılı kararla, tarafları ateşkese, Kıbrıs'taki bütün yabancı kuvvetleri Ada'dan çekilmeye ve bütün devletleri Kıbrıs'ın egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygıya davet etmiştir. Türkiye, Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararına uyarak 22 Temmuz 1974 saat 17.00'dan itibaren ateşkes durumuna geçmiştir.Türkiye 22 Temmuz'da ateşkese uyduğunu açıklamasıyla taraflar arasındaki gerginliğin tırmanması nispeten durmuştur.
Bu arada Yunanistan’daki Cunta yönetimi, uğradıkları başarısızlıktan dolayı 23 Temmuz 1974 tarihinde istifa etmek zorunda kalmıştır. Böylelikle Yunanistan'da yedi yıldan beri iktidarda bulunan askeri rejim yıkılmıştır. Yunanistan'da yıkılan askeri rejimin yerine, Konstantin Karamanlis'in başkanlığındaki sivil bir yönetim geçmiştir.[2] Yunanistan'da meydana gelen bu değişiklik, Kıbrıs’a da yansımış üzerinde ve darbeci Nikos Sampson da iktidardan çekilmek zorunda kalmıştır. Kıbrıs'ta ise, Nikos Sampson'un yerine Glafkos Klerides'in liderliğinde sivil bir idare yönetime gelmiştir.
BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı 353 sayılı kararın beşinci maddesine göre; Kıbrıs'ta anayasal düzenin tekrar tesisi için Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin en kısa zamanda görüşmelere başlaması istenmiştir. Bu sebeple Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş, İngiltere Dışişleri Bakanı Callaghan ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Mavros, 25 Temmuz 1974 tarihinde Cenevre'de bir araya gelmiştir. Yapılan görüşmeler neticesinde taraflar arasında 30 Temmuz 1974 tarihli Cenevre Deklarasyonu imzalanmıştır.
Bu deklarasyona göre taraflar, "16 Ağustos 1960 tarihinde Lefkoşa'da imzalanan milletlerarası antlaşmaları ve Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararını göz önünde bulundurarak" Kıbrıs'taki durumu makul bir süre zarfında yeniden düzenleyecek tedbirlerin acilen alınması için harekete geçmek durumundadırlar.[3]
Bununla birlikte taraflar bütün tarafların kabul edebileceği adil ve kalıcı bir çözüm çerçevesinde ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nde barış, güvenlik ve karşılıklı güven ortamının sağlandığı ölçüde, Kıbrıs'taki silahlı kuvvetler sayısı ile mühimmat ve harp malzemelerinin kademeli şekilde azaltılmasına ilişkin tedbirlerin saptanması gereği üzerinde anlaşmıştır. Taraflar bölgede barış ortamının sağlanması ve Kıbrıs'taki anayasal hükümetin yeniden tesisi amacıyla yapılacak olan müzakerelerin en az gecikme ile devamını kararlaştırmıştır. Bu amaçla müzakerelerin 8 Ağustos 1974 tarihinde Cenevre'de devam etmesi kararlaştırılmıştır. Bakanlar ayrıca fiiliyatta Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Türk ve Rum olmak üzere iki muhtar idarenin mevcut bulunduğunu kabul etmiş ve gelecek toplantıda Türk ve Rum toplumu temsilcilerinin de bulunması noktasında anlaşmıştır. Son olarak, açıklanan deklarasyon çerçevesinde Üç Dışişleri Bakanı, bu deklarasyonun içeriğini BM Genel Sekreteri'ne göndermeyi ve deklarasyonda öngörülen hususlar ışığında BM Genel Sekreteri'ni gereken tedbirleri almaya çağırmayı kabul etmiştir.[4] Bu aşamada müzakerelerin gerçekleştiği süre zarfında taraflar arasındaki gerginlik nispeten yumuşama göstermiştir. Krizin çözümüne yönelik olarak tekrar müzakere için gerekli koşulların oluşumunda şiddete başvurmadan uzlaşma zemini oluşturulması gerekmektedir.
Birinci Cenevre Konferansı Türkiye'nin istekleri paralelinde sonuçlanmış ve de dünya medyası Türkiye'nin diplomasi alanında büyük bir zafer kazandığı yönünde haberler yapmıştır.[5] İkinci Cenevre Konferansı, 30 Temmuz deklarasyonunda ön görüldüğü gibi 8 Ağustos 1974 tarihinde Cenevre'de başlamış ve toplantıya Kıbrıs Türk toplumu temsilcisi Rauf Denktaş ve Rum toplumu temsilcisi Glafkos Klerides de katılmıştır. Klerides’e göre Kıbrıs’ın üniter statünde yapılacak bir değişikliğe gereksinim yoktur.
Türkiye ise, konferansta "kantonal sistem" esasına dayanan yani çok bölgeli bir federasyon teklifinde bulunmuştur. Bu teklif karşısında Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi öneriyi değerlendirmek için otuz altı saatlik bir süre istemiştir. Fakat Türkiye, bunun bir oyalama taktiği olduğunu değerlendirerek bu teklifi kabul etmemiştir. Yunanistan ve Rumlar, 30 Temmuz deklarasyonundaki şartları yerine getirmeye yanaşmamış ve Türk bölgelerindeki ablukaları kaldırmadıkları gibi ateşkes koşullarına da uymamıştır.
Bu nedenlerden dolayı Türkiye, 14 Ağustos sabahı Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmiştir. Türk Hükümeti, 14 Ağustos sabahı yaptığı açıklamada harekâta devam etme kararının gerekçelerini şu şekildedir:
· Türkiye, Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararına uygun hareket etmiş Ada’da bir anayasal düzenin ve huzur ve barışın kurulabilmesi için kendisine düşen görevi yerine getirmek üzere elinden geleni yapmıştır. Ancak Cenevre'de bu amaçla ilgili taraflar arasında mutabık kalınarak yayınlanmış olunan deklarasyon ile gerçekleştirilmesikararlaştırılmış bulunan hususlardan hiçbirine diğer taraflar uymamıştır.
· İkinci Cenevre Konferansı’nda da Kıbrıs devleti hala bir Yunan adası olarak telakki edilmek istenmektediği anlaşılmaktadır. Yunanistan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararıyla garantör devletlere verilen görevleri yerine getirmemiştir. Bunun yanı sıra Yunanistan, 8 ağustosta toplanan ikinci Cenevre Konferansında da altı gün süre ile ciddi müzakereden kaçınmış ve hatta sorunları görüşmeye bile yanaşmayan uzlaşmaz bir tutum içinde bulunmuştur.
· Türkiye’nin davranşı ne Yunanistan'a karşı ne de Kıbrıs Rum toplumuna da karşıdır. Türkiye’nin temel amacı Kıbrıs'ın bağımsızlığını güvence altına almaya, Kıbrıs'ta Türk ve Rum toplumlarına barış ve sükun sağlamaya ve bölgede sürekli bir barışın yerleşmesine yöneliktir."[6]
İkinci Cenevre Konferansı, 14 Ağustos 1974 tarihinde herhangi bir sonuç alınamadan dağılmıştır. 8 Ağustos 1974 tarihinde toplanan II. Cenevre Konferansı’nın 14 Ağustos'a kadar yapılan görüşmeleriden bir netice alınamaması sonrasında Türkiye, Kıbrıs'taki askeri harekâta kaldığı yerden devam etmiştir. Bunun üzerine taraflar arasındaki gerginlik daha da artmıştır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, iki gün içinde Ada'nın %38'lik kısmında kontrolü ele geçirerek Mağusa-Lefkoşa-Lefke-Kokkina hattını kontrol altına almıştır. Türkiye'nin askeri harekâtı, 16 Ağustos 1974 tarihli BM Güvenlik Konseyi'nin 360 sayılı ateşkes kararıile sona ermiştir.
16 Ağustos'ta Türkiye'nin ateşkes kararını açıklayan Ecevit, 14-16 Ağustos harekâtı neticesinde çıkmaza saplanmış olan müzakerelerin önündeki engellerin ortadan kaldırıldığını ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin sağlam esaslara bağlanmasından dolayı taraflar arasındaki görüşmelere rahatça zaman ayrılabileceğini açıklamış ve de coğrafi esasa dayanan iki muhtar idareden kurulu federal Kıbrıs devletinin temelinin fiilen atılmış olduğunu ifade etmiştir.[7] 16 Ağustos'ta Türkiye Ada'nın yaklaşık üçte birlik kısmını kontrol altına alması ile taraflar arasında ateşkes sağlanmıştır. Ateşkes koşullarının sağlanmasından sonra kriz yönetim süreci sona ermiş ve kriz sonrası evreye geçilmiştir. Fakat taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki düzeye inmemiştir.
Bu gelişmelerden sonra 1974 Kıbrıs krizi sona ermiştir. Türkiye'nin 22 Temmuz'daki ateşkesten sonra yapılan görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine yeniden başlattığı harekât, başlangıcının aksine, uluslararası toplumun tepkisini çekmiştir. Başlangıçta harekât, hukuki bir müdahale olarak görülmüşken ateşkes sonrası harekâta devam edilmesi bir toprak gaspı ve işgal hareketi olarak değerlendirilmiştir.[8]
Bu kapsamda Türkiye, Ada'ya askeri müdahalede bulunarak krizi karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sınırlı bir şekilde tırmandırmış ve 1963-1964 ve 1967 krizlerinde de belirtmiş olduğu; Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunacağı yönündeki taahhütlerini yerine getirmiştir. Böylelikle Türkiye, Kıbrıs'ta kendi lehine olacak fiili bir durum meydana getirebilmiştir. Türkiye açısından karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi kapsamındaki en büyük risk, tarafların krizi tırmandırmada aşırı istekli olması ve bunun topyekûn bir savaşa yol açması ihtimali olmuştur.
Türkiye’nin kriz sırasındaki askeri kuvvetlerin hareketleri ve güç kullanımı, sınırlı diplomatik hedefler ile uyum içinde olmuştur. Türkiye, Kıbrıs'a yaptığı askeri müdahale ile darbe yoluyla oluşturulmaya çalışılan fiili durumu ortadan kaldırarak Nikos Sampson'un iktidardan uzaklaştırılmasını sağlamıştır. Ayrıca Makarios'a karşı yapılan darbe sonucunda Kıbrıs'ta bozulan güç dengesini yeniden kendi lehine kurmuş ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve menfaatlerini korumuş, can ve mal güvenliğini sağlamıştır.
Kriz sonucunun niteliğine bakıldığında, Türkiye kuvvet kullanarak istemlerini rakip tarafa zorla kabul ettirmiştir. Bununla birlikte 1974 Kıbrıs krizi sonrasında taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşma söz konusu olmuştur. Kriz sonrasında ise Kıbrıs'ta zımni yeni bir statüko oluşmuştur.
Bir oldu-bitti durumunun yaşanması kararlı ve hızlı adımların atılması ile mümkün olmaktadır. Oldu-bitti stratejisi ile statüko değişikliğini savunan taraf hızlı ve kararlı adımlar atarak bu isteğini gerçekleştirmek istemektedir. Böylelikle statüko yanlısı tarafın var olan durumu kabullenmesini amaçlar ve istediğini elde etmiş olur.
Türkiye'nin Ada'ya askeri müdahalede bulunmasından sonra Kıbrıs'taki Rum ve Türk toplumları bölgesel olarak birbirlerinden kesin olarak ayrılmıştır. Türkiye, Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesi sonrasında Kıbrıs sorunun özüne ilişkin müzakerelere en kısa zamanda başlanılmasıdan yana olduğunu açıklamış ancak Türkiye'nin bu müzakereye açık tutumu Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu tarafından kabul görmemiştir. Dolayısıyla kriz sonrası evrede krizin hemen sonrasında Kıbrıs sorunun özüne ilişkin uygun bir müzakere zemini oluşturulamamıştır. Bununla birlikte kriz sonrası evrede savaş esirlerinin ve yaralıların değiştirilmesi, İngiliz üslerine sığınan Türklerin iade edilmesi gibi konular çözüme kavuşmuştur. Fakat son olaylar nedeniyle yerlerinden ayrılanların durumu, BM Barış Gücü'nün yetkilerinin yeniden saptanması meselesi ve Rum bölgesinde kalan Türklerin kuzeye göç etmelerine izin verilmemesi gibi hususlar çözülemeyen sorunlar olarak kalmıştır.
1974 Kıbrıs krizi sonrasında Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu, Türkiye'yi uluslararası topluma karşı saldırgan ve toprak ilhakı amacını güden işgalci bir devlet olarak göstermeye çalışmış ve Kıbrıs'ta 15 Temmuz darbesinden önceki statüye geri dönülmesi gerektiğini savunmuştur. Türkiye ise, Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumunun enosis peşinde koştuğunu vurgulamış Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının, egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve bağlantısızlık politikasının tek güvencesinin Türkiye olduğunu savunmuştur. Yaşanan bu krizden sonra Türkiye, Kıbrıs'ta coğrafi temele dayanan iki bölgeli federasyon şeklinde olacak yeni bir düzenin kurulması gerektiğini savunmuştur.
Türkiye Kıbrıs'ta ulaşılacak bir siyasi çözümün hem Kıbrıs Rum ve Türk toplumu arasındaki görüşmeler hem de Yunanistan ve Türkiye arasında yapılacak olan doğrudan görüşmeler yoluyla yapılması gerektiğini öne sürmüştür. Kriz sonrası evrede Kıbrıs meselesi, siyasi çözüm bekleyen bir sorun olarak dünya kamuoyuna yansımış ve Kıbrıs'ın hukuki statüsü ile ilgili birçok yeni yaklaşım ve teklifler ortaya atılmıştır.
Kriz sonucunun niteliğine bakıldığında, Türkiye kuvvet kullanarak istemlerini rakip tarafa zorla kabul ettirmiştir. Bununla birlikte 1974 Kıbrıs krizi sonrasında taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşma söz konusu olmuştur. Kriz sonrasında ise Kıbrıs'ta zımni yeni bir statüko oluşmuştur. Bu kriz Ada’nın kaderinde yeni bir evreyi başlatmıştır; bu yeni evrede Ada’da yaşayan Türk ve Rumlar yerlerini terk ederek –Türkler Ada’nın Kuzeyine Rumlar ise Güneyine- “yeşil hat”tın iki tarafında ayrı ayrı yönetimler altında yaşamaya başlamışlardır.
1974 Kıbrıs krizinin ortaya çıktığı dönemde Türkiye'de iktidarda bir koalisyon hükümeti vardır. 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimler sonucunda 450 kişilik mecliste CHP 185, AP 149 ve MSP (Milli Selamet Partisi) ise 48 milletvekili ile en fazla milletvekili çıkaran ilk üç parti olmuştur. Bunun yanında Demokratik Parti, Millet Partisi, merkez-sağ eğilimli Cumhuriyetçi Güven Partisi, sağ eğilimli Milliyetçi Hareket Partisi ve sol eğilimli Türkiye Birlik Partisi de meclise girmiştir. Fakat seçimlerden sonra geçen yüz günlük zaman zarfında bir hükümet kurulamamıştır. Yapılan hükümet kurma girişimleri neticesinde ise, 25 Ocak 1974 tarihinde CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in Başbakanlığı altında MSP ile bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. CHP-MSP Koalisyon Hükümeti'nin kurulmasından sonra Türkiye, dış politikada ABD ve Batı'ya endeksli bir dış politika yerine çok yönlü bir dış politika yaklaşımı izlemeye başlamıştır.
Başbakan Ecevit'in karakter özellikleri olan alçak gönüllülüğü, dürüstlüğü ve kitlelere hitap etmekteki doğal becerikliliği kriz sırasındaki ulusal desteğin alınmasında oldukça önemli rol oynamışır. Aynı zamanda Başbakan Bülent Ecevit, kriz sırasında muhalefet partilerinin ve konu ile ilgili uzmanların görüşlerini almaya dikkat etmiştir. Ulusal kamuoyu ve medya desteğine sahip olunması, karar vericilerin krizi yönetme yeteneğini olumlu etkilemiştir.1974 Kıbrıs krizi sırasında Türk basını gelişmeleri yakından takip etmiş ve Ada'da yaşanan gelişmeleri ulusal kamuoyuna yansıtarak Türk halkının gelişmelerden haberdar olmasını sağlamıştır.
Uluslararası koşullar; büyük güçler açısından bir değerlendirme söz konusu olduğunda SSCB , 1974 Kıbrıs krizi sırasında Türkiye'ye karşı daha olumlu bir yaklaşım içinde olmuştur. Kıbrıs'ta anayasal düzenin yıkılması sonucunu doğuran darbeyi kınarken Makrios dönemindeki statüye dönülmesini arzulamıştır. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta 14 Ağustos'ta kaldığı yerden devam etmesinden sonra SSCB yaptığı açıklamada, olayların sorumlusu olarak NATO'yu suçlamıştır. ABD ise, Kıbrıs'ta Makarios'a karşı yapılan darbe ile ilgili tarafsız kalmayı tercih etmiştir. Çünkü Kıbrıs'ta tarafsızlığı tercih eden ve Sovyetler Birliği'ne kayma olasılığı olan bir lider ABD'nin çıkarları ile uyuşmamamktaydı.[9] Bu nedenle ABD, Kıbrıs'ta yapılan darbeye sert tepki göstermekten kaçınmış, fakat Türkiye Ada'ya müdahale ettikten sonra ise, çıkabilecek bir Türk-Yunan savaşını önlemek için uğraşmış ve bunda da başarılı olmuştur. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta 14 Ağustos'ta kaldığı yerden devam etmesinden sonra ABD Türkiye’nin davranışına olumlu yaklaşmamıştır. Genel olarak Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesinden sonra sahip olduğu uluslararası desteği kaybettiği görülmüştür. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesi uluslararası toplum tarafından şiddetle kınanmış ve bir toprak işgali olarak görülmüştür.
[1] "Yunanistan'da İhtilal İçinde İhtilal Oldu", Milliyet, 26 Kasım 1973, s. 7.
[2] Murat Sarıca, vd., Kıbrıs Sorunu, İstanbul: Fakülteler Matbaası,1975.s. 199.
[3] Sevin Toluner, Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul: Fakülteler Matbaası,1977.s,288-289.
[4] "Cenevre Anlaşması", Milliyet, 01 Ağustos 1974, s. 7.
[5] "Dünya Basını", Milliyet, 01 Ağustos 1974, s. 7.
[6] "Hükümet Bildirisi", Milliyet, 15 Ağustos 1974, s. 4.
[7] "Ecevit: Görüşmeler Daha Rahat Olacak", Milliyet, 17 Ağustos 1974, s. 4.
[8] "Dışta Tepkiler", Milliyet, 15 Ağustos 1974, s. 4.
[9 ]Mehmet Ali Birand, 30 Sıcak Gün, İstanbul: Milliyet Yayınları,1984.s. 145.
- Görüntüleme: 1491
1974-1976 KITA SAHANLIĞI KRİZİ
ÖZET:
Kıta sahanlığı konusu Türkiye ve Yunanistan arasında uyuşmazlık düzeyinde ilk kez, Türkiye’nin 18 Ekim 1973 tarihinde Ege Denizi’nde Türk Karasuları dışında ve kıta sahanlığında bulunan alanlarda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) 27 adet petrol arama ruhsatı vermesiyle gündeme gelmiştir. Yunanistan bu ruhsatları tanımadığını bir nota ile bildirerek durumu protesto etmiş ve gelişmeler kriz düzeyine kadar tırmanan olaylara yol açmıştır. Kıta sahanlığı konusunda ilk kez ortaya çıkan bu anlaşmazlık Türkiye’nin Kıbrıs’a 1974 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında yaptığı müdahalenin yarattığı gerginlik ortamından da beslenerek nihayetinde iki ülke arasında bir krize neden olmuştur. Bu süreçte iki ülke arasında karşılıklı notalar verilmiş, gerginlik askeri hareketliliğe yol açacak boyutlara ulaşmıştır. 6 Ağustos 1976 tarihinde Türkiye’nin Ege Denizi’nde araştırma yapmak üzere MTA SISMIK-I araştırma gemisini görevlendirmesi sonrasında, bu duruma tepki gösteren Yunanistan bir yandan konuyu Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik konseyine taşırken diğer yandan da UAD’na başvuruda bulunmuştur.Güvenlik Konseyi Türkiye ve Yunanistan’ı aralarındaki uyuşmazlığı BM ilkelerine uygun yöntemleri dikkate alarak, doğrudan görüşmelerle çözümlendirmeleri tavsiyesinde bulunmuş, iki ülke arasındaki görüşmeler süreci kolaylaştırmak amacıyla, mevcut gerginliğin azaltılması yönünde tarafların ellerinden gelen bütün çabayı göstermesini istemiştir. UAD Yunanistan’ın geçici önlemler alınmasına ilişkin istemini öncelikli olarak ele almıştır. Bu kararında: Tartışma konusu olan alanlarda girişilecek araştırma işlemlerinin tarafların haiz olmadıkları hakların doğumuna veya haiz oldukları hakların yitimine yol açmayacağını belirttikten sonra, Türkiye tarafından yapılan sismik araştırmaların deniz yatağı ve toprak altına ve doğal kaynaklarına zarar verebilecek nitelikte olmadığını geçici olduğunu, deniz yatağında tesis kurulmasını gerektirmediğini, doğal kaynakların kullanılması ve tahsisi gibi işlemlerin yapılmadığını dikkate alarak, olayda statünün 41. Maddesi anlamında dava konusu olan haklara giderilmesi imkansız bir zararın verilmesi tehlikesinin bulunmadığına karar vermiştir.
BM güvenlik Konseyi ve UAD’nın ihtiyati tedbirler konusundaki kararları sonrası, gerginliğin sürmesine koşut olarak taraflar arasındaki görüşmeler yeniden başlamıştır. Yeniden başlayan görüşmeler, 2-11 Kasım 1976 tarihlerinde Bern’de toplanan heyetlerin görüşmeleri sonrasında yayınlanan Bern Deklarasyonu ile kriz sonlandırılmış ve uyuşmazlık konusu da dondurulmuştur.
1974 -1976 AEGEAN SEA CONTINENTAL SHELF CRISIS-I
ABSTRACT
In Turkish - Greek relations delimitation of the continental shelf became an issue of dispute after 18 October 1973 when Turkey granted concessions for sea-bed exploration to Turkish Petroleum Company (TPAO) in 27 areas outside the Turkish territorial waters in Aegean Sea. Greece protested this action by a note verbale which refused to accept the Turkish concessions for exploration. Affected also by the tension sourced from Turkey’s intervention to Cyprus in July and August 1974, the issue developed to become a crisis between the two countries. In the course of events the two countries exchanged notes and the tension reached up to a high level to include military activities.
After Turkish survey ship MTA SISMIK-I was sent to Aegean Sea on 6 August 1976, Greece appealed to United Nations (UN) Security Council and International Court of Justice (ICJ) simultaneously. UN Security Council, in response to Greek appeal, recommended both parties to exercise restraint in order to reduce the present tension in the area in a peaceful way. The ICJ on the other hand, processing Greek request for interim measures, found it not necessary to take any measures. Firstly ICJ stated that the survey activity would not give either party to claim new rights or lose the existing ones. The ICJ decided that Turkish seismic exploration activity would do no harm to sea-bed and natural resources. It was also stated that there was no issue or action which would cause irreparable consequences.
In the aftermath of UN Security Council’s recommendation and ICJ decision on interim measures, talks between the parties restarted. Representatives of the two countries met in Bern between 2 and 11 November 1976. On 11 November 1976 they signed a ten-item agreement known as the Bern Agreement which formed the basis of future talks. As such, the crisis was finalised and the dispute was frozen.
1974- 1976 KITA SAHANLIĞI KRİZİ
Genel
Kıta sahanlığı konusu Türkiye ve Yunanistan arasında uyuşmazlık düzeyinde ilk kez, Türkiye’nin 18 Ekim 1973 tarihinde Ege Denizi’nde Türk Karasuları dışında ve kıta sahanlığında bulunan alanlarda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) 27 adet petrol arama ruhsatı vermesiyle gündeme gelmiştir. [1] Yunanistan bu ruhsatları tanımadığını bir nota ile bildirerek durumu protesto etmiş ve gelişmeler kriz düzeyine kadar tırmanan olaylara yol açmıştır.
Bu tarihin öncesinde Yunanistan, 1958 Cenevre Sözleşmesini dayanak alarak kendisine ait olarak gördüğü kıta sahanlığı üzerinde 1961 yılından beri petrol araştırma izinleri vermekteydi. Yunan tarafına göre, 1972 yılında kabul etmiş olduğu Cenevre Sözleşmesi gereği, kendisine ait olan adaların deniz yatağında egemenlik hakları bulunmaktaydı. Türkiye tarafından 18 Ekim 1973tarihinde verilen arama izinleri ise Yunanistan’a ait olan Semadirek, Limni, Midilli, Bozbaba, Sakız, İpsara ve Antipsara adalarının batısında bulunan deniz yataklarının üzerindeydi ve bu durum Yunanistan tarafından kabul edilemez olarak değerlendirilmişti.
Uyuşmazlığın gelişmesi sürecinde Yunanistan, 1958 Cenevre Sözleşmesinin 6. Maddesi 1. Paragrafına göndermede bulunarak, kıyıları karşı karşıya bulunan devletler arasında yapılacak kıta sahanlığı sınırlandırmasında ortay hat kuralının paylaşımda eşitliği sağlayacak kural olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca Yunanistan, Türkiye’nin bölgede vermiş olduğu petrol arama izinlerini tanımadığını belirterek, 1958 Cenevre Sözleşmesi’nin 2. Maddesinin 2. ve 3. paragrafları hükümlerine göre, söz konusu adaların doğal kaynakları üzerinde araştırma yapmak ve bunlardan yararlanmak konusunda egemen haklara sahip olduğunu ve bunları saklı tuttuğunu açıklamıştır.[2] Bu süreçte Türkiye temel olarak, kıta sahanlığı sınırlandırması için uygulanacak hukuk kuralının, eşit uzaklık kuralı olduğunu kabul edemeyeceğini, aksine kıyıları karşılıklı iki devlet arasında kıta sahanlığının sınırlandırılmasında uygulanacak esas kuralın devletler arasında bir anlaşma sağlanması olduğunu savunmuştur. Türkiye’ye göre, hem Cenevre Sözleşmesinde hem de Uluslararası Adalet Divanı’nın(UAD) önceki kararlarında eşit uzaklık kuralı, bir anlaşmaya varılamıyorsa ve özel şartlar başka bir sınırlandırmayı haklı göstermiyorsa üçüncü bir seçenek olarak gösterilmiştir.[3]
Bu şekilde başlayan uyuşmazlık, zaman içinde tırmanarak gelişmiş, Türkiye’nin Kıbrıs’a 1974 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında yaptığı müdahalenin yarattığı gerginlik ortamından da beslenerek nihayetinde iki ülke arasında bir krize neden olmuştur. Bu süreçte iki ülke arasında karşılıklı notalar verilmiş, gerginlik askeri hareketliliğe yol açacak boyutlara ulaşmıştır. 6 Ağustos 1976 tarihinde Türkiye’nin Ege Denizi’nde araştırma yapmak üzere MTA SISMIK-I araştırma gemisini görevlendirmesi sonrasında, bu duruma tepki gösteren Yunanistan bir yandan konuyu Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik konseyine taşırken diğer yandan da UAD’na başvuruda bulunmuştur.
Güvenlik Konseyi Türkiye ve Yunanistan’ı aralarındaki uyuşmazlığı BM ilkelerine uygun yöntemleri dikkate alarak, doğrudan görüşmelerle çözümlendirmeleri tavsiyesinde bulunmuş, iki ülke arasındaki görüşmeler süreci kolaylaştırmak amacıyla, mevcut gerginliğin azaltılması yönünde tarafların ellerinden gelen bütün çabayı göstermesini istemiştir. UAD Yunanistan’ın geçici önlemler alınmasına ilişkin istemini öncelikli olarak ele almıştır. Bu kararında: Tartışma konusu olan alanlarda girişilecek araştırma işlemlerinin tarafların haiz olmadıkları hakların doğumuna veya haiz oldukları hakların yitimine yol açmayacağını belirttikten sonra, Türkiye tarafından yapılan sismik araştırmaların deniz yatağı ve toprak altına ve doğal kaynaklarına zarar verebilecek nitelikte olmadığını geçici olduğunu, deniz yatağında tesis kurulmasını gerektirmediğini, doğal kaynakların kullanılması ve tahsisi gibi işlemlerin yapılmadığını dikkate alarak, olayda statünün 41. Maddesi anlamında dava konusu olan haklara giderilmesi imkansız bir zararın verilmesi tehlikesinin bulunmadığına karar vermiştir.

BM güvenlik Konseyi ve UAD’nın ihtiyati tedbirler konusundaki kararları sonrası, gerginliğin sürmesine koşut olarak taraflar arasındaki görüşmeler yeniden başlamıştır. Yeniden başlayan görüşmeler, 2-11 Kasım 1976 tarihlerinde Bern’de toplanan heyetlerin görüşmeleri sonrasında yayınlanan ve Bern Deklarasyonu ile kriz sonlandırılmış ve uyuşmazlık konusu da dondurulmuştur
Bu krizin ilk evresinde uyuşmazlığa yol açan asıl konunun, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’de kıta sahanlığının sınırlandırılmasına ilişkin bir statü belirlenmemiş olması görünmektedir. Bununla birlikte uyuşmazlığın başlangıcının 1973 yılına rastlamasındaki etkenlerden birini, Arap-İsrail Savaşı sonrasında yaşanan petrol ambargosu ile hemen ertesinde petrol fiyatlarının aşırı artışı ve Ortadoğu’dan petrol ithaline çok büyük fiyatlar ödenmek zorunda kalınışı oluşturur. Bu güne kadar acil bir enerji kaynağı arayışı içinde olmayan Türkiye, petrole aşırı miktarda ücret ödemek yerine kendi petrolüne sahip olmak istemiş olabilir. Ayrıca Yunanistan'ın kendisine danışmadan ortaklaşa kullanılabilecek alanlarda petrol arama izni veriyor olmasını kabul edilebilir bulmamış ve pozisyon almak üzere kendi arama izinlerini vermiştir. Diğer önemli bir nedenin de, Kuzey Ege’de Taşoz Adası civarında petrol bulunma olasılığının dile getirilmesi[4] ve Yunanistan’da bulunan askeri Cunta yönetiminin Taşoz Adası civarında çok zengin petrol kaynaklarının var oluğu yönünde yaptıkları abartılı açıklamaların[5] Türkiye üzerinde oluşturduğu Ege’deki haklarından yoksun bırakılıyor olma algısının olduğunu söylemek mümkündür.
Uyuşmazlık-Kriz sürecinin analizi
Tüm sürecin analizinde; krizin yönetilmesinde rol alan karar alıcılar başta olmak üzere, uyuşmazlık ile başlayıp zaman içinde krize kadar tırmanan olayların karşılıklı hamleleri içerecek şekilde kronolojisi, krizin oluşturduğu tehdit algısı dahil değişik parametrelere göre sınıflandırılması, tarafların kriz yönetim stratejileri ve yöntemleri ve nihayetinde krizin sonlandırılmasıyla oluşan yeni durumun incelenmesi önem kazanmaktadır.
Karar alıcılar
Yeni bir uyuşmazlık alanı olarak başlayan ve kriz seviyesine kadar yükselen olayların ve karar alma süreçlerinin analizine, her iki taraftaki karar alıcıların kimler olduğu ile başlanacaktır. Uyuşmazlığın başladığı ilk andan itibaren krizin sonuçlandığı tarihe kadar Türkiye’de karar alma mekanizması sürekli değişmiştir. Ekim 1973 - Kasım 1976 döneminde Türkiye’de dört farklı hükümet görev yapmıştır. Bu döneme bakıldığında Türkiye’de görev yapan hükümetler ve karar mekanizmasında siyasi sorumlu olarak bulunan başbakanlar aşağıdaki gibidir:[6]
{tabulizer:include style[gr.alterora.elemental_2_grey.css] responsive[1] id[tab_2x3GM9wDnH]}
| HÜKÜMET BİLGİLERİ | BAŞBAKAN | BAŞBAKAN YARDIMCILARI | KOALİSYON PARTİLERİ | |||||
| HÜKÜMET ŞEKLİ | BAŞLANGIÇ TARİHİ | BİTİŞ TARİHİ | ADI SOYADI | KENDİ PARTİSİ | PARTİ 1 | PARTİ 2 | PARTİ 3 | |
| KOALİSYON - GEÇİCİ | 15-Apr-73 | 26-Jan-74 | MEHMET NAİM TALU | AP | -Nizamettin ERKMEN | CGP | - | - |
| - Kemal SATIR | ||||||||
| KOALİSYON | 26-Jan-74 | 17-Nov-74 | BÜLENT ECEVİT | CHP | Necmettin ERBAKAN | MSP | - | - |
| AZINLIK-GEÇİCİ | 17-Nov-74 | 31-Mar-75 | SADİ IRMAK | CGP | Zeyyat BAYKARA | - | - | - |
| KOALİSYON | 31-Mar-75 | 21-Jun-77 | SÜLEYMAN DEMİREL | AP | - Necmettin ERBAKAN | MSP | MHP | CGP |
| - Turhan FEYZİOĞLU | ||||||||
Her ne kadar bu dönem içinde dört farklı hükümet görev yapmışsa da, uyuşmazlığın ilerleyen ve tırmanmanın arttığı dönemlerde daha çok Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel etkin aktörler olarak ön plana çıkmıştır. Özellikle krizin tepe noktasına ulaştığı zaman diliminde, Süleyman Demirel karar alıcı ve ikili görüşmelerde bulunan lider olarak etkin rol oynamıştır. Dönem boyunca Türkiye Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk görev başındadır.
Yunanistan tarafı için ise durum biraz farklı olmakla birlikte, krize ilişkin gerginliğin arttığı dönemde istikrarlı bir yönetimin varlığından söz edilebilir. Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesine kadar Yunanistan’daki rejime hâkim olan cunta yönetimi döneminin (1967-1974) son Başbakanı olan Adamantios Androutsopolos, 26 Temmuz 1974 tarihinde görevi bırakmış, yerine geçici olarak Konstantinos Karamanlis görevi almıştır. Aynı yıl Kasım ayında yapılan seçimler sonrasında Karamanlis’in kurduğu Yeni Demokrasi Partisi meclis çoğunluğunu sağlayarak iktidara gelmiş ve kriz sürecini de kapsayan yıllar boyunca, 1980 yılına kadar iktidarda kalmıştır. [7] Cunta döneminin sona ermesiyle iktidara gelen Karamanlis Dışişleri bakan yardımcılığına Dimitrios Bitsios’u getirmiştir. Kasım 1974’te yapılan seçimlerde, kazanarak iktidara gelmesi sonrasında da dış işleri bakanı olarak atamıştır. 1976 krizinin tırmanma ve kriz yönetim süreçlerinde Bitsios etkin rol oynamıştır.
Böyle bakıldığında 1974 Temmuz ayından itibaren, 1976 kıta sahanlığı krizine yol açan olaylar süresince, Türkiye’de biri geçici azınlık hükümeti, diğer ikisi koalisyon hükümetleri olmak üzere üç farklı hükümet ve başbakan görev yapmıştır. Buna karşın aynı dönem içinde Yunanistan daha istikrarlı bir siyasi tablo içerisinde sadece tek bir başbakan ve meclis çoğunluğuna sahip bir hükümet tarafından yönetilmiştir.
Burada vurgulanması gereken önemli konu, uyuşmazlık- tırmanma-kriz evrelerinde Türkiye’de farklı hükümetlerin iktidarda bulunmuş olması ve farklı liderlerin karar alıcı olarak rol almış olmasına karşın, hem dış politika davranışı hem de sorunun çözümüne ve krizin çözümüne ilişkin tutumun süreklilik ve tutarlık göstermiş olmasıdır.
Olayların kronolojisi ve karşılıklı hamleler
1 Kasım 1973 tarihinde petrol arama ruhsatları üzerinden başlayan kıta sahanlığı uyuşmazlığı zaman içinde gelişerek/tırmanarak krize dönüşmüştür. Kriz, uyuşmazlığın başlamasından 1106 gün sonra 11 Kasım 1976 tarihinde Bern Deklarasyonu’yla dondurularak sonlandırılmıştır. Aşağıdaki çizelge yaşanan olayların kronolojisini göstermektedir.[8]
{tabulizer:include style[gr.alterora.elemental_2_grey.css] id[tab_D50wS3aw3q]}
| OLAY | AÇIKLAMA/NOT | ||
| 1-Nov-73 | TÜRKİYE’NİN TPAO’YA PETROL ARAMA İZNİ VERMESİ | Bu hareket uyuşmazlığın başladığı an olarak değerlendirilebilir. | |
| Türkiye 18 Ekim 1973 tarihinde Ege Denizi’nin 27 bölgesinde TPAO’na petrol arama izni vermiş ve 01 Kasım 1973 tarihli resmi gazetede yayımlamıştır. | (Uyuşmazlığı / (Krizi) başlatan taraf Türkiye’dir.) | ||
| 7-Feb-74 | YUNANİSTAN NOTASI | Yunanistan karşılıklı kıyı devletlerinde ortay hat kuralının paylaşımda eşitliği sağlayacak kural olduğunu iddia etmiş ve notasında, Türkiye’nin vermiş olduğu petrol arama izinlerini tanımadığını belirtmiştir. | |
| Yunanistan’ın nota vererek durumu protesto etmiştir. TPAO’nun arama yapacağı bölgelerin Yunanistan’a ait bulunan Semadirek, Limni, Aghios, Sakız, Psara ve Antipsara adalarının batısında yer alan deniz yatakları olduğunu, bu adalar ve adaların deniz yatağı ve deniz altında Yunan Hükümetinin hükümranlık haklarının olduğunu bildirmiştir. ( Yunanistan bu bölgeler üzerindeki egemenlik haklarını 1972 yılında kabul etmiş olduğu 1958 Cenevre Sözleşmesi’nin 1. Maddesinin 1. Fıkrası ve 2. Maddesine dayandırmıştır. Bunun yanı sıra Yunanistan notasında Türkiye’nin araştırma izni vermiş olduğu bölgelerde Yunanistan’ın 1961 yılından beri petrol araştırma izinleri vermekte olduğunu açıklamıştır. | |||
| 27-Feb-76 | TÜRKİYE’NİN NOTASI | Karşılıklı notalar, ortaya çıkan uyuşmazlığın diplomatik yollardan çözümlenmesi çabaları olarak değerlendirilebilir. | |
| Türkiye notasında izinler verilmeden önce gerekli hukuk kurallarının incelendiğini belirterek: | |||
| 1. Türk kıyılarına yakın bulunan adaların Anadolu’nun doğal uzantısı üzerinde yer almış olmalarından dolayı kendilerine özgü kıta sahanlıklarının olamayacağını | |||
| 2. Karşılıklı kıyıdaş devletlerde kıta sahanlığının sınırlandırılmasındaki esas kuralın eşit uzaklık değil, bu devletler arasında bir anlaşmanın sağlanması olduğunu, UAD kararına göre eşit uzaklık kuralı taraflar bir anlaşmaya varamıyorsa ve durum başka özel bir çözümü gerektirmiyorsa kullanılabileceğini bildirmiştir. Yine, iki ülke arasında henüz bir anlaşma girişiminde bulunulmamıştır ve Yunanistan halen 15 yıldır arama izinleri vermektedir. Ege Denizi “özel durum” oluşturmaktadır bu nedenle çözüme yönelik görüşmelere başlanmalıdır. | |||
| 24-May-74 | YUNANİSTAN NOTASI | ||
| Bu nota ile Yunanistan 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin karara bağlamış olduğu hukuk kurallarına dayanarak Türkiye ve Yunanistan arasında yapılacak bir sınırlandırmaya karşı olmadığını açıklamıştır. | |||
| 5-Jun-74 | TÜRKİYE NOTASI | ||
| Türkiye bu notası ile, Yunanistan’ın yaklaşımını olumlu karşılamış ve sorunun Yunanistan tarafından belirlenecek bir tarihte yapılacak görüşmelere katılacağını bildirmiştir. | |||
| 29-May-74 | ÇANDARLI GEMİSİNİN EGE’YE AÇILMASI | ||
| Nota değişimleri sürerken Türkiye Çandarlı Araştırma Gemisi'nin Ege Denizi'nde manyeto metrik araştırmalar yapmak üzere Ege’ye açılmasına izin vermiş, ve görevi sırasında bu gemiye savaş gemileri eşlik etmiştir. 29-30 Mayıs gecesi bir Yunan gemisinin battığı haberi ilk anda gerginliği tırmandırmış, ancak daha sonra haber asılsız çıkmıştır. | |||
| 14-Jun-74 | YUNANİSTAN’IN PROTESTO NOTASI | ||
| Yunanistan Çandarlı gemisinin Ege’de yapmış olduğu araştırmaların 1958 Cenevre Sözleşmesi'nin 2.madde 2. Paragraf ve 5. Madde 8. Paragraflarında yer alan hükümlerine aykırı bir girişim olduğunu öne sürerek protesto etmiştir. Sözleşmenin 1. Madde b ve 2. Madde 2. Paragraflarında yer alan hükümler çerçevesinde Yunanistan’ın bölgede münhasır egemenlik hakları bulunduğunu ve Türkiye’nin girişimlerinin bu haklara bir tehdit oluşturduğunu ileri sürmüştür. | |||
| 4-Jul-74 | TÜRKİYE’NİN NOTASI | ||
| Bu nota ile, Yunanistan’ın bir önceki notası geri çevrilmiş ve Çandarlı gemisinin uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde Türk kıta sahanlığı üzerinde araştırma faaliyetlerini yürüttüğü, bu araştırma faaliyetlerinin petrol arama ayrıcalıkları programı çerçevesinde sürdürüleceği bildirilmiştir. | |||
| 18-Jul-74 | TÜRKİYE’NİN YENİ ARAŞTIRMA İZİNLERİ VEREREK SAHALARI GENİŞLETMESİ[9] | ||
| Nota değişimleri devam ederken ortaya çıkan Kıbrıs bunalımı dolayısıyla kıta sahanlığına ilişkin uyuşmazlık ikinci plana itilmiştir. (Kıbrıs bunalımı nedeniyle konu ikinci plana düşmüştür.) | |||
| 22-Aug-74 | YUNANİSTAN NOTASI | ||
| Yunanistan bu notası ile Yunan görüşlerinin korunduğunu bildirmiş ve Türkiye’nin arama sahalarını genişletmesini protesto etmiştir. | |||
| 16-Sep-74 | TÜRKİYE’NİN NOTASI | ||
| Türkiye bu notasıyla Yunan notasını geri çevirmiş, TPAO’nun Ege Denizi'nde araştırma yapacağı bölgeleri, Türk kıta sahanlığı olarak nitelendirmiş ve bu nedenle, Yunanistan’ın söz konusu bölgeler üzerindeki iddialarının yasal dayanağı olmadığını belirtmiştir. Ayrıca karşılıklı kıyıları paylaşan iki ülkenin Ege Denizinde söz konusu deniz alanlarında kıta sahanlığı sınırlarının saptanması sorununun, kabul edilebilir ortak bir çözüme kavuşturulmasının doğrudan görüşmeler yoluyla saptanabileceğine inandığını eklemiştir. | |||
| 25-Feb-75 | YUNANİSTAN NOTASI | ||
| Yunanistan bu notası ile, Ege Denizi kıta sahanlığı konusunda uluslar arası hukuk kuralları çerçevesinde bir sınırlandırmadan yana olduğunu bildirmiştir. Bununla birlikte iki ülke arasındaki nota değişimleri sonucunda ortaya çıkan sonuca göre, sınırlandırmada uygulanacak ilkeler konusunda farklı yaklaşımların bulunduğuna değinmiştir. Uygulanacak hukuk ve sorunun özüyle ilgili olarak görüş ayrılıklarının Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesi ve Divan’a tek taraflı başvuru hakkı saklı kalmak kaydıyla, Türkiye ve Yunanistan arasında özel bir anlaşmanın yapılmasını önermiştir. | |||
| 26-Feb-75 | TÜRKİYE’NİN NOTASI | ||
| Türkiye Yunanistan’ın yaklaşımını olumlu karşılamış, ancak iki ülke arasında Ege Denizi’ne ilişkin esaslı sorunların varlığını korumakta olduğu ve Türkiye’nin sorunlara doğrudan barışçıl görüşmeler yoluyla çözüm bulunmasından yana olduğunu tekrarlamıştır. Ayrıca uluslararası uyuşmazlıkların çözümünde temel yöntemin taraflar arasında yapılacak olan doğrudan anlamlı görüşmeler olduğuna inanmakla birlikte, sorunun UAD’na götürülmesine karşı olmadığını belirtmiş, iki ülke arasında üst düzey görüşmelere başlanmasını önermiştir. | |||
| 17-19 Mayıs 1975 | BAKANLAR DÜZEYİNDE İLK TOPLANTI – ROMA | ||
| Toplantıda Yunanistan iki ülkenin UAD’na birlikte başvurmasını öngören bir tahkimname taslağı sunmuş, ancak Türk temsilciler bu taslağı tartışmaya hazır olmadıklarını ve görüşmelerle soruna çözüm aranmasının ilk aşama olduğunu, bunun henüz denenmediğini ileri sürmüşlerdir. Yapılan ortak açıklamada, tarafların uzman düzeyinde yakın bir zamanda görüşmelere başlayacakları açıklanmış ve iki ülke dışişleri bakanlarının Brüksel’de tekrar bir araya gelmeleri kararlaştırılmıştır. | |||
| 31-May-75 | BAŞBAKANLAR ARASI GÖRÜŞME – BRÜKSEL | ||
| Görüşmeler sonrası başbakanlar ortak bir bildiri yayınlayarak: İki ülke arasındaki sorunların barışçıl yöntemler kullanılarak yapılacak olan görüşmelerle çözümlenmesi ve kıta sahanlığı sorununun da UAD tarafından çözümlenmesi gereği üzerinde karara vardıklarını açıklamışlardır. Bu bağlamda Ege Denizi kıta sahanlığı sorunuyla ilgili uzmanlar toplantısının ve hava sahasına ilişkin uzmanlar toplantısının toplantı tarihlerini öne almayı kararlaştırdıkları açıklanmıştır. | Brüksel Ortak Bildirisi ilerleyen dönemde iki ülke arasında farklı yorumlara neden olmuştur. Yunanistan Brüksel bildirisiyle iki ülkenin kıta sahanlığı sorununu UAD’ya götürmek için görüş birliğine vardıklarını ileri sürerken, Türkiye konunun görüşmeler yoluyla çözümlenmesi için gereken adımların atılmadığında ısrarlı olmuştur. | ||
| 31-Jan-76 | UZMANLAR TOPLANTISI – BERN | ||
| Sürdürülen nota alışverişleri iki ülke arasındaki görüş ayrılıklarının giderek belirginleştirmiştir. Uzmanlar arasında yapılan bir dizi görüşme de sonuç vermemiştir. Bu tarihte yapılan uzmanlar toplantısından da bir sonuç çıkmamıştır. | |||
| 22-May-76 | YUNANİSTAN NOTASI | ||
|
Bu notayla Yunanistan iki ülke arasında esasta uyuşmalığın devam ettiğine değinmiş ve üç temel noktaya işaret etmiştir. Bu kapsamda: 1. Yunan devletinin adasal bölümlerinin ve kıtasının ülkesel ve siyasal bütünlüğü, 2.Söz konusu Yunan adalarının kendine özgü kıta sahanlığının var olduğu, 3. Türk toprakları ve Yunan adaları arasındaki deniz yatağında sınırlandırma çizgisi olarak karşı kıyılar arasında ortay çizgi kuralına başvurulması. |
|||
| 19-20 Haziran 1976 | UZMANLAR TOPLANTISI – BERN | ||
| Görüşmeler yine sonuçsuz kalmıştır. Bu görüşmelerde Yunan temsilciler önceki görüşlere ilave olarak Yunanistan’ın kendisine sağlanmış haklardan feragatine yol açabilecek bir kararlaştırmayı görüşmekle yükümlü olmadığını vurgulamıştır. Türkiye bu görüşlere karşı çıkmış ve daha önceki görüşlerinde israrcı olmuştur. | |||
| Jul-76 | SİSMİK-I ‘İN ARAŞTIRMA YAPACAĞI HABERLERİNİN YAYINLANMASI | ||
| Bern görüşmelerinin sonuçsuz kalmasından bir süre sonra, Temmuz ayı içinde Türkiye’de Ege Denizi'nde araştırma yapılacağı ve bunun için bir araştırma gemisinin (HORA MTA Sismik-I) hazırlanmakta oluşuna ilişkin haberlerin yaygınlık kazanması, iki ülke arasında uyuşmazlığı tırmandırmaya başlamıştır. | |||
| 21-23 Temmuz 1976 | YUNANİSTAN ANKARA BÜYÜKELÇİSİ VE TÜRK DIŞİŞLERİ BAKANI'NIN GÖRÜŞMELERİ | ||
| Yunanistan Ankara Büyükelçisi (Kozmadapulos) ile Türk Dışişleri Bakanı (Çağlayangil) arasında yapılan görüşmelerde Yunanistan, Ege Denizi'nde Yunanistan’ın izni olmaksızın araştırma yapılmasının hukuki haklarının ihlal edilmesine yol açacağını vurgulamış ve böylesi bir girişimin iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyeceği bildirmiştir. Türkiye ise MTA SİSMİK-I’in yapacağı araştırmaların bilimsel nitelikte olduğunu ileri sürerek araştırmanın iki ülkenin de siyasi ve hukuki yaklaşımlarında bir değişikliğe yol açmayacağını açıklamıştır. | |||
| 6-Aug-76 | MTA SİSMİK-I GEMİSİNİN EGE’YE AÇILMASI | ||
| Türkiye Sismik-I gemisini Ege’ye göndermiş ve bu durum Yunanistan’ın şiddetli tepkisine neden olmuştur. Yunanistan Ege’de yapılacak olan araştırmanın kendi iznine bağlı olduğunda ısrar etmesi, gerginliğin azaltılması için geminin izleyeceği rotanın önceden Yunanistan’a verilmesi ve askeri gözetlemede bulunmakta ısrarlı olması, görüşmelerin çıkmaza girmesine neden olmuştur. | |||
| 7-Aug-76 | YUNANİSTAN’IN PROTESTO NOTASI | Cumhuriyet | |
| Bu notasıyla Yunanistan MTA SİSMİK-I gemisinin 06 Ağustos saat 20.45’ten 07 Ağustos saat 00.30’a kadar Yunanistan’ın izni alınmaksızın sismik araştırma yaptığını, araştırma sahalarının uluslararası hukuka göre Yunanistan’a ait olduğunu ileri sürmüş, egemenlik haklarının ihlal edildiğini belirterek Türk hükümetine gelecekte bu tür ihlallerden kaçınmasını istemiştir. | |||
| 8-Aug-76 | TÜRKİYE’NİN NOTASI | ||
| Türkiye bu notasıyla iki ülke arasında kıta sahanlığının sınırlandırma çabalarının başarısız kalmasından dolayı, Yunanistan’ın karasularının ötesindeki bölgeleri Yunan kıta sahanlığı olarak değerlendirmesini uluslar arası hukuk ilke ve kurallarına aykırı olarak değerlendirmiş; Yunan egemenlik haklarının ihlal edildiğine ilişkin iddiaları dayanaksız olarak nitelendirmiştir. Bunun yanı sıra, MTA Sismik-I gemisinin karasularının dışında araştırma işlemlerini yürüttüğünü ve bu bölgelerde henüz bir sınırlandırmaya gidilmediğini belirtmiş, ikili görüşmeler yoluyla her iki tarafın da kabul edeceği bir çözümün bulunması gerekliliği üzerinde durmuştur. Ayrıca Yunanistan’ın taleplerinin bütünüyle kabul edilmez olduğunu belirterek MTA Sismik_I gemisinin araştırmalarına planlandığı şekilde devam edeceğini bildirmiştir. | Bu durum karşısında Yunanistan bir yandan Türkiye’yi protesto etmiş bir yandan da BM Güvenlik Konseyi ve UAD’na başvuruda bulunarak Türkiye’yi şikâyet etmiştir. 6 Ağustos’ta SİSMİK I'in araştırmaya başlaması sonrası gerginlik kısa sürede tırmanmış ve her iki ülkenin de silahlı kuvvetlerini alarma geçirmesi ulusal kamuoyları olası bir Türk-Yunan savaşı endişesi içine girmiştir. Uyuşmazlık artık kriz aşamasına geçmiştir. | ||
| 10-Aug-76 | YUNANİSTAN’IN BM GÜVENLİK KONSEYİNİ ACİL TOPLANTIYA ÇAĞIRMASI | ||
| Yunanistan Türkiye’nin, Ege Denizinde kıta sahanlığına ilişkin olarak sürdürmekte olduğu araştırmaların Yunanistan’ın egemenlik haklarını sürekli ihlal etmekte olduğunu ileri sürerek, Güvenlik Konseyin^den Türkiye’ye çağrıda bulunarak Ege’de tahrik edici girişimlerine son vermesinin sağlanmasını ve iki ülke arasındaki gerginliğe konu olan sorunun, UAD’na götürülerek çözümlenmesi konusunda Türkiye’nin ikna edilmesini istemiştir. | |||
| YUNANİSTAN’IN UAD’NA BAŞVURUSU | |||
|
YUNANİSTAN BM Güvenlik Konseyi'nin yanı sıra aynı gün UAD’na da başvurarak : 1. Diğer hükümet izni olamadan ve bu davada divanın kesin kararı olmaksızın Türkiye’nin araştırma, ruhsat ve ayrıcalıkları vermiş olduğu adalara bitişik bölgelerde veya anlaşmazlık konusu olan kıta sahanlığı bölgesinde her türden bilimsel araştırma ve arama işlemlerinde kaçınması, 2. Taraflar arasındaki barışçıl ilişkileri tehlikeye düşürebilecek daha ileri askeri önlem ve davranışlardan kaçınmalarını öngören ihtiyati tedbir kararı alınmasını istemiştir. |
UAD ihtiyati tedbirlere ilişkin talebi öncelikle ele alarak 11 Eylül 1976’da konuya yönelik kararını açıklamıştır. | ||
| 12-Aug-76 | BM GÜVENLİK KONSEYİ OTURUMU | ||
| Oturumda Yunanistan temsilcisi ( Bitsios) kıta sahanlığı üzerindeki egemenlik konusun tartışılmasını istemediklerini vurgulayarak, sorunun UAD götürülmesini ileri sürmüş ve “BM Kıbrıs trajedisini zamanında durduramadı: Ege Denizinde yaşanmakta olan yeni trajediyi şimdi durdurmalıdır” demiştir. Buna karşılık Türkiye temsilcisi (İ.Türkmen) ise “eğer barışa yönelik bir tehdit varsa, bu tehdit Yunan Hükümeti ve onun Ege Denizi'ni bir Yunan gölüne dönüştürmesi rüyasından kaynaklanmaktadır” demiştir. | Türkiye Güvenlik Konseyi'nde yaptığı açıklamayla, Yunanistan’ın ileri sürdüğü egemenlik haklarının ihlal edilmekte olduğu suçlamalarını asılsız olarak nitelemiş ve MTA Sismik-I gemisinin görevini, Yunan karasularının dışında, henüz kıta sahanlığı sınırlandırılmasının yapılmadığı bölgelerde yürüttüğünü açıklamıştır. Bununla birlikte, araştırma gemisinin yasal konumuna uygun olarak faaliyetlerini yürütürken Yunan hava ve deniz kuvvetleri tarafından taciz edildiğini ileri sürmüş, Yunanistan’ı ayrıca Lozan ve Paris antlaşmalarına aykırı olarak doğu Ege Adalarını silahlandırmakla suçlamıştır. | ||
| 24-Aug-76 | BM GÜVENLİK KONSEYİ KARARI | ||
| Güvenlik Konseyi ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın sunmuş olduğu bir karar tasarısını kabul ederek, Türkiye ve Yunanistan’ı aralarındaki uyuşmazlığı BM ilkelerine uygun yöntemleri dikkate alarak, doğrudan görüşmelerle çözümlendirmeleri tavsiyesinde bulunmuş, iki ülke arasındaki görüşmeler süreci kolaylaştırmak amacıyla, mevcut gerginliğin azaltılması yönünde tarafların ellerinden gelen bütün çabayı göstermesini istemiştir. | Güvenlik konseyi bu kararıyla Türkiye ve Yunanistan arasında bir tercih yapmaktan kaçınmış, bir yandan tarafların uyuşmazlığı görüşmeler yoluyla çözmeleri önerilirken, diğer taraftan da uyuşmazlığın giderilmesinde UAD’nın olası katkılarını dikkate almaya davet etmiştir. | ||
| 11-Sep-76 | UAD’NIN İHTİYATİ TEDBİRLERE İLİŞKİN KARARI | . | |
| UAD Yunanistan’ın geçici önlemler alınmasına ilişkin istemini öncelikli olarak ele almıştır. Bu kararında : Tartışma konusu olan alanlarda girişilecek araştırma işlemlerinin tarafların haiz olmadıkları hakların doğumuna veya haiz oldukları hakların yitimine yol açmayacağını belirttikten sonra, Türkiye tarafından yapılan sismik araştırmaların deniz yatağı ve toprak altına ve doğal kaynaklarına zarar verebilecek nitelikte olmadığını geçici olduğunu, deniz yatağında tesis kurulmasını gerektirmediğini, doğal kaynakların kullanılması ve tahsisi gibi işlemlerin yapılmadığını dikkate alarak, olayda statünün 41. Maddesi anlamında dava konusu olan haklara giderilmesi imkansız bir zararın verilmesi tehlikesinin bulunmadığına karar vermiştir. (UAD 11 Eylül Kararlarından sonra Yunanistan’ın başvurusu sırasında belirtmiş olduğu, Türkiye ve Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı sınırının saptanmasına ilişkin istem konusunda ise, sorunun esasını incelemeden önce, bu davya bakma konusunda yetkili olup olmadığını saptamak gereğini duymuş ve tarafların yetki konusundaki görüşlerine açıklık getirmesini istemiştir. Görüş bildirimlerinden sonra Divan 19 Aralık 1978’de Yunanistan’ın tek taraflı başvurusu ile açılan Ege Denizi kıta sahanlığının sınırlandırılmasına ilişkin davada kendini yargılama yetkisine sahip görmediğinden, davayı 12 oya karşı 2 oyla reddetmiştir) | |||
| GÖRÜŞMELERİN YENİDEN BAŞLAMASI | |||
| BM güvenlik Konseyi ve UAD’nın ihtiyati tedbirler konusundaki kararları sonrası, gerginliğin sürmesine koşut olarak taraflar arasındaki görüşmeler yeniden başlamıştır. | |||
| Oct-76 | DIŞİŞLERİ BAKANLARI GÖRÜŞMELERİ –NEW YORK | ||
| Bu toplantılarda taraflar Ege Denizi'nde kıta sahanlığının sınırlandırılması amacıyla ayrıntılı görüşmelere gitmek ve Ege Denizi üzerinde hava trafiğinin yeniden başlatılmasına ilişkin bir ilke üzerinde anlaşmak üzere Bern ve Paris’te bir araya gelme kararı almışlardır | |||
| 2-11 Kasım 1976 | BERN GÖRÜŞMELERİ | Bu açıklama 1976 Bern Deklarasyonu olarak anılmaktadır. | |
| Bu görüşmeler sonrası bir ilkeler anlaşması imzalanmıştır. Bu kapsamda kıta sahanlığının sınırlandırılmasında karşılıklı rızalara dayanarak oluşturulacak bir anlaşmanın sağlanabilmesi için samimi, ayrıntılı ve güven içerisinde bir yaklaşım izlemeyi, yapılacak olan görüşmelerin içeriğinden dolayı gizli tutulması kararlaştırılmıştır. Sözleşmeye göre, iki ülke de, bu konudaki siyasi ve hukuki görüşlerini koruyarak, bu sözleşmenin ayrıntıları ve görüşmeler sırasında yapılan önerileri, herhangi bir dış ortamda kullanmama yükümlülüğüne girmiş ortaklaşa yapılmasına karar vermedikçe, görüşmelerin özüne ilişkin olarak basına açıklama yapmamayı, bilgi sızdırmamayı kararlaştırmışlardır. Bunun yanı sıra taraflar Ege Denizi’nde kıta sahanlığı ile ilgili olarak görüşmelere zarar verebilecek girişimlerden kaçınmayı yükümlenmiş, ikili ilişkilerle ilgili olduğa kadar, diğer tarafı güvensizliğe itebilecek herhangi bir inisiyatif ya da davranıştan kaçınmayı kararlaştırmışlardır. | |||
Krizin Özellikleri
Krizin kendine özgü özelliklerini incelemeden önce, yaşandığı dönemdeki uluslararası ve bölgesel gündeme değinmek yerinde olacaktır. Kıta sahanlığı krizi, uyuşmazlık evresinden itibaren Soğuk Savaş koşullarının devam ettiği iki kutuplu ortamda gelişmiştir. Uluslar arası sisteme hâkim olan Soğuk Savaşa ilave olarak bölgesel çatışmalar da gündemi ve ilişkileri etkilemiştir.
Öncelikle Arap-İsrail savaşı sonrası yaşanan petrol krizi, tüm dünyayı olduğu kadar Türkiye’yi de derinden etkilemekteydi. Türkiye’nin 1974 Temmuz ayında Kıbrıs’a yaptığı askeri müdahale ve sonrasında ABD’nin Türkiye’ye uygulamış olduğu silah ambargosu, iki ülke arasındaki ilişkilerin seyrini değiştirmiş, ekonomik olarak gerekli dış yardım ve krediler kesildiği için de ülke ekonomik bir bunalıma sürüklenmişti. Öte yandan Yunanistan Kıbrıs müdahalesi sonrasında doğu Ege adalarını silahlandırma faaliyetleri yürütüyordu. Ayrıca ABD’nin ve NATO’nun Kıbrıs müdahalesi sırasında Türkiye’ye engel olmadıklarını ileri sürerek 1975 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılmıştı.
Krize neden olan gelişmeler incelendiğinde, ilk aşamada uyuşmazlığa neden olan olayın Türk tarafının TPAO’na Ege’de Türk karasuları dışında petrol arama ruhsatları vermesi olduğu görülür, yani krize tırmanan bu uyuşmazlığın tetikleyicisi Türkiye’dir. Yunanistan tarafının Ege’de yürüttüğü ve yürütmeyi planladığı petrol arama faaliyetlerini dikkate alan Türkiye, Ege’deki hak ve çıkarlarının kaybolması riskine karşın, dış politika tepkileri doğuracak planlı bir dizi davranışı yürürlüğe koymuştur. Bu yönüyle bakıldığında Ege Denizi’ndeki kıta sahanlığının sınırlandırılmasını bir çözüme bağlamak üzere atılan adımlar Türkiye tarafından kurgulanmıştır. Kriz, Yunanistan ve Türkiye’nin denizden komşu olduğu alanda yaşanması açısında iki taraflı bir dış politika krizi olarak ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra Ege Denizi’ne ilişkin kıta sahanlığının belirlenmesi konusunun daha önce iki ülke arasında müzakere edilmemiş olması, buna karşın Yunanistan'ın tek taraflı olarak petrol arama izinlerini vermiş olması siyasi açıdan da Türkiye tarafından kabul edilemez olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenlerle krizin hem siyasi, hem ekonomik, hem de münhasır egemenlik temelleri olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye'nin petrol arama izinlerini vermesinin asıl nedeni, Yunanistan'ın bu izinleri henüz sınırları karşılıklı olarak belirlenmemiş alanlarda tek taraflı olarak veriyor olmasından kaynaklanmıştır. Böyle bakıldığında her ne kadar uyuşmazlığa neden olan konu Türkiye'nin petrol arama izinleri vermiş olması gibi görünse de krize kaynaklık eden asıl tetikleyici faktörün ülke dışında Yunanistan'ın kıta sahanlığı konusundaki tek taraflı davranışları olduğunu söylemek doğru olacaktır.
İlk olarak 1973 Kasım ayında TPAO’na petrol arama ruhsatlarının verilmesiyle başlayan gerginlik, ani bir tırmanmayla devam etmemiştir. 1974 Kıbrıs müdahalesiyle bir süre ikinci plana itilen uyuşmazlık, zaman içinde karşılıklı notalar ve adımlar ile tırmanarak tepe noktasına ulaşmıştır, bu nedenle 1976 kıta sahanlığı krizi gelişen kriz özelliği göstermektedir. Yunanistan'ın Türkiye'nin petrol arama izni vermesine ilk tepkileri sözlü ve diplomatik alanda gerçekleşmiş ve karşılıklı Nota değişimi ile gelişmiştir. İlerleyen aşamalarda gerek BM Güvenlik Konseyine, gerekse UAD başvuru şeklinde siyasi bir tepkiyi de içerecek şekilde gelişmiştir. Türkiye tarafından ruhsat verilen sahalar, Yunanistan tarafından zaten kendisine ait olduğunu düşündüğü alanları da kapsamaktadır. Kendi egemenlik ve ekonomik haklarının olduğunu düşündüğü alanlarda Türkiye tarafından arama izinlerinin verilmesi Yunanistan tarafından hem ülkenin saygınlığına hem de ekonomik çıkarlarına tehdit olarak algılanmıştır.
Taraflar uyuşmazlığın başlangıcından itibaren krizin sonlandırılmasına kadar olan süreçte dış politika davranışlarını ve kriz yönetim tarzlarını istikrarlı bir biçimde uygulamaya koyduklarını belirtmek doğru bir tespit olacaktır.
Türkiye uyuşmazlığın başından beri kriz yönetim stratejisi olarak "fiili durum yaratma" stratejisini benimsemiştir. Bu stratejisini zaman zaman sınırlı tırmandırma stratejisi ile desteklemiş ancak kullandığı araçlar açısından sürekli olarak şiddet içermeyen çözümden yana olduğunu vurgulamıştır. Nitekim araçsallaştırmayı birbiri ardına Ege’de karasuları dışında verdiği petrol arama ruhsatları ve birer araştırma gemisi olan ÇANDARLI ve MTA-SİSMİK-I gemileri üzerinde yapmayı tercih etmiştir. Krizi tetikleyen eylem olan TPAO'ya petrol arama izinlerinin verilmesi, o güne kadar tek taraflı olarak aynı işlemi yapmış olan Yunanistan'a karşı bir fiili durum yaratma girişimi şeklinde değerlendirilebilir. Böylelikle aynı zamanda o güne kadar Ege 'de kıta sahanlığının belirlenmesi konusunda herhangi bir statü oluşturulmamış olduğu gündeme getirilecek var olan statü belirsizliği vurgulanmış olabilecekti. Krizi yönetim tekniğini, uyuşmazlığın başlangıcından itibaren karşılıklı müzakere üzerine oturmuş, her fırsatta karşılıklı görüşmelere her düzeyde katılarak, Yunanistan tarafına, sorunun çözümünün ancak iki devlet arasında yapılacak görüşmelerle ve iki tarafı da memnun edecek hakkaniyetli uzlaşıyla sağlanabileceği mesajını vermiştir.
Buna karşılık Yunanistan, uyuşmazlığın başından itibaren temel kriz yönetim stratejisi olarak zaman kazanma/zamana yayma stratejisini kullanmayı tercih etmiştir. Uyuşmazlığın tırmanmaya başladığı dönemde yaşanan Kıbrıs müdahalesinin de bu tercihlerinde etkisi olduğunu söylemek mümkündür. Bunlara ilave olarak, Türkiye’ye verdiği diplomatik notalarının içeriğine ve gösterdiği tepkilere bakıldığında, bu stratejisini dene gör stratejisiyle destekleyerek, askeri kaynaklarını gerek alarm seviyesi yükseltmek, gerekse araştırma gemilerini izlemek maksatlı kullanmak yoluyla başarıya ulaşamayan zorlayıcı diplomasi denediğini de söyleyebiliriz. Son olarak, Yunanistan kriz yönetim tekniği olarak ise arabuluculuk yargı ve tahkimi merkeze koymuştur. Yunanistan uyuşmazlık döneminden itibaren tezlerini diplomatik notalar üzerinden Türk tarafına iletmiştir. Ancak bunun tam bir müzakere süreci olduğundan söz etmek mümkün değildir. Bu notalarla aslında Yunanistan kendi tezlerini tekrarlamış Türk tarafının görüş, öneri ve tezlerine karşılıklı müzakereleri başlatabilecek nitelikte dikkati göstermekten kaçınmıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi ve UAD'na başvurması sorunu yargı-tahkim ve arabuluculuk yoluyla çözme girişimlerinin temelini oluşturmuştur. Ancak Güvenlik Konseyi kararından ve UAD'nin ilk açıklamasından sonra Türkiye ile müzakere yoluna yönelmiştir.
Uyuşmazlıktan başlamak üzere krizin sonlandırılmasına kadar geçen sürede, her iki taraf açısından da doğrudan şiddet girişimi olmadığı görülmektedir. Tırmanmanın zirveye çıktığı durumlarda askeri tedbirler kısıtlı olarak kullanılmış, bu anlamda alarm seviyeleri, askeri hareketlilik gibi yöntemler uygulanmış ancak sıcak çatışmayı doğurabilecek eylemlerden kaçınılmıştır. BM Güvenlik konseyinin yatıştırıcı çabaları gerginliğin azaltılarak müzakerelere geri dönüş için bir araç olmuştur.

Yunanistan Sismik -1 gemisinin Ege'de yaptığı sismik çalışmaların hemen akabinde, eş zamanlı olarak 10 Ağustos 1976 tarihinde BM Güvenlik Konseyi ve UAD başvurularda bulunmuştur. Bu durum her iki organizasyonu da krizin çözümüne müdahil aktörler haline getirmiştir. Krizde üçüncü tarafların etkisine bakıldığında, gerek ülke, gerekse uluslararası örgütler açısından tarafsız kaldıkları ve müdahalede bulunmamayı seçtikleri görülmektedir. Krize üçüncü taraf olarak müdahil olan uluslararası örgütler BM Güvenlik Konseyi ve UAD olmuştur. Yunanistan’ın SİSMİK-1 gemisinin Ege'de yaptığı sismik çalışmaların hemen akabinde, eş zamanlı olarak 10 Ağustos 1976 tarihinde BM Güvenlik Konseyi ve UAD başvurularda bulunmuştur. Bu durum her iki organizasyonu da krizin çözümüne müdahil aktörler haline getirmiştir. BM Güvenlik Konseyi, Türkiye ve Yunanistan’ı aralarındaki uyuşmazlığı BM ilkelerine uygun yöntemleri dikkate alarak, doğrudan görüşmelerle çözümlendirmeleri tavsiyesinde bulunmuş, iki ülke arasındaki görüşmeler süreci kolaylaştırmak amacıyla, mevcut gerginliğin azaltılması[10] yönünde tarafların ellerinden gelen bütün çabayı göstermesini istemiştir.[11] UAD ise Yunanistan’ın geçici önlemler alınmasına ilişkin istemini öncelikli olarak ele almıştır. Araştırma işlemlerinin tarafların haiz olmadıkları hakların doğumuna veya haiz oldukları hakların yitimine yol açmayacağını belirttikten sonra dava konusu olan haklara giderilmesi imkansız bir zararın verilmesi tehlikesinin bulunmadığına karar vermiştir.
Kıta sahanlığı konusundaki uyuşmazlığın krize yol açma potansiyeline bakıldığında 1976 ‘da yaşanan krizin kıta sahanlığı konusunda yaşanan ilk kriz olduğu görülmektedir. Kıta sahanlığına ilişkin uyuşmazlık ilk kez 1973 yılında Türkiye'nin TPAO'na petrol arama izni vermesiyle ortaya çıkmış olmakla beraber kesin ve nihai bir sonuca ulaştırılamadığı için ilerleyen dönemde başka boyutlarla tekrarlayarak kriz konusu olmaya devam edecektir.
Krizin sonlandırılması ve sonucu
Krizin çeşitli evreleri süresince taraflar gerek diplomatlar aracılığı ile irtibat kurmuşlar gerekse dış işleri bakanları seviyesinde müzakere/görüşmeler yapmışlardır. Çağlayangil-Bitsios görüşmeleri buna örnektir (17-19 Mayıs 1975). Çözümün UAD götürülmesi konusu ise doğrudan Süleyman Demirel ile Karamanlis arasında 31 Mayıs 1975 tarihinde Brüksel'de gerçekleşmiştir.(bu bölüm yeni, UAD kısmı teyit edilecek)
Krizin iki ülke arasında varılan bir uzlaşı ile sonuçlandığını söylemek mümkündür. Ancak bu uzlaşının niteliğinin uyuşmazlığa konu olan sorunu çözdüğünü söylemek mümkün değildir. BM Güvenlik Konseyi kararı sonrasında taraflar arasında görüşmeler yeniden başlamış ve nihayetinde 2-11 Kasım 1976 tarihleri arasında Bern'de bir araya gelen heyetler görüşmelerin sonunda Bern Deklarasyonu’nu yayınlayarak durumu tırmandırabilecek müstakbel girişimleri engelleyecek sınırları çizerek uzlaşmaya varmışlardır. Uzlaşı aslında yeni bir statüyü ortaya koymak yerine statü belirleninceye kadar geçecek süreçteki tarafların davranış biçimlerini bir statüye bağlamaktadır. Burada statüden kasıt, iki tarafın da sorunun çözümü üzerinde uzlaşamadıkları konusunda uzlaştıklarıdır. Diğer bir deyişle,1976 kıta sahanlığı krizinde uyuşmazlık içindeki Türkiye ve Yunanistan’ın vardığı nokta modus vivendi olarak değerlendirilebilir. Gerçekten de iki ülke temeldeki anlaşmazlığın çözümünü başka bir zamana bırakmayı seçerek geçici olan bu durumla yetinmek konusunda anlaşmışlardır. Nitekim kıta sahanlığı uyuşmazlığı 1987 yılında yeni bir krize yol açacaktır.
[1] Arama izinlerine ilişkin karar 01 Kasım 1973 tarihli Resmi Gazetede ilan edilmiş ve sahalara ilişkin harita yayınlanmıştır. Bkz.01 Kasım 1973 tarih ve14699 sayılı Resmi Gazete s. 29
[2] Fuat Aksu, Türk-Yunan İlişkileri, Ankara: SAEMK, 2001, s.69
[3] Fuat Aksu, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2008, s.157
[4] Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt I :1919-1980,İstanbul: İletişim Yayınları, 2009, s. 752
[5] Alexis Heraclides, The Greek –Turkish Conflict in the Aegean, Imagined Enemies, Hampshire : Palgrave Macmillan 2010, s.78
[6] http://www.basbakanlik.gov.tr/Forms/_Global/_Government/pg_CabinetHistory.aspx
[7] en.wikipedia.org/wiki/List_of_cabinets_of_Greece, http://tr.wikipedia.org/wiki/Yunanistan_ba%C5%9Fbakanlar%C4%B1_listesi
[8] Kronoloji Cumhuriyet Gazetesi Arşivi; Fuat Aksu, Türk-Yunan İlişkileri, Ankara: SAEMK, 2001; Fuat Aksu, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2008; Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt I :1919-1980,İstanbul: İletişim Yayınları, 2009 ve Alexis Heraclides, The Greek –Turkish Conflict in the Aegean, Imagined Enemies, Hampshire : Palgrave Macmillan 2010 kaynaklarında derlenerek oluşturulmuştur.
[9] Yeni verilen ruhsat alanlarına ilişkin karar metni ve haritalar için bkz. 18 temmuz 1974 tarihli Resmi Gazete
[10]BM Güvenlik Konseyi her iki tarafın da görüş ve iddialarını dikkate alarak yayınladığı 395 numaralı (25 Ağustos 1976) kararında, uyuşmazlığın barışçıl olarak karşılıklı müzakerelerle, her iki tarafın da kabul edebileceği sonuca ulaştırılmasını tavsiye etmiştir. Bu kararda ayrıca uygun yargı yollarının denenmesini de belirtmiştir. Bu karar her iki taraf açısından kendi tezlerini kısmen de olsa desteklediği düşüncesini uyandırmıştır.
[11]BM Güvenlik Konseyi kararı sonrasında iki ülke dış işleri bakanları Çağlayangil ve Bitsios New York ‘ta iki kez bir araya gelmişler (25 Ağustos ve 1 Ekim 1976) ve kıta sahanlığı ve hava sahası ile ilgili diplomatik diyaloğu yeniden başlatmaya karar vermişlerdir.
- Görüntüleme: 499
Ana Sayfa - 1981 Limni Adasının Silahlandırılması Krizi
- Görüntüleme: 810
Batı Trakya Krizi
Abstract
Turkish minority rights in Greece has been protected by agreements between Turkey and Greece. Greece was tended to behave illegal to these agreements and began to apply pressure on them especially by 80s. Anti-humanitarian behaviors of Greece was assesed as destructive for security environment by Turkey.
Trakya bölgesi günümüzde Doğu ve Batı olmak üzere iki parçaya ayrılmıştır. Doğu Trakya Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde Batı Trakya ise Meriç (Evros) Nehrinin bitiminden Mesta-Karasu ( Nestos) nehrine kadar kadar olan Yunanistan toprakları içerisinde yer almaktadır. Krizin tetikleyicisi halihazırda uluslararası toplumun temel birimi olan Türk azınlığı bünyesinde barındıran Yunanistan’dır.
Türkiye ve Yunanistan arasındaki söz konusu kriz etnik bir bütünlüğün olmadığı tam tersine etnik çatışmalara meyilli bölge olan Balkan coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Dönemsel olarak ise Soğuk Savaş döneminin sona ermeye başladığı iki süper gücün ‘müşterileri (clients)’ olarak nitelendirilen ‘uydu’, ‘küçük’ devletlerin sorunlarının ön plana çıktığı zamanı kapsamaktadır. Etnik-dinsel çatışmalar, kitlesel göç, mülteci hareketleri, kriz sürecindeki uluslararası ve bölgesel ajandanın konuları arasındadır. Ayrıca sistemdeki değişim Yunanistan’ın kriz dönemindeki azınlık politikasında oldukça belirleyici olmuştur. Sovyetlerin dağılmasıyla 1989’un sonlarında yaşanan göçler sonucu Yunanistan’a gelen Pontuslu Rumlar, Batı Trakya’ya yerleştirilmiştir.
Diğer yandan taraflar arasında süre gelen azınlıklar sorununun devamlılığında ve krizin ortaya çıkışında 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi’nde Yunanistan’ın tek taraflı egemenlik ve hak paylaşımını sağlamak isteği düşmanca duyguların pekiştirici bir role sahip olmuştur.
Kriz; tarihsel uyuşmazlığın bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim: “Türkiye ve Yunanistan ulusal bağımsızlıklarını, bunun sonucunda da “ulus devlet”lerini birbirlerine karşı yürüttükleri savaşlar sonunda elde etmişlerdir.”[1] Batı Trakya’da oluşturulan statü 30 Ocak 1923 tarihli Türk ve Rum Nüfus Değişimine İlişkin Sözleşme ve Protokol’e dayanmaktadır. Buradaki hükümlere göre İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları mübadele dışında bırakılmış olup 1913 Bükreş Antlaşması ile saptanan sınırın doğusunda kalan Müslümanlar, Batı Trakya Müslümanları olarak sayılmıştır.[2] Anlaşmanın taraflarca yorumu sorun çıkarmış mübadeleye kimlerin dahil olacağı konusu ikili ilişkileri gerginleştirmiştir. 10 Haziran 1930’da imzalanan Dostluk Antlaşması ile yerleşim yerleri ve doğum tarihleri ne olursa olsun İstanbul Rumlarını ve Batı Trakya Türk/Müslümanları yerleşik olarak sayılmışlardır.
1923 Lozan Barış Antlaşması ile taraflar bünyelerindeki azınlıkların haklarının korunması, statülerini sağlamada hemfikir olsalar da uygulamada uyuşmazlık devam etmiştir. Yunanistan Azınlıkları koruma rejimi olan[3] Lozan Barış Antlaşmasına aykırı olan uygulamaları; sonucu Antlaşmanın ihlali taraflar arasındaki uyuşmazlığın kaynağını oluşturmaktadır. Yunanistan’ın statü kuran anlaşmaların ihlali Türkiye tarafından fiili durum yaratma girişimleri olarak değerlendirilmiş en nihayetinde ilişkiler gerginleşerek tarafların ısrarcı tutumları çatışmacı bir siyasayı doğurmuş ve söz konusu kriz yaşanmıştır.
Krizin tetikleyicisi gelişen zaman içerisinde Yunanistan’ın azınlığa yönelik davranışları sonucu ortaya çıkmıştır;
· Yunanistan’ın azınlığın hak ve statüsünün bozulmasına yönelik girişimleri; Türkçe yayınların ve Türkçe konuşulmasının yasaklanması, Türk vakıfların mallarına el konulması, traktör ehliyeti verilmemesi ya da bu ehliyeti olanlara yüksek oranda cezaların kesilmesi[4] Türklere ait arazilerin kamulaştırılması ve birleştirilmesi, inşaat ve onarım ruhsatlarının verilmemesi, 19. maddeye (Yunan asıllı olmayan birinin Yunanistan’dan geri dönmeksizin ayrılması durumunda Yunanistan vatandaşlığından çıkartılabilir) istinaden vatandaşlıktan çıkarma[5], Türk azınlığın seçtiği müftünün kabul edilmemesi.
· Özellikle Türk derneklerin kapatılması azınlıkların örgütlenerek hareket etmelerini tetikleyici bir faktör olmuş ve oluşturulan kamuoyu iki ülke arasındaki azınlıklar konusundaki çatışmanın krize evrilmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.
Yunanistan’da Türk azınlık her zaman için bir baskı, ezilme, ayrımcılık söz konusu olmuş ancak Yunan ve Türk toplumunun ilk kez karşı karşıya gelerek Türk azınlığın fiilen saldırıya uğraması söz konusu kriz sırasında yaşanmıştır. Bu anlamda azınlığın artık Yunanistan’ın ihlallerine karşı;
· Protestolarda, gösterilerde bulunması,
· Haklarının sağlanmadığı konusunda meşruluk sorgulaması,
· Yunanistan’ın fiili durum yaratma çabaları
· Azınlık haklarını temsil eden kişilerin tutuklanmaları
· Sistemdeki çözülmeyle baskı gören grupların örgütlü mücadelelerin önemini gösteren eylemleri sonucu azınlığın da harekete geçmesi krizin tetikleyici şekillerini oluşturmaktadır.
Bu suretle derneklerin kapatılmasının altında Türk kimliğinin Müslüman olarak gösterilmesi ve Türkiye’nin azınlığa desteğini engellenmeye çalışılmakla birlikte ister istemez Yunanistan’ın kendi içerisinde azınlığa yönelik politikaları Türkiyeye’ye yansıyarak uyuşmazlık çatışmaya evrilmektedir.
Batı Trakya Krizinde; uyuşmazlıktan çatışma evresine geçiş yani Yunanistan’ın kendi çıkar ve beklentilerini gerçekleştirme güdüsüyle görüş ayrılıklarının giderilemeyerek eylemsel davranışlarda bulunulması; 1980’lere rastlamaktadır. 1982 yılının başlarında İskeçe’de İnhanlı köyünde Yunanistan’ın Türk azınlığın arazilerine el koyması bu arazileri kamulaştırdığı iddiasıyla Yunanistan’ın kendisini haklı gösterecek, gizli belgeler olduğu savı altında, bir hukuksal siyasal meşruiyet zeminine oturtmaya çalışmıştır. Her ne kadar daha önce de baskılar, kamulaştırmalar mevcut olduysa da azınlık geçimlerini sürdürdükleri tarımsal arazilerin kaybedilmesinin yaşamlarının sonlanmasına eşdeğer olup kaybedecekleri başka bir şey kalmaması sonucunda tarihe ‘İnhanlı direnişi’ olarak geçen toplumsal mücadele ile Yunanistan Hükümetine karşılık vermiştir.
Bu durum dönemin Türk karar alıcıları için Yunanistan’ın azınlıkların haklarının korunmadığının aksine saldırgan tutum geliştirdiğinin bir göstergesi olmuştur. Bu bağlamda oluşturulan gerçekliğin değiştirilerek, karar alıcılar ‘soydaş’ larının haklarının korunamaması neticesinde temel değerlerine ve önceliklerine tehdit algılamışlardır. Yunanistan’ın azınlığa yönelik baskılarına karşı Türkiye’deki mevcut yönetimin 12 Eylül askeri ihtilalin ardından kurulan Bülend Ulusu liderliğindeki hükümet Yunanistan’ın Türk azınlığın topraklarını kamulaştırmasına son derece tepki göstermiştir.
27 Mart 1982’de; Yunan hükümetinin, Türk azınlığa ait vakıflara ve mal varlıklarına el koyması durumunda bu tavıra karşılık olmak üzere Türk hükümetinin de Rum azınlığa ait vakıf ve mallara el konulabilmesi için Bakanlar Kurulu’ndaki toplantıda hükümete yetki veren yasa tasarısı kabul edilmiştir.[6]31 Mart 1982’de Yunanistan uyarılırken Yunanistan başlangıçta söz konusu olayların yaşanmadığını iddia ederken Türk azınlık direnişe geçmiş oturma eylemlerinde ve açlık grevlerinde bulunmuştur. Bu arada 8 Nisan 1982’de Türkiye Yunanistan’a verdiği yazılı notada Yunanistan’ı hukuka ve adalate uygun davranmaya çağırmıştır. Yunanistan ise 15 Nisan 1982 tarihinde konunun mahkeme tarafından değerlendirildiğini Türkiye’nin notasının kabul edilemez olduğunu bildirmiştir. Bu arada Türkiye ise Tapu Kadastro Genel Müdürlüğüne Rum vakıfların mallarının envanterini çıkartarak eylemlerine geçmiştir. Gelişen olaylar çerçevesinde mahkeme kamulaştırma kararını ertelemiş ve 17 Nisan 1982 tarihinde köylüler tekrar arazilerini işlemeye başlamışlardır. Böylece konunun gündemden çıkması gelişen olayların ertelenmesi ile mümkün olmuş ilişkiler tırmanan bir zemine kaymamıştır. Ancak, 1984’te çıkarılan Cumurbaşkanlığı Karanamesiyle kamulaştırmalar yeniden baş göstemiş yaklaşık 6 bin dönümlük arazinin kamulaştırmasına karşılık Nisan 1989’da azınlık tarafından Danıştaya dava açılmıştır.[7]
4 Ocak 1987 ‘de Yunanistan Türk ismi taşıyan derneklerin kapatılması kararını almış bu karar 5 Ocak 1988 tarihinde azınlık tarafından öğrenilmiştir. Batı Trakya’daki Türkler tarafından kurulan derneklerin kapatılması kararına yapılan itirazın Yunan yargıtayı tarafından reddedilmesini Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İnal Batu kınamıştır.
Yunanistan’ın davranışları karşısında örgütlü olarak hareket eden Türk azınlığı özellikle derneklerin kapatlması kararının ardından Türk kimliğinin yok edilmesi tehlikesi karşısında 29 Ocak 1988 günü Gümücine’de büyük bir miting düzenlemiştir. 30 Ocak 1988’de Başbakan Turgut Özal, Andreas Papandreu diyalog süreci aksamasın diye derneklerin kapatılması kararına karşı bir tepkide bulunmamıştır. Nitekim 24 Ocak 1988’de Taksim’de Batı Trakya Türklerinin düzenlemek istediği yürüyüşe de izin verilmemiştir. Özal ve Papandreu bu dönemde hemfikir olarak olayları provakasyon olarak nitelendirmişlerdir.Bu anlamda azınlık kendi varlıklarını gösterme çabası içerisinde olurken Türkiye’nin azınlık sorununun varlığını yok sayması söz konusu krizin uyutulduğunu göstermektedir.
Krizi ortaya çıkaran olaylar ise bu olaylardan 2 yıl sonraya tekabül etmektedir. Eski bağımsız milletvekili Sadık Ahmet ve milletvekili adayı İbrahim Şerif’in yapılacak seçimler öncesinde yayımladıkları bildirilerde “Batı Trakya’da Türk vardır”, “Türklere baskı yapılmaktadır” yazmaları üzerine “toplumsal barışı bozmaları, toplum içinde şiddeti kışkırtması’ nedeniyle tutuklanmışlardır.[8]
Bu tutuklamalar üzerine 5 binden fazla Türk mahkeme alanına gelmiş ve Türkler salona alınmazken Rumlar alınmıştır. 26 Ocak 1990’da Dr. Sadık Ahmet ve İbrahim Şerif’e 18 ay hapis cezası verilirken 3 yıl siyasi haklardan mahrum edilmeleri kararlaştırılmıştır. Bu kriz tetikleyicisinin şeklinden olan söz konusu tutuklamalar üzerine; Türk Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada insan haklarına ilişkin konuların içişlerinden sayılamayacağını belirterek Batının olaylara kayıtsız kalmaması gerektiğini ifade etmiştir. Aynı zamanda Yunanistan’ın yasadışı uygulamalarına son verilmesi istemi dile getirilerek Yunanistan’ın söz konusu statü ihlaline yönelik tutumu kınanmıştır. 28 Ocak 1990’da Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Turgay Özçeri tarafından Bakanlığa çağrılan Yunanistan’ın Ankara Büyükelçisi Dimitris Markis’e: ‘insan haklarıyla bağdaşmayan tutuklamalarının iki ülke arasında oluşturmaya çalışılan güven ortamını zedeleyebileceği’ bildirilmiştir. Yunanistan’ın söz konusu eylemleri artık Türk karar alıcıları için tehdit olarak algılanmaktadır. Bu tarihe yüklenen anlam itibari ile krizin başlangıcını oluşturmaktadır. Daha önce de Yunanistan azınlıklar konusunda Lozan’da oluşturulan statüyü bozan girişimlerde bulunmuştur ancak bu tarihin kriz olarak başlangıç alınmasının nedenini sistemsel değişim sonucu oluşan azınlığın geliştirdiği tepkinin, Türkiye’nin de bu tepkiye müdahil olması gerekliliği sonucudur. Yunanistan’ın çatışma evresinde izlediği tutumu devam ettirmesi Türkiye’nin de tırmandırmayı tercih etmesi taraflar arasında krize yol açmıştır.
29 Ocak 1990’da Türk azınlık 29 Ocak 1988’de yaşanan olayları anmak amacıyla mevlüt okunacağı için Gümülcine’de Eski Cami önünde bir araya gelmişlerdir. Bu arada Türkler aleyhine tezahüratlarda bulunan Yunanlılar Türklere karşı saldırılarda bulunarak, şehir merkezinde türklere ait dükkanların malları yağmalanmış, insanlar dövülmüştür. Bu arada Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz Gümülcine Bağımsız milletvekili adayı İsmail Rodoplu’yu telefonla arayarak bilgi almıştır. Bu anlamda krizin başlangıcında bilgi edinme yoluyla Türkiye eylemsiz kalmış alınan endişe verici bilgiler üzerine: ”İki ülke arasındaki dostluğu zedeleyecek davranışlardan kaçınmak lazım, olaylar can ve mal kaybına neden olmadan durdurulmalıdır. Hükümetimiz bu konularda görüşmelerde bulunuyor, bulunmaya devam edecektir” diyerek Yunanistan’a yönelik tepkisini sözlü bir şekilde ifade etmiştir.
30 Ocak 1990’da siyasi olarak sorunu gündeme getiren Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz Batılı örgüt ve kuruluşlara gönderdiği mektupta Yunan makamlarının Gümülcine’deki olaylarla ilgili tutumunu şiddetle kınamıştır. 1 Şubat 1990’da Gümülcine Başkonsolosu Kemal Gür, Rodop Valisi’ne yazdığı bir mektupta Batı Trakya Türkleri için “soydaş” kelimesini kullanması nedeniyle, Yunanistan tarafından istenmeyen kişi ilan edilmiştir. Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz ise Yunanistan’ın söz konusu davranışını doğrularken; “Gümülcine’nin karşılığı İstanbul’dur” şeklinde karşı davranış gösterebileceğinin işaretini vermiştir. Nitekim 3 Şubat 1990’da, Yunanistan Dışişlerine çağrılan Türkiye’nin Atina maslahatgüzarı Deniz Bölükbaşı’ya Yunanistan hükümetinin kararıyla Gümülcine Başkonsolosu Kemal Gür’ ün istenmeyen kişi ilan edildiğini ve yedi gün içinde Yunanistan’ı terk edilmesi istendiğini bildirmiştir. Yunanistan Türkiye’nin kendi içişlerine müdahalesi olduğunu ve sınırdışı kararının bir zorunluluk olduğunu iddia etmiştir. Bunun üzerine ise Ankara’daki Yunan Büyükelçisi Dimitri Makris’e Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu Elias Klis’ in istenmeyen kişi ilan edildiği ve yedi gün içinde Türkiye’yi terk etmesi iletilmiştir.
Yunanistan ise: “Türkiye’nin geçmişte ve bugün işlediği suçlarla ilgili sorumluluklarını örtbas edebilmek için başarısız bir şekilde kelime oyunlarına başvurduğu” iddia etmiştir.
Genel olarak kriz sürecinde; iki ülke arasında bir diplomatik ve siyasi çözümsüzlük yaşanmış ve taraflar birbirlerine karşı suçlamalarda bulunmuşlardır. Batı Trakya Türk azınlığının Lozan Antlaşması’ndan, diğer uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan haklarının ihlal edilmesi ve olaylar sırasında Yunanistan resmi makamlarının saldırılar karşısında ilgisiz kalmaları Türkiye’nin Yunanistan’a karşı suçlamalarda bulunmasına yol açmıştır. Yunanistan ise Türkiye’yi azınlıkları desteklediği, kışkırtıcı bir turum izlediği sorunun kendi iç meselesi olduğu yönünde Türkiye’yi iç işlerine karışmakla suçlamıştır. Ayrıca Türkiye, yargılama olayının haksız olup mahkemenin siyasi bir amaç doğrultusunda davrandığını; yargılamaların haksız olduğunu ve söz konusu yargılamaların Yunanistan’ın kendi iç meselesi olarak gösterilemeyip ülke içindeki yasalar yolu ile sorunun çözümlenemeyeceğini savunmuştur. Türkiye için sorun uluslararası endişe duyulmasına neden olan bir insan hakları sorunu olarak değerlendirilmektedir. Yunanistan ise Türkiye’nin bu suçlamalarını reddetmektedir. Görüleceği üzere Yunanistan Türkiye’nin söylemleri, Yunanistan’ı kınayan azınlığın haklarını arayan kişilere karşı dışlayıcı, yok edici davranışları karşısında Türkiye’ye karşı şiddeti seçenek olarak görmemektedir. Böylece Türkiye’de Yunanistan’a istenmeyen kişi olayında olduğu üzere misillemede bulunurken aynı ölçüde daha fazla tırmandırmaya yol açmayacak şekilde dişe diş stratejisine başvurmaktadır.
Azınlıkların uluslararası ve taraflar arasındaki anlaşmalardan doğan haklarının ihlali Türkiye için risk ve tehlike içermektedir. Nasıl bir tehdit içermektedir diye düşündüğümüzde; azınlığın haklarını sağlaması yönünde siyasi ve toplumsal bir baskı gündeme gelebileceği gibi Türkiye’nin saygınlık ve hak kaybına yol açabilecektir. Risk açısından ise krizin uygun bir şekilde yönetilememesi Türkiye’nin Bulgaristan örneğinde olduğu gibi yoğun bir göç akımı ile karşı karşıya kalmasına yol açabilecek Türkiye bu insanların muhafazasını sağlamakta güçlük çekebilecektir.
Türkiye kriz evresinde kontrollü baskı stratejisini izlemiştir.Türkiye saldırgan taraf karşı tarafın statükonun değişmesi durumunu savunacağı düşüncesi ile hareket edip savunması zor kontrollü eylemler ile baskı kurarak amaçlarını gerçekleştirmek düşüncesindedir. Bu stratejiye başvurulmasının nedenleri şöyle açıklanabilir;
· Krizin askeri bir içeriği olmaması dolayısıyla liderlerin krizi ciddiyet algısı diplomatik aşamada krizin çözümlenebileceği yolundadır. Bu sebeple de şiddeti bir seçenek olarak göz önünde bulundurmak uygulanan kriz yönetim stratejisi için doğru olmayacaktır.
· Saldırgan tarafından üretilen provokasyonun şekli hedefe karşı koyma şeklini de etkilemiştir. Yunanistan da Türkiye’yi olayların kışkırtılması, azınlığın ayaklanmasına teşvik edici davranışlarda bulunası yönünde suçlamalarda bulunaktadır. Yani Yunanistan karar alıcıları da Türkiye’ye karşı şiddet uygulanmasını gerekli görmemektedir. Azınlığa yönelik toplum içinde yaratılan şiddet ortamı ikili ilişkilere şiddete başvurma şeklinde kendisini göstermemektedir.
Bu nedenlerle algılanan tehdidin ciddiyetinin düşük olması dolayısıyla ile siyasi stratejilere başvurulması karar alıcılar tarafından tercih edilmiştir. Yunanistan’a karşı azınlığın haklarının korunması konusunda kontrollü baskı stratejisi, askeri olmayan baskı yoluyla yani Yunanistan’ın ugulamalarına karşı direnç göstereceği algısını yaratma çabası içerisinde siyasi-hukuki seçeneklerin önceliğinde uluslararası kuruluşlara çağrıda bulunarak izlenmiştir. Böylece Yunanistan’ın azınlığa yönelik saldırgan eylemleri durdurulabilecek, ikili ilişkiler müzakere edilebilir bir seviyeye dönebilecektir.
Konsolosların istenmeyen kişi ilan edilmesi ile yaşanan diplomatik kriz azınlığın haklarına saygı duyulmasını gerekli kılan manevi, kültürel ve algısal bir krizdir. Azınlığın hukuksal metinlerden doğan hakları sağlanamamakta tam tersine kasıtlı olarak ihlal edilmektedir. Nitekim söz konusu ihlaller toplumları birbirine düşüren bir niteliğe bürünürken sorun bir kriz olarak belirmiştir.
Kriz sürecinde tarafların istedikleri eylemleri gerçekleştirememelerinin ve birbirleri üzerinde etkili olamamalarının içsel nedenleri olmuştur. Türkiye’nin kendi gündeminde de içindeki azınlıklara yöelik demokratikleşme, sivilleşme talepleri ile karşı karşıya kalması, Avrupa Birliği tarafından insan hakları ihlallerine yönelik gelişim gösterilmemesi yönünde eleştirilmesi, istikrarlı hükümetlerin kurulamayışı söz konusu nedenler arasındadır. Türkiye içinde zaten çevresinde ayrılıkçı terör hareketleri ile mücadele etmek durumunda kalması aynı zamanda Bulgaristan’da yaşanan bir durum ile tekrar karşılaşır mıyım endişesi gibi gerekçeler ile sorunun gündemde tutulmak istenmemesi krizin sonlanmasında belirleyici faktörlerdir. Kriz Yunanistan’ın seçim sürecine girmesi ve Yunan hükümetinin izlmiş olduğu saldırgan eylemlerin Yunan basını ve kamuoyunu üzerinde de tepki oluşturması sonucu söz konusu tutumun değişikliği yönünde karar alıcıları uyarıcı etkisi olmuştur. Böylece basın ve kamuoyu krizin sonlanmasında önemli bir rol üstlenmiştir.
Nitekim Yunanistan’da 8 Nisan 1990’da yapılan seçimlerde Türkiye’ye karşı sert politikalar üretmek istemeyen Miçotakis başbakanlığa atanmıştır. Böylece lider etkisi, sistemsel değişimler ile kriz Yunanistan tarafında ‘oldu bitti ’ye getirilerek zamanla kapanmıştır. Yunanistan, oldu bitti/fait accompli stratejisiyle ulusal bütünlüğe tehdit olarak azınlığın göç ettirilmesi çabası içinde olunmuş gelişen zaman içindeki uygulamalar ile Türkiye’yi saldırgan bir siyasa izlemekten sakınacağı düşüncesi içinde olmuştur. Böylece sorun oldu bittiye getirilerek Yunanistan’ın lehine çözümlenebilecektir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık yine de krizle birlikte sonlanmamış tekrarlayan çatışmalar mevcut olmuştur. Müftülük konusundaki anlaşmazlık bu durumun önemli göstergelerinden biri olmaktadır.
23 Ağustos 1991’de Yunanistan hükümeti Batı Trakya Türkleri tarafından seçilmiş olan İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Ağa’nın yerine Mehmet Emin Sinikoğlu’nun getirilmesi üzerine Mehmet Emin Ağa protesto amacıyla açlık grevine başlamış ve bu durum Türk Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Murat Sungar’ın yaptığı yazılı açıklama ile kınanmıştır. 25 Ağustos 1991’de; İskeçe Müftülüğünde Yunan hükümetince yapılan değişikliği onaylamayarak oturma eylemi yapan Türkler bir grup Yunanlının saldırısına uğramış olaylar üzerine Dışişleri Bakanlığı Yunanistan’ın Türklerin can ve mal güvenliği konusunda teminat verdiğini açıklamıştır. Ancak durum giderek gerginleşmiş söz konusu olaylar üzerine kamuoyu tepkisi belirmiştir. Bu durum da ikili ilişkilere yansımıştır.
Batı Trakya Türkleri Derneği Yunanlıların saldırılarını protesto amacıyla Fener Rum Patrikhanesi önünde oturma eylemi başlatmıştır. Bu durum karşısında Yunanistan Dışişleri Bakanı Andonis Samaras uluslararası kuruluşlara mektup göndererek söz konusu eylemin sonlandırılması isteminde bulunmuştur. Nitekim 29 Ağustos 1991’de oturma eylemi Türk-Yunan Dostluk Derneği Başkanı Andreas Politakis ile Batı Trakya Türkleri Derneği Genel Başkanı bir araya gelmesi ile sonlanmıştır. Türkiye olayları tırmandırmaktan kaçınmıştır. Batı Trakya Türkleri Derneği Genel başkanı yapmış olduğu açıklama ile: “Türkiye’nin menfaatleri Batı Trakya’daki 150 bin soydaşımızın geleceği ve gerçekleşebilecek aşırı bir olay nedeniyle Yunanistan’ın eline koz vermemek amacıyla eylemimize son veriyoruz” demiştir.
Kriz anlaşılacağı üzere Türk liderler tarafından tırmandırılmak istenilmemekte kamuoyunda yaşanan gelişmeler neticesinde Türkiye krizin parçası olmak durumunda kalmaktadır.
Karar alma yapısı açısından krizi değerlendirecek olursak; Yunanistan’da 1981 yılında iktidara gelen PASOK lideri Andreas Papandreu’nun Türkiye karşıtı ürettiği söylemler Türkiye’nin de Yunanistan ile iletişim kurmasını zorlaştırmıştır. 1988’de “Davos Görüşmeleri”nde kısmen gerçekleştirilen diyalog daha çok Türk azınlığın göz ardı edildiğini göstermiştir. Azınlığın Yunanistan’ın uygulamalarına karşı örgütlü mücadelesi sonucu Türk karar alıcıları Yunanistan’ın tutumuna karşıt eylemlerde bulunmak durumunda kalmasıyla krizin tarafı olmuştur. Kasım 1989’da Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın meclis başkanı olan Yıldırım Akbulut’u atamış ve kriz sırasında görevini yürütmüştür. Ancak Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle dönemsel olarak istikrarlı hükümetlerin kurulamadığı ve ANAP iktidarının gücünü kaybettiği dönemlere girilmiştir. Dolayısıyla kriz sırasında Yunanistan üzerinde tutarlı söylemler üretebilecek kararlılığını net bir şekilde ifade edebilecek kurumsal bir bütünlüğün olmadığını görmekteyiz. Güçlü liderlik özellikleri kriz yönetiminin başarısını etkilemiş ve istemi dile getirmede motivasyon düşüklüğüne yol açmıştır. Kriz evresinde tarafların söylemleri Dışişleri Bakanları düzeyinde, Mesut Yılmaz ve Antonis Samaras, karşılıklı suçlamalar ile yankı buluştur.
Diğer taraftan Yunanistan’da da geçici hükümet söz konusudur. Ancak Yunan milliyetçilerinin azınlığa saldırılması karşısında önleyici tedbirlere başvurulmamıştır. Ayrıca Gümülcine Kilisesi’nin eylemleri bölgede milliyetçiliği kışkırtıcı, azınlık üzerinde saldırgan siyasanın izlenmesi yönünde tetikleyicidir. Nitekim krizin sonlanmasında lider değişikliği önemli bir faktördür. Miçotakis Hükümeti’nce ilan edilen “yasa önünde eşitlik” ve “eşit yurttaşlık hakları” politikası çerçevesinde gerçekleşen iyileşmeler azınlığın taleplerini karşılamaya yönelik olumlu gelişmeler arasında olmuştur.
Kriz sonrası evrede Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyesi olması dolayısıyla insan haklarına saygı temelli politika üretmek durumunda olması ayrımcı politikalar üretmemesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Böylece azınlığın sorunlarına ilişkin sorunlar ikili ilişkilere daha az yansımaktadır. Yine de yaşanan kriz sonrası evrede azınlığığın haklarının tam olarak sağlanmasına yönelik bir oluşum gözlenmemiş ve kriz sonrası oluşan statü zamanla unutulma şeklinde sonlanan krizde belirsiz olarak kalmıştır.
[1]Fuat Aksu, "Uyuşmazlık-Kriz Sarmalından Algı Değişimine Türkiye-Yunanistan İlişkileri", Mustafa Kaymakçı ve Cihan Özgün (Ed.), Rodos ve İstanköy Türklüğü, İzmir: RİOTKDD Yay., 2014, s. 55.
[2]İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasi Antlaşamaları, Ankara: TTK Yayınları, 1983, s. 177.
[3]Baskın Oran, Türk Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1991, s. 109.
[4]Batı Trakya Türklerinin çoğunluğu çiftçilik ile uğraşmakta olup traktör ehliyetine sahip olmak oldukça önemlidir. Halit Eren, Batı Trakya Türkleri, İstanbul: Rebel Basım, 1997, s. 93.
[5]“19. Maddeyi kullanan Yunan yetkilileri Yunanistan’ı kaçak olarak terkeden Türkleri derhal, normal bir pasaportla terkedip uzun bir süre Türkiye’de yaşayanları ise sık sık Yunan vatandaşlığından çıkarmışlardır. Batı Trakya Türkleri Türkiye’nin yanı sıra Avrupa’ya özellikle Batı Almanya’ya çalışmak için gitmeye başladıktan sonra bu göçmen işçiler için de işletilmeye başlanmıştır.”, Eren.age. ss. 95-96.
[6]“Yunanistan Türk Azınlık Mallarına El Koyarsa Türkiye’deki Rumlara da Aynı Uygulama Yapılacak” , Milliyet, 28 Mart 1982, s.9.
[7]Baskın Oran, Yunanistan’ın Lozan İhlalleri, Ankara: SAEMK,1999, s. 50
[8] "Ethnic Identity: Destroying Ethnic Identity: Destroying Ethnic Identity: The Turks of Greece", Human Rights Watch Report, August 1990.
- Görüntüleme: 1064
1987 KITA SAHANLIĞI KRİZİ-II
ÖZET
1987 Kıta sahanlığı krizine neden olan olaylar aslında Ege Denizi’nde yaşanan benzer tırmanma olan 1976 kıta sahanlığı krizinin devamı niteliğindedir. 11 Kasım 1976 tarihinde yayınlanan Bern Deklarasyonu ile o kriz dondurulmuş ve taraflar kıta sahanlığının sınırlandırılmasıyla ilgili görüşmeler sonuçlandırıncaya kadar karşılıklı olarak tırmandırıcı eylemlerden kaçınmayı ve tek taraflı deklarasyonlarda bulunmamayı kararlaştırmışlardı.
Yıllar içinde tırmanarak 1987 Şubat ayından itibaren iki ülkeyi savaşın eşiğine getiren olayların başlangıç noktasını Yunan tarafının Bern Anlaşmasını tanımadığını ve Kuzey Ege’de petrol arama ve sondaj çalışmalarına başlayacağını açıklaması olmuştur. Bu açıklamalara ilave olarak, uluslararası şirketler konsorsiyumunun Taşoz adasının 10 mil açığında bir petrol rezervi bulduğunu ve 28 Mart’ta petrol arama ve sondaj çalışmalarına başlayacağını açıklaması ve buna paralel olarak da Yunan Hükümeti’nin şirketi devletleştirmek için parlamentoya yasa önerisi sunması tırmanmayı hızlandırmıştır.
Yunanistan’ın Bern Anlaşmasını ihlal etmesi karşısında, 26 Mart günü Türkiye de Ege’de ihtilaflı sularda petrol araması kararı almış ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’na petrol arama izni verdi. 27 Mart günü Hükümet sözcüsü, Ege’de uluslararası sularda petrol arama kararı alındığını açıkladı ve MTA Sismik-I Çanakkale’ye demirletildi. Bu açıklamalarla biraz daha tırmanan krizde tansiyon aynı akşam başbakan Özal’ın BBC’ye açıklama yaparak, Yunanistan ihtilaflı sulara çıkmadığı sürece MTA Sismik-I’in de Türk karasularında kalacağını belirtmesiyle biraz olsun azaldı.Ancak krizin zirve yaptığı 27-28 Mart günlerinde her iki taraf silahlı kuvvetleri de alarm durumunda bulunmuştu.
28 Mart günü 05.00’da MTA Sismik-I Çanakkale Limanı’ndan ayrılarak Türk karasularında seyrederken, eş zamanlı olarak Türk uçakların Ege’de gözetim uçuşlarına başladı.
Krizin kontrol altına alınarak sonlandırılmasında ABD Büyükelçisi ve NATO Genel Sekreterinin diplomatik girişimleri ve Başbakan Özal’ın açıklamaları rol oynamıştır. Yunan tarafının tartışmalı sularda petrol aramaktan vazgeçtiğini diplomatik yollardan Türkiye’ye bildirmesi ve Taşoz Adası doğusunda petrol çıkarmaya başlayacağına ilişkin planlarını askıya aldığını açıklaması yumuşamanın devamını sağlamıştır.
1987 AEGEAN SEA CONTINENTAL SHELF CRISIS-II
ABSTRACT
Incidents that gave rise to 1987 crisis actually are continuation of similar escalation experienced during the 1976 continental shelf crisis. That crisis was frozen by Bern Agreement on 11 November 1976. According to the agreement both parties accepted to refrain from any escalating activities and unilateral declarations until the delimitation of continental shelf issue was resolved. However the beginning of the events which escalated rapidly and brought the two countries to brink of war around February-March 1987 sourced from Greek side’s declaration stating that Greece no more recognised the Bern Agreement and would start exploring and drilling operations in northern Aegean. In addition to this, declaration of the international oil company working in the vicinity of Thasos stating that they would start drilling for the oil reserve they found 10 miles east off the island on 28 March 1987 speeded up the escalation. Greek government’ proposing a bill to the parliament aiming to nationalise the oil company further escalated the situation.
In response to the Greek violation of Bern Agreement, on 26 March Turkish government decided to conduct oil explorations in the disputed areas of the Aegean Sea and granted Turkish Oil Company (TPAO) new concessions. On 27 March government spokesperson declared the decision and Turkish survey ship MTA Sismik-I anchored in Çanakkale. The same day late evening, Turkish Prime Minister Özal made a statement to BBC-2 television emphasising that if Greece would not enter the disputed waters so would not MTA Sismik-I. This statement helped to lower the already high tension between the parties. However the armed forces of both sides sustained their high alert status as the crisis was at its peak on 27-28 March.
On 28 March at 05.00 MTA Sismik-I left Çanakkale to sail in Turkish territorial waters in Aegean under Turkish fighters’ surveillance.
Third party involvement helped the crisis to deescalate. Diplomatic attempts of American Ambassador and Secretary General of NATO together with Prime Minister Özal’s statements played a great role in the termination of crisis status. Greece informed Turkey first through third parties then through diplomatic channels that Greece suspended her plan on exploring and drilling in the disputed waters which led the relations to ease off and continue.
1987 KITA SAHANLIĞI KRİZİ
Genel
Türkiye ve Yunanistan’ın ilişkilerinde, Ege Denizi’ne yönelik yapılan her türlü tek taraflı girişim yeni bir krize neden olmuştur. 1987 Kıta sahanlığı krizine[1] neden olan olaylar aslında Ege Denizi’nde yaşanan benzer tırmanmanın bir devamı niteliğindedir. Konu ilk kez Türkiye’nin 1973 yılında Ege’de Türk Karasuları dışında ve kıta sahanlığında bulunan alanlarda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) petrol arama ruhsatı vermesiyle gündeme gelmiştir. Uyuşmazlık düzeyinde başlayan olaylar gelişerek, Türk araştırma gemisi MTA Sismik-I’ in 6 Ağustos1976 tarihinde Ege’de araştırmaya başlaması sonrasında, kısa sürede tırmanmış ve iki ülke arasında bir krize neden olmuştur. Bu durum karşısında Yunanistan bir yandan Türkiye’yi protesto etmiş bir yandan da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı (UAD)’na başvuruda bulunarak Türkiye’yi şikâyet etmiştir. Tırmanmaya koşut olarak her iki ülkenin de silahlı kuvvetlerini alarma geçirmesi ulusal kamuoylarında olası bir Türk-Yunan savaşı endişesi yaratmıştır. BM Güvenlik Konseyi, Türkiye ve Yunanistan’ı aralarındaki uyuşmazlığı BM ilkelerine uygun yöntemleri dikkate alarak, doğrudan görüşmelerle çözümlendirmeleri tavsiyesinde bulunmuş, iki ülke arasındaki görüşmeler süreci kolaylaştırmak amacıyla, mevcut gerginliğin azaltılması yönünde tarafların ellerinden gelen bütün çabayı göstermesini istemiştir. UAD araştırma işlemlerinin tarafların haiz olmadıkları hakların doğumuna veya haiz oldukları hakların yitimine yol açmayacağını belirttikten sonra dava konusu olan haklara giderilmesi imkânsız bir zararın verilmesi tehlikesinin bulunmadığına karar vermiştir. Ekim 1976’da New York'ta bir araya gelen iki ülke dışişleri bakanları Kasım ayında Bern'de toplantı yapılmasına karar vermişlerdir. 2-10 Kasım 1976 da yapılan Bern görüşmeleri sonrasında ortaklaşa yayınlanan Bern Deklarasyonu ile taraflar kıta sahanlığının sınırlandırılmasıyla ilgili görüşmeler sonuçlandırıncaya kadar karşılıklı olarak tırmandırıcı eylemlerden kaçınmayı ve tek taraflı deklarasyonlarda bulunmamayı kararlaştırmışladır.
1987 yılına gelindiğinde, aradan geçen 11 yıl boyunca kıta sahanlığı konusunda karşılıklı görüşme yapılmamıştı ve Bern Deklarasyonu ile oluşturulan statü korunmaktaydı.
Krize neden olan tırmanmanın son evresinin yaşandığı 1987 yılı Mart ayı öncesinde yaşanan gelişmeler, özet olarak tarihsel akışıyla aşağıdaki tabloda verilmiştir.
{tabulizer:include style[gr.alterora.elemental_2_grey.css] responsive[1] id[tab_Bqa7MROYVz]}
| OLAYLAR/ GELİŞMELER[2] | DÖNEM | NOTLAR |
| Türkiye tarafından 73-74 yıllarında TPAO’ya 30 civarında petrol arama ruhsatı verilmiştir.[3] | 1973 | |
| 1974 | Kıbrıs Krizi | |
| Şubat 1974 - Ağustos 1976 | 1975 | Mayıs 1975 Roma görüşmeleri |
| Çandarlı, MTA Sismik 1gemilerinin Ege’ye açılmaları. (21 adet nota teatisi.) | 1976 | * 13 Temmuz 1976 MTA Sismik1’in Ege’ye askeri koruma ile açılması, gerginliğin tırmanması. |
| * 10 Ağustos 1976 Yunanistan’ın tek taraflı UAD’na başvurması | ||
| * 11 Eylül 1976 UAD’nın geçici önlem alınmasına gerek olmadığı kararını açıklaması | ||
| * 11 Kasım 1976 Bern Mutabakatı - Ege kıta sahanlığında taraflar karşılıklı olarak sismik araştırma ve petrol işletme faaliyetlerinden kaçınacaktır | ||
| 1978 | 19 Aralık 1978 UAD’nın Yunanistan’ın başvurusuna ilişkin olarak, Kıta sahanlığının belirlenmesi konusunda yetkisizlik kararı vermesi | |
| Diyalog çabaları | 1980 | |
| * Yunanistan başbakanı Papandreu’nun 1976 Bern Mutabakatı hükümleriyle bağlı olmadıklarını açıklaması. Taşoz adasının 10 mil doğusunda petrol araştırması için hukuki süreci başlatması. | 1985-86 | Yunanistan Başbakanı Papandreu, 1985 yılı yaz başında yapılan seçileri kazandıktan sonra Ege sorunlarına ilişkin söylemlerinde tek taraflı yaklaşımlar sergilemeye başlamış, iyi bir ilişkinin ancak Türkiye’nin, Yunanistan’ın Ege’deki haklarını kabul etmesiyle mümkün olacağını söylemiştir. Ayrıca, Bern Deklarasyonun tek taraflı olarak sona erdireceğini dile getirmiştir.[4] |
Yukarıda da belirtildiği üzere, 1987 yılında yaşanan kıta sahanlığı krizi, Ege Denizi’nde 1976 yılında yaşanan uyuşmazlığın devamı niteliğindedir. Zaman düzleminde aynı konunun benzer şekilde gündeme taşınması, gerginliğin süratle tırmanması ve nihayetinde başladığı noktaya gerilemesi yönleriyle tekrarlayan bir kriz niteliğindedir. Kriz, tetiklenmesi ve sonlandırılması dâhil toplam 29 gün sürmüştür. Kriz, Türkiye’de I. Özal hükümeti Yunanistan’da ise II. Papandreu hükümetlerinin görev yaptığı dönemde ortaya çıkmış ve sonlandırılmıştır.
Tırmanma-Kriz sürecinin analizi
Süreç analizinde; krizin yönetilmesinde rol alan karar alıcılar başta olmak üzere, uyuşmazlık ile başlayıp zaman içinde krize kadar tırmanan olayların karşılıklı hamleleri içerecek şekilde kronolojisi, krizin sonlandırılmasında etkin olan üçüncü taraf aktörler, krizin oluşturduğu tehdit algısı dahil değişik parametrelere göre sınıflandırılması, tarafların kriz yönetim stratejileri ve yöntemleri ve nihayetinde krizin sonlandırılmasıyla oluşan yeni durumun incelenmesi yapılacaktır.
Karar alıcılar
İlk kez 1976 yılında ortaya çıkan ve Bern Anlaşmasıyla donduran uyuşmazlığın tekrarı olan bu krizin ve kriz yönetim sürecinde yaşanan olayların ve karar alma süreçlerinin analizi yapıldığında, tarafların karar alıcıları kadar, müdahil olan üçüncü aktörlerin de önemli rol oynadıkları görülmektedir. 29 gün süren tırmanma ve kriz süresince Türkiye’de I. Özal hükümeti, Yunanistan’da ise II. Papandreu hükümetleri görev başındadır.
Burada Türkiye açısından karar almaya yönelik özel durumları belirtmek yerinde olacaktır. Birinci olarak, tüm tırmanma ve kriz süresince Başbakan Özal’ın karar sağlık sorunu nedeniyle yurt dışında bulunuyor olmasıdır. Özal, gelişmeler hakkında sürekli bilgilendirilmiş, krizin sonlandırılmasında temel rollerden birini oynayan BBC’ye yaptığı açıklama hariç, kriz yönetimine doğrudan müdahil olmamış, gerekli tüm adımlar ve hazırlıklar vekâleten ülke içinden yönetilmiştir. İkinci husus Özal’ın 1987 Nisan ayı içinde AET’ye tam üyelik başvurusunda bulunmayı planlıyor olması ve olası Yunan vetosunu engellemeye çalışıyor olmasıdır. Bir diğer konu ise, Türkiye’de 1987 yılı Kasım ayı içinde genel seçimlerin yapılacak olması ve Özal’ın bu seçimlerde kamuoyu karşına güçlü bir şekilde çıkmayı hedefliyor olmasıdır. Dördüncü konu, Karar mekanizması içinde başbakana vekalet eden Kaya Erdem’in TPAO’ya petrol ruhsatlarının verilmesinin kararlaştırıldığı toplantıya katıldıktan sonra krizin zirveye ulaştığı 27-28 Mart günlerinde Ankara dışında bulunmasıdır. Hazırlıklar ve krize ilişkin askeri kararlarda hükümet sözcüsü Hasan Celal Güzel Milli Güvenlik Kurulu ve askeri bürokrasi ile uyum içinde çalışarak krizi yönetmeye çalışmıştır. Kriz dönemine bakıldığında Türkiye’de karar mekanizmasında görev yapan siyasi sorumlular ile askeri ve sivil bürokrasi aşağıdaki gibidir:
|
Hükümet : |
Askeri –Sivil Bürokrasi |
|
(Cumhurbaşkanı : Kenan Evren) Başbakan : Turgut Özal Hükümet Şekli: Çoğunluk İktidar Partisi: Anavatan Partisi (ANAP) Başlangıç : 13 Aralık 1983 Bitiş : 21 Aralık 1987 Başbakan Yardımcısı: Kaya Erdem Dışişleri Bakanı: Vahit M. Halefoğlu Savunma Bakanı : Zeki Yavuztürk Hükümet Sözcüsü: Hasan Celal Güzel |
Genkur Bşk.: M. Necdet Üruğ Kara Kuvvetleri Komutanı: Necdet Öztorun Deniz Kuvvetleri Komutanı: Emin Göksan Hava Kuvvetleri Komutanı: Cemil Çuha DIB müsteşarı: Nuzhet Kandemir Atina Büyükelçisi: Nazmi Akıman |
Kriz, konuya ilişkin uyuşmazlığın ilk kez ortaya çıkmasından ve 1976 Bern Anlaşmasıyla dondurulmasından 11 yıl sonra tekrar ve daha kritik bir boyutta gündeme gelmiştir. Türkiye’de Bern Anlaşması döneminden sonra üç farklı hükümet görev yapmış, bir askeri darbe olmuş ve tekrar demokrasiye dönülmüştür. I.Özal hükümeti askeri yönetim sonrası 1983 yılında seçimi kazanarak yönetime gelen ilk hükümettir. 1987 krizine gelindiğinde, sürmekte olan siyasi yasaklar nedeniyle, 11 yıl önceki kilit siyasi karar alıcıların ne kendileri ne de partileri aktif olarak sürecin içinde değildiler. Bununla birlikte, bu kriz yönetim süreci içinde, karara esas oluşturan temel argümanların aynen 1976 krizindeki gibi devam ettirilmesi, devletin hafızası ve karar alma mekanizmasının işleyişinin tutarlılığını göstermek açısından önemlidir. Bu tutarlılığın başka bir göstergesi ise TPAO’ya petrol arama ruhsat bölgeleri ve bunların Ege Denizi’ndeki yayılmasıdır. Bu mukayese için TPAO’ya 1976 yılında verilen arama ruhsatları ile 1987 verilen ruhsatları karşılaştırmalı olarak gösteren haritalar Şekil-I’de verilmiştir.[5]

Yunanistan tarafında ise Başbakan Papandreu 1985 yılındaki seçimler ardından ikinci bir dönem iktidardaydı. Bu dönemin başından itibaren Türkiye karşıtı bir politika izleyen II. Papandreu hükümetinde Dışişleri Bakanı olarak Karalos Papulyas, Savunma Bakanı olarak Yannis Haralambopulos görev yapmaktaydı. Kriz süresince Yunanistan dışişleri bakanlığı müsteşarı Yannis Kapsis, Ankara büyükelçisi ise Sotirios Konstantopoulas’dı. Kriz boyunca Yunan tarafının en etkin aktörü başbakan Andreas Papandreu oldu. Diplomatik çabalar dikkate alındığında ise Yunan dışişleri bakanlığı müsteşarı Kapsis ve Ankara Büyükelçisi Konstantopoulas iki taraf arasındaki iletişimi sağlayan isimler olmuştur.
Şekil-I
1974-76 ve 1987 yıllarında TPAO’ya verilen arama ruhsatları mukayesesi
Olayların kronolojisi ve karşılıklı hamlelerTürkiye karar alma mekanizmasının bu dönemdeki özel durumunu tespit etmek yerinde olacaktır. Öncelikle, başbakan Özal sürecin tümünde yurt dışındadır ve başbakanlığa Kaya Erdem vekâlet etmektedir. Başbakan vekili 26 Mart günü yapılan milli güvenlik kurulu toplantısına katıldıktan sonra başkentten İstanbul’a hareket etmiştir. Krizin tepe noktasında alınan kararlar ve yapılan açıklamalarda çoğunlukla devlet bakanı ve hükümet sözcüsü Hasan Celal Güzel rol almıştır. Diplomatik süreç açısından Dışişleri Bakanı Vahit M. Halefoğlu’da sürece etkin olarak katılan siyasetçi olmuştur. Nihai karar ve stratejiyi Yurtdışından Türkiye’ye dönmekte olan başbakan Özal, İngiltere’de bulunduğu sırada, 27 Mart gecesi BBC televizyonuna verdiği demeç ile şekillendirmiştir. Kriz sürecinin yönetimine ilişkin tüm çaba ve çalışmalar askeri ve sivil bürokrasinin uyumlu işbirliği ile desteklenmiştir. Askeri hareketliliği sağlamanın yanı sıra, Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği kararlılık mesajı içeren bir basın toplantısı düzenleyerek, alınan siyasi kararları destekleyecek nitelikte açıklamalar yapmıştır.[6] Türkiye Atina Büyükelçisi Nazmi Akıman sürecin en başından sonuna kadar diplomatik iletişimi sürdürmüş, taraflar arasında yapılan sözlü tepkilerin yanlış anlamalara neden olabilecek yorumlara neden olmasını engellemiştir. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nüzhet Kandemir, Anakara’da bulunan NATO ülkeleri büyükelçilerine toplantı düzenleyerek Türkiye’nin Ege’deki hakları ve kararlı tutumu hakkında bilgi vermiştir.[7] Milli Savunma Bakanı Zeki Yavuztürk yaptığı açıklamalarla bir yandan barışçıl çözümü çıkar yol olarak gösterirken öte yandan MTA Sismik-I’e yapılacak bir müdahaleye anında cevap verileceğini belirterek Türkiye’nin kararlılığını vurgulamıştı.[8] Özetle, Türkiye’de gerek siyasi karar alıcılar ve askeri-sivil bürokrasi, gerekse başbakan Özal sorunun çözümüne ve krizin sonlandırılmasına ilişkin dış politika davranışında tutarlı ve bütüncül bir yaklaşım göstermiştir.
Yunanistan tarafının Bern Deklarasyonu'nun geçersiz olduğu yönündeki açıklamaları tırmanma evresinin başlangıcını oluşturmuştur. Türkiye, öncelikle Yunan tarafının Bern Anlaşması karşınındaki tutumunu resmen açıklığa kavuşturmasını Atina Büyükelçiliği vasıtasıyla talep etmiştir. Bu girişime paralel olarak Türkiye’nin Ege’deki hak ve çıkarlarından vazgeçmesinin hiçbir zaman söz konusu olmayacağı, Türkiye’nin çıkarlarını korumak konusundaki kararlılığının Yunan hükümetince yeterince bilineceğinin ümit edildiği açıklanmıştır.[9] Kıta sahanlığı konusundaki sorunların başlangıcını 1973 yılına kadar götüren Yunanlı yazarlar da vardır. Bu görüşe göre modern Ege sorunlarını, Türkiye’nin 1973 yılından itibaren Yunan Adalarının Türk kıta sahanlığı üzerinde bulunduğu ve bu nedenle ayrı bir kıta sahanlığına sahip olmalarının mümkün olamayacağı fikrini savunması başlatmıştır. Yine bu görüşe göre, aynı yıl Taşoz Adasında petrol bulunmasıyla, Türkiye TPAO’na Ege’de Yunan adalarını çevreleyecek şekilde geniş alanlarda arama ruhsatları vermiştir.[10] Krize neden olan “petrol araştırmaları yapmak” veya “sondaja başlamak” eylemlerinin birbiriyle yakından ilişkili olması yanında,1987 krizi ile ilk defa gündeme gelmediği de bir gerçektir. Önemli olan, araştırma ya da sondaj izni vermeyi içeren bu eylemlerin, eyleme girişen taraf lehine bir hak doğurup doğurmadığı, bunun ötesinde, diğer tarafça kabul edilip edilmediğidir. Türkiye ile Yunanistan arasında çıkan gerginlik karşılıklı tepkiler ve açıklamalarla tırmanmış ve kriz seviyesine kadar yükselmiştir. Tırmanmaya ilişkin gelişmeler özet olarak şöyledir:[11]
24 Şubat 1987: Yunanistan’ın petrol arama ruhsatı verdiği uluslararası şirketler konsorsiyumu Taşoz adasının 10 mil açığında bir petrol rezervi bulduğunu açıklaması ve 28 Mart’ta petrol arama ve sondaj çalışmalarına başlayacağını açıklaması.
27 Şubat 1987: Yunan Hükümeti’nin şirketi devletleştirmek için parlamentoya yasa sunması. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Kapsis’in Türkiye Atina Büyükelçisi N. Akıman’la yaptığı görüşmede Bern Anlaşmasını tanımadıklarını ve Ege’de petrol araması yapabileceklerini bildirmesi.[12] Türkiye’nin Yunanistan’dan 1976 Bern Anlaşması’na uymasını istemesi ve Yunanistan’ın Bern’i tanımadığını açıklaması.
19 Mart 1987: Piri Reis Araştırma Gemisinin Kuzey Ege’de araştırmalara[13] başlaması Yunan savaş gemileri tarafından takibe alınması ve Yunan Jetleri tarafından taciz edilmesi. Yunanistan Ankara Büyükelçisi Konstantopulas’ın Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak, taciz hareketlerine son verilmesinin istenmesi.
25 Mart 1987: Milli Güvenlik Kurulunun, Cumhurbaşkanı Kenan Evren başkanlığında toplanarak Yunanistan’ın Bern Anlaşması'nı ihlal etmesi karşısında, Türkiye’nin de Ege’de ihtilaflı sularda petrol araması kararının alınması ve hükümete bu konuda tavsiyede bulunulması. Aynı gün Bakanlar Kurulu Başbakan Vekili Kaya Erdem başkanlığında toplanarak Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’na petrol arama izni verilmesini kararlaştırması.
26 Mart 1987: TPAO’na petrol arama izni verildiğine ilişkin Bakanlar Kurulu kararının Resmi Gazetede yayınlanması.[14] Aynı gün hükümet sözcüsü Hasan Celal Güzel’in bir basın toplantısı düzenleyerek, hükümetin Ege’de uluslararası[15] sularda petrol arama kararı aldığını açıklaması. MTA Sismik-I’in Çanakkale’ye demirlemesi
27 Mart 1987:
11.00Genelkurmay Genel Sekreterinin bir basın toplantısı düzenleyerek MTA Sismik-I’in 28 Mart günü sabah erken saatlerde Ege’nin uluslararası sularında bulunacağını, ona yapılacak bir müdahalenin savaş nedeni sayılacağını bildirmesi.[16]
17.00 Aynı gün Papandreu’nun Ege’nin kıta sahanlığının %95’inin Yunanistan’a ait olduğunu, Sismik-I’in bu sularda araştırma yapmasına engel olunacağını bildirmesi.
17.30 Akşam saatlerinde (Amerika saati ile sabah saatlerinde) Türkiye ve Yunanistan Washington büyükelçilerinin ABD Dışişleri Bakanlığı’na davet edilerek her iki tarafa da soğukkanlı davranmalarının ve gerginliği tırmandıracak hareketlerden kaçınmalarının tavsiye edilmesi. Türk tarafına ayrıca, Yunanistan’ın ihtilaflı sularda sondaj yapmayacağının bildirilmesi.
16.00 NATO Genel Sekreteri Lord Carrington’un Daimi Delegeler Komitesini toplantıya çağırması, iki ülke temsilcilerinin görüşlerini açıklaması. Toplantı sonrasında bir bildiri yayınlayarak, tarafları derhal müzakereye çağırması ve tarafların istemesi durumunda üzerine düşeni yapacağını belirtmesi.
20.00 Londra’da bulunan Başbakan Turgut Özal’ın Yunanistan’ın ihtilaflı sulara açılmayacağı konusunda ABD ve Almanların Ankara’ya bilgi verdiğinin iletilmesi.
23.00 Başbakan Özal’ın BBC’ye yaptığı açıklamada, Yunanistan’ın ihtilaflı sulara çıkmadığı sürece MTA Sismik-I’in de Türk karasularında kalacağını açıklaması ve tansiyonun düşmeye başlaması.
28 Mart 1987:
02.30 ABD Ankara Büyükelçisi Robert Strautz Hupe’un Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nüzhet Kandemir ile görüşerek, Yunan Hükümeti’nin ihtilaflı sularda sondaja başlamayacağını bildirmesi. Ankara’ya soğukkanlı hareket etme çağrısı yapan Hupe’un, istenirse Lord Carrington’un da dostane girişimlerde bulunabileceğini bildirmesi.
05.00 MTA Sismik-I’in Çanakkale Limanı’ndan ayrılarak Türk karasularında seyretmeye başlaması, eş zamanlı olarak Türk uçaklarının Ege’de gözetim uçuşlarına başlaması.
11.00 ABD Büyükelçisi Robert Strausz Hupe ‘un Dışişleri Bakanı Halefoğlu’nu ziyareti, Halefoğlu’nun Yunanistan’ın Bern Anlaşmasının geçerli olduğunu teyit etmesini istemesi.
ABD Büyükelçisi ve NATO Genel Sekreterinin diplomatik girişimleri ve Başbakan Özal’ın açıklamalarıyla kriz kontrol altına alınmıştır. Yunanistan tarafının tartışmalı sularda petrol aramaktan vazgeçtiğini diplomatik yollardan Türkiye’ye bildirmesi ve Kuzey Ege Petrol Şirketi’nin 28 Mart tarihine kadar Taşoz Adası doğusunda petrol çıkarmaya başlayacağına ilişkin planlarını askıya aldığını açıklaması yumuşamanın devamını sağlamıştır.[17] Böylelikle Ege’de bunalım atlatılmıştı ancak taraflar görüşlerini sürdürüyorlardı. Diyalog eksikliğinin giderilmesi konusunda yapılan baskılar sonucunda 6 Nisan tarihinde bir açıklama yapan Papanderu Özal’la bir zirve yapmaya hazır olduğunu bildirdi ancak hemen ardından kıta sahanlığı sorununda Uluslararası Adalet Divanına gitme konusunda anlaşmaya varılması koşulunu öne sürdü. 8 Nisanda verilen cevapta Türkiye’nin tutumunda da bir değişiklik olmadığı ortaya çıktı. Kıta sahanlığını çözmenin yolu divana gitmek değil, ikili görüşmeler yapmaktı.
Krizin sonrasında, bunalım sonrası bir diyalog sürecinin başlatmaya yönelik Türk –Yunan ilişkileri geleneksel kalıbı[18] yine işledi ve Kasım 1987’de seçimleri kazanan Özal’a bir kutlama mesajı gönderen Papandreu, Davos görüşmelerine giden süreçte gündemsiz görüşmeye hazır olduğunu bildirdi.
Krizin Özellikleri
1987 Kıta sahanlığı krizi, tırmanma evresinden itibaren Soğuk Savaş koşullarının devam ettiği iki kutuplu ortamda gelişmiştir. Uluslararası sisteme hâkim olan Soğuk Savaşa ilave olarak bölgesel çatışmalar da gündemi ve ilişkileri etkilemiştir. Türkiye’de başbakan Özal sağlık sorunları nedeniyle bir süredir yurt dışında bulunmaktaydı. Hükümet bir yandan AET’ye tam üyelik başvurusu yapmaya hazırlanırken öte yandan Kasım ayı içinde yapılacak genel seçimleri dikkate almak zorundaydı.
1987 Şubat ayından itibaren tırmanarak iki ülkeyi savaşın eşiğine getiren olayların başlangıç noktası Yunan tarafının Bern Anlaşmasını tanımadığını ve Kuzey Ege’de petrol arama ve sondaj çalışmalarına başlayacağını açıklamasıdır. Bu anlamda çatışmanın ve dolayısıyla krizin tetikleyicisinin doğrudan Yunanistan olduğunu belirtmek mümkündür. 1976 yılında bir statüye bağlanarak dondurulan kıta sahanlığı sorunu, Yunanistan’ın tek taraflı aldığı bir kararla yeniden gündeme taşınmış ve tırmanarak yeni bir kriz doğmasına neden olmuştur. Bu yönüyle kendine ekonomik kazanımlar sağlamaya çalışan Yunanistan tarafından kurgulandığı söylenebilir. Zaten var olan uyuşmazlık içinde, çözüm getirilmemiş konuda tırmanmış olması açısından da uyuşmazlık içinde tekrarlayan, iki taraflı bir kriz olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim 1976 yılında çözüme bağlanmadan dondurulan kriz, 1987 yılında yine çözüme bağlanmadan sonlandırılmıştır, fakat uyuşmazlık halen devam etmektedir.
Kriz ihtilaflı alanlarda petrol aramayı ve sondaj yapmayı hedef alan faaliyetleri içermesi yönünden hem ekonomik, hem siyasi hem de münhasır egemenlik temelleri olan bir krizdir. Taraflardan birinin diğeriyle anlaşmadan veya onayını almadan uygulamalarını tek taraflı yürürlüğe koyması- sondaj yapması- diğer taraf için ekonomik olduğu kadar siyasi kayıpları da beraberinde getirebilecektir. Kriz tetikleyicisinin niteliğinin siyasi ve ekonomik olmasının yanı sıra, başlangıç noktasına bakıldığında, tetikleyici olayın aslında Yunanistan’ın var olan bir anlaşmayı ihlal etmesinden yani Bern Anlaşmasını tanımadığını açıklamasından kaynaklandığını görürüz. Bu açıklama üzerinden Yunanistan, kıta sahanlığına ilişkin statü belirsizliğinden, daha doğrusu, bu belirsizliği bir statüye bağlayan Bern Anlaşması hilafında fiili durum yaratarak faydalanmaya çalışmıştır.
Yunanistan’da 1981 yılında iktidara gelen Papandreu Türkiye ile ilişkilerde diyaloga karşı çıkan bir karar alıcı profili çizmiş ve Türkiye ile ilişkileri geliştirme ve diyalog çağrılarına kimi önkoşullar sürerek engellemiştir.[19] 1985 seçimlerinden de galip çıkan Papandreu bu tutumunda bir değişikliğe gitmemiş aksine Türkiye’ye karşı daha dayatmacı denilebilecek bir dış politika izlemeye devam etmiştir. Daha 1985 yılında yaptığı konuşmalarda Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesini Yunanistan’ın Ege’deki hak iddialarının Türkiye tarafından kabulüne bağlayan açıklamalar yapmaktaydı.[20] Gerginlik bu yıllar içinde tırmanmış 1987 Mart ayında nabızlar iyice yükselerek 27 -28 Mart günlerinde kriz tepe noktasına ulaşmıştır. Bu açıdan 1987 kıta sahanlığı krizi ani ve beklenmedik olmaktan çok uzaktır. Bu kriz, süregelen uyuşmazlık içinde tekrarlanan ve zaman içinde gelişen bir kriz özelliği taşımaktadır.
Türkiye, tırmanmaya yol açan Yunanistan açıklamalarına ilk tepkisini hem diplomatik yollardan hem de medya üzerinden yapılan açıklamalarla sözlü, diplomatik ve siyasi olarak gerçekleştirmiştir. Karşılıklı açıklamalara ilave olarak, askeri hareketlilik ve kuvvet gösterisi ve hatta askeri taciz hareketleriyle tırmanan olaylar bir savaş olasılığının doğduğu kriz aşamasına kadar yükselmiştir.
Yunanistan’ın gerginliğin en başından itibaren, kriz yönetim stratejisi olarak oldu bitti (fait accompli) stratejisini benimsediği söylenebilir. Bu stratejisini fiili durum yaratarak gerginliği tırmandırma, (brinkmanship) ve şiddet içermeyen askeri hamleleri de içeren kriz yönetim tekniği ile desteklemeye çalışmıştır. Nitekim Ege’de seyreden Türk araştırma gemisini savaş uçaklarıyla taciz etmiş ve bunu bir güç gösterisi olarak kullanmayı seçmiştir. Buna karşın Türkiye, savunmacı bir kriz yönetim stratejisi olan zorlayıcı diplomasiyi uygulamıştır. Bu kriz Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi Kıta sahanlığına ilişkin yaşanan ilk kriz değildir. Bu krizin diğerinden temel farkını, Yunanistan’ın petrol aramaya yönelik önceki söylemlerini bu kez eyleme dönüştüreceğini açıklaması oluşturmaktadır. Önceki krizde tarafların sismik araştırma/petrol arama merkezli olarak verdikleri izinler karşılıklı hamleler olarak gelişmiş ancak “sondaj yapma” eylemine dönüşmemiştir. Kriz Yunanistan’ın Bern Anlaşmasının geçerliliğini yitirdiğini öne sürmesi ve kıta sahanlığı konusundaki görüşlerinde bir değişiklik olmadığı, kendi kıta sahanlığı üzerinde arama ve sondaj faaliyetlerine kendisinin karar vereceğini açıklamasıyla tırmanmaya başlamış ve 28 Mart günü bu söyleminden attığı geri adımla sona ermiştir. Türkiye krizin başlangıcından itibaren Yunanistan’ın uluslararası sularda giriştiği petrol arama ve sondaj faaliyetlerinden vazgeçmesi konusunda kararlı bir tavır sergilemiş, bunu gerek verdiği notalarda ve BM Genel Sekreteri'ne gönderdiği mektupta, gerekse yaptığı açıklamalarda dile getirmiştir. Türkiye amacınıYunanistan’ın 1976 Bern Anlaşmasına uymasını sağlamak olarak belirlemiştir. Türkiye’nin amacının en net olarak belirtildiği anı ise, Başbakan Özal’ın BBC2 ve ABC televizyonlarına yaptığı açıklamalar oluşturmuştur. Yunanistan’ın tartışmalı sularda arama yapmaya niyetlendiği, bu durumda Türkiye’nin de uluslararası sularda araştırma yapacağı, Yunanistan’ın bu sularda Türk gemilerine yönelik hareketlerinin savaş nedeni olacağının açıklanması, aslında amacın Yunanistan’ın kendi karasuları dışında arama ve sondaj faaliyetlerinde bulunmaması, yani 1976 Bern Anlaşmasına uyulması isteminden başka bir şey değildir. Türkiye tarafından 26 Mart 1987 tarihinde TPOA’ya arama ruhsatlarının verilmesi sonrasında, Yunanistan’ın Türk petrol arama gemisinin araştırma yapmasının engelleneceği ve “sözle değil fiille” karşılık verileceği söylemi ile, Papandreu’nun 24 Mart 1987’deki “…egemenlik haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz, gerekirse bunun için savaşırız”[21] açıklamaları sonradan desteklenmemiş, Türk tarafının istemi kabul edilmiştir.
Türkiye, Yunanistan’ın tek taraflı girişimlerini ilan eden açıklamaları karşısında, adımlarını dikkatle atmayı seçmiş, uluslararası hukuk kuralları, anlaşmalar ve BM kararlarını esas alarak pozisyonunu kuvvetlendirmiştir. Buna paralel olarak petrol ruhsatlarını vermiş, araştırma gemilerinin Ege’ye açılacağını ve gemilerin Silahlı Kuvvetler tarafından korunacağını açıklarken aslında Yunan tarafına zımni bir ultimatom vermiştir. Böylelikle inandırıcılık ve kararlılığını en üst seviyede ifade ederken, Yunanistan’ın rasyonel düşünme ve karar vermesi konusunda kendi zaman sınırlamasıyla baş başa bırakmıştır. Ege kıta sahanlığı sorunu, karşılıklı görüşmelerle, iki tarafı da memnun eden bir sonuca henüz ulaştırılamamıştır. Bu nedenle, 1987 kıta sahanlığı krizi süresince Türkiye’nin yürüttüğü zorlayıcı diplomasinin başarısını ölçmek ancak krizi yönetmedeki başarı açısından mümkün olabilir.
Türkiye krizin belirmesini takip eden süreçte, zorlayıcı diplomasini stratejisinin temel noktaları olan; hedefini belirleme, amacını açık bir biçimde karşı tarafa iletme, politikasını destekleyecek ulusal ve uluslararası adımları atma, uluslararası hukuk sınırlarında kalarak, kuvvet kullanma tehdidinde bulunma faktörlerini etkin bir biçimde kullanmıştır. Yunanistan’ın tek taraflı uygulamalarını durdurmak, onu geri adım atmaya ve görüşmeler yapmaya zorlamak açısından, başarılı bir zorlayıcı diplomasi örneği sergilemiştir. Türkiye bu stratejisini sürekli olarak müzakereye davet ve üçüncü aktör desteğini sağlayacak girişimlerle desteklemiştir. Kriz sürecine dahil olan üçüncü aktörler ABD ve NATO olmuştur. Türkiye kriz süresince uluslararası destek sağlamak konusunda akılcı bir politika izlemiştir. 23 Mart 1987 günü BM Genel Sekreterine iletilen mektupla hem 1976 Bern Anlaşması'na hem de BM Güvenlik Konseyi'nin 395 sayılı kararına atıfta bulunarak, argümanlarını kabul edilmiş hukuksal belgelere dayandırmıştır. Böylelikle ABD ve NATO’nun yürüttüğü arabuluculuk faaliyetlerinde söylemin şekillendirileceği ortak yasal zemin oluşturulmuştur. Kriz süresince uluslararası desteğin Türkiye yanlısı olarak belirdiğini gösteren özel emareler yoktur. Ancak Türkiye’nin argümanlarını uluslararası kabul gören karar ve anlaşmalarla desteklemesi argümanlarının uluslararası aktörler tarafından kabul görmesi ve desteklenmesi sonucunu doğurmuştur.
Kriz süresince her iki taraf açısından da askeri anlamda şiddet içeren herhangi bir girişim olmamıştır. Yani taraflar silahlı herhangi çatışmaya girmemiştir. Ancak krizin zirve yaptığı 27-28 Mart günlerinde her iki taraf silahlı kuvvetleri de alarm durumunda bulunmuş, savaş çıkması durumunda üstün pozisyon almaya yönelik askeri hareketlilik sergilenmiştir. Bununla birlikte kriz süresince şiddet seviyesi psikolojik baskı ve stres yaratma noktasından daha ileriye geçmemiştir. Her iki taraf kamuoyunda da sıcak bir çatışma ve savaş halinin belirme olasılığına karşı tedirginlik yaşanmıştır.
Kriz tarafların karşılıklı olarak yaptığı açıklamalarla sonlandırılmış, Yunanistan krize neden olan açıklamaları ve iddialarından vazgeçtiğini bildirmek zorunda kalmıştır. Bu anlamda varılan noktanın, üçüncü aktörlerin de etkisiyle zımni bir uzlaşı olduğu söylenebilir. Nitekim, krizin sonlanmasıyla Ege Denizi kıta sahanlığının sınırlandırılması konusunda hiçbir adım atılmazken, bu konuda soruna neden olabilecek başka bir eylem yapılmayacağı konusunda anlaşılmıştır. Bu durum aslında tam anlamıyla Bern Anlaşması’yla sağlanan statüye mutlak bir geri dönüşü gösterir. Kriz öncesiyle kriz sonrası arasında, tarafların ileri sürdüğü ne bir fazla ne de bir eksik iddia vardır.28 Mart günü iki ülkenin de tahrik gelmedikçe gemilerini karasuları dışına çıkarmayacaklarını açıklamasıyla,yani zımni bir uzlaşıyla belirlenen, hem taktik anlamda, ihtilaflı sulardaki tarafların davranışları, hem de dış politika davranışı açısından tam anlamıyla statüko ante’dir.
Sonuç
1987 kıta sahanlığı krizinde yaşananlar, aynı konuda 1976 yılında yaşanan kriz sonrasında yaşananlara benzer şekilde bir diyalog sürecinin başlamasına neden oldu. Kasım 1987’de yapılan genel seçimleri kazanarak yeniden iktidara gelen Özal’a bir kutlama mesajı gönderen Papandreu tutumunu değiştirerek Davos görüşmelerine katıldı. Böylelikle iki ülke arasında 1980’lerde kesintiye uğrayan görüşmeler sürecine yeniden başlanmış oldu. Bu gelişme Türk-Yunan sorunlarının ve bunlardan kaynaklanan krizlerin tamamen çözülemez nitelikte olmadığının önemli bir göstergesidir. İki ülke arasında yaşanan anlaşmazlıkların, Kıbrıs sorunundan itibaren iki taraf hükümetlerince de ulusal davalarda yumuşak davranıyor izlenimi vermemek merkezinde yönetildiği, ancak yine de çözümlerinin mümkün olduğu yönünde görüş de vardır. Bu görüşe göre, iki ülkenin kriz sırasında çatışmanın eşiğine gelmiş olması ve savunma harcamalarının yüksekliği, PASOK Lideri Papandreu’yu daha önceki Türkiye’yi saldırgan ve genişlemeci olarak tanıtan hükümet politikalarından önemli miktarda sapmaya ve 1988 yılında Özal ile Davos’ta buluşmaya ikna edebilmiştir.[22]
Alexis Heraclides, Taşoz Adası civarında halihazırda petrol sondajlarının yapılıyor olması ve bu işi yürüten petrol şirketinin açıklamaları nedeniyle, 1987 krizinin, 1976 krizinden de fazla olacak şekilde bir dizi yanlış anlamadan kaynaklandığını söylemektedir.[23] Heraclides bu krizin olumlu tarafını da, Davos görüşmelerini işaret ederek, (1976 yılında olduğu) gibi Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan kısa dönemli bir yumuşamanın katalizörü olarak gördüğünü belirtmektedir.[24]
KAYNAKÇA
Aksu, Fuat. Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2008
Aksu, Fuat. Türk Yunan İlişkileri, İlişkilerin Yönelimini Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme, Ankara: SAEMK Yayınları, 2001
Aydın, Mustafa. “Contemporary Turkish-Greek Relations: Constrains and Opportunities”, Turkish-Greek Relations, Newyork: Routledge, 2004
Bölükbaşı, Deniz. Dışişleri İskelesi, İstanbul: Doğan Kitap, 2011
Heraclides, Alexis.The Greek-Turkish Conflict in the Aegean, Imagined Enemies,Hampshire: Palgrave Macmillan, 2010.s. 120-124
Oran, Baskın. Türk Dış Politikası Cilt II, İstanbul 2001: İletişim Yayınları
Papadopoulos, Constantine A. “Economic Cooperation:, Guarantor of Detente or Hostage to Politics”, In the Long Shadow of Europe, Greeks and Turks in the Era of post Nationalism, Boston: Martinus Nijhof Publishers, 2009
01 Kasım 1973 tarihli Resmi Gazete
18 Temmuz 1974 tarihli Resmi Gazete
27 Mart 1987 tarihli Resmi Gazete
“İyi bir ilişki isteriz ama…” Cumhuriyet Gazetesi 07 Ekim 1985
“Ankara Bern için Papandreu’yu uyardı”, Cumhuriyet Gazetesi, 09 Ekim 1985
“Ege’de sinir savaşı” Milliyet Gazetesi 20 Mart 1987
“NATO Ülkeler Büyükelçileri Dışişlerine Çağrıldı” Milliyet Gazetesi 24 Mart 1987
“Atina’ya Ege’de Misilleme” Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1987
“Yunanistan’dan savaş tehdidi” Cumhuriyet Gazetesi 25 Mart 1987
“Gemilere saldırı savaş nedeni” Milliyet gazetesi 27 Mart 1987
“ Savaş değil diyalog”, Milliyet Gazetesi 28.Mart 1987
Yalçın, Nilüfer ve Batur,Nur. “Gün gün gelişmeler”, Milliyet Gazetesi, 29 Mart 1987
[1]Bu kriz, yayınlamış olduğu anı kitabında Deniz Bölükbaşı tarafından “Taşoz Krizi” olarak adlandırılmaktadır. Bunun nedenini, krizin tırmanmasına sebep olan olayın Yunanistan’ın Taşoz Adasının 10 mil doğusunda petrol arama faaliyetlerinde bulunacağını açıklaması olarak değerlendirmek mümkündür. Bkz. Deniz Bölükbaşı, Dışişleri İskelesi, İstanbul: Doğan Kitap, 2011, s,120
[2]Olaylara ilişkin özet tarihsel gelişmeler, Deniz Bölükbaşı, Dışişleri İskelesi, İstanbul: Doğan Kitap, 2011, s,120, Fuat Aksu, Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, İstanbul: Bağlam Yayınları,2008,s 154-166, Fuat Aksu, Türk Yunan İlişkileri, İlişkilerin Yönelimini Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme, Ankara: SAEMK Yayınları,2001, s.68-80’den derlenmiştir.
[3]1973 yılında verilen arama izinleri için bkz. 01 Kasım 1973 tarihli, 1974 yılında verilen izinler için bkz. 18 Temmuz 1974 tarihli Resmi Gazete
[4]Bkz. “İyi bir ilişki isteriz ama…” Cumhuriyet, 07 Ekim 1985
[5]Bkz. 27 Mart 1987 tarihli Resmi Gazete. Haritalar ilgili resmi gazetelerden alınmış, mukayese için yeniden boyutlandırılmış ve ruhsat sahalarını belirginleştirmek amacıyla renklendirilmiştir
[6]Bkz. “Gemilere saldırı savaş nedeni” Milliyet gazetesi 27 Mart 1987, s.6
[7]Bkz. “NATO Ülkeler Büyükelçileri Dışişlerine Çağrıldı” Milliyet Gazetesi 24 Mart 1987. Ayrıca bkz. “Atina’ya Ege’de Misilleme” Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1987
[8]Bkz “ Savaş değil diyalog”, Milliyet Gazetesi 28.Mart 1987, s.6
[9] Bkz. “Ankara Bern için Papandreu’yu uyardı”, Cumhuriyet Gazetesi, 09 Ekim 1985, S.8
[10]Constantine A. Papadopoulos, “Economic Cooperation:, Guarantor of Detente or Hostage to Politics”, In the Long Shadow of Europe, Greeks and Turks in the Era of post Nationalism, Boston: Martinus Nijhof Publishers, 2009, s. 303
[11]Özetin an hatları için bkz. Nilüfer Yalçın, Nur Batur,”Gün gün gelişmeler”, Milliyet Gazetesi, 29 Mart 1987, s.8
[12]Baskın Oran Türk Dış Politikası, Cilt II, İstanbul 2001: İletişim Yayınları, s.113
[13]Dokuz Eylül Üniversitesi’ne ait olan Piri Reis araştırma gemisinin, 19 Mart 1987 tarihinde Kuzey Ege’de Taşoz adasının yakınlarındaki uluslararası sularda Ege’de ölçme ve izleme projeleri kapsamında “su ölçümleri” ve “su hareketleri” ile “deniz kirlenmesi” konularında bilimsel çalışmalar yapacağı açıklanmıştır. Bkz. “Ege’de sinir savaşı” Milliyet Gazetesi 20 Mart 1987, s.7
[14]Kararla birlikte TPAO’nun petrol arayacağı dört bölge de bir harita ile birlikte yayınlanmıştır.
[15] Bu açıklamanın izah edilmesinde fayda vardır. Gerginliğin başından beri Yunanistan’ı Bern Anlaşmasına uymaya davet eden Türk tarafı, aslında kendi tezini destekler şekilde, kendi petrol arama faaliyetlerini ancak Yunan tarafının Bern’e aykırı davranması durumunda uluslararası sulara taşıyacağının bir ifadesidir. Nitekim krizin çözülmesine yol veren Türk tarafı davranışı da bunu desteklemektedir.
[16] Bkz. dipnot 10
[17]Aksu ,Türk Dış Politikasında… S. 153
[18]Oran, Türk Dış Politikası … s. 114
[19]Aksu, Türk Dış Politikasında… s. 183
[20]Bkz. “İyi bir ilişki isteriz ama…” Cumhuriyet Gazetesi 07 Ekim 1985
[21]Bkz. “Yunanistan’dan savaş tehdidi” Cumhuriyet Gazetesi 25 Mart 1987, s.13
[22]Mustafa Aydın, “Contemporary Turkish-Greek Relations: Constrains and Opportunities”,Turkish-Greek Relations, Newyork: Routledge, 2004, s. 31
[23]Heraclides bu fikri desteklemek üzere, kriz sürecinde yapılan açıklamalar ve özellikle Papandreou’nun dönemin Atina büyükelçisi Nazmi Akıman ile olan temaslarını detaylı olarak anlatmaktadır. Bkz. Alexis Heraclides, The Greek-Turkish Conflict in the Aegean, Imagined Enemies,Hampshire: Palgrave Macmillan, 2010.s. 120
[24]Heraclides, The Greek-Turkish Conflict …s. 122
- Görüntüleme: 1618
1988-1991 KUZEY IRAK SIĞINMACI KRİZİ
1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin bölgede izlediği politika bölgeden Batı’ya petrol akışını sağlama, İsrail’in güvenlik çıkarlarını koruma ve siyasi değişiklikleri engelleme yönünde olmuştur.[1] 1980’de Jimmy Carter’ın ABD’nin Körfez’deki çıkarlarını korumak için güç kullanımı dahil her türlü metodu kullanacağını açıklaması ABD’nin bölge politikasına ışık tutmaktadır.[2] Bu dönemde ABD, Sovyetlere karşı Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Türkiye arasında stratejik ortaklık oluşturmak istese de başarılı olamamıştır.[3]
Bölgesel dengeleri değiştiren gelişmelerden biri İran’daki İslam devrimi olmuştur. Amerika karşıtı bir dış politika izlemeye başlayan İran’ın İslami devrimi Körfez’e yayma siyaseti sadece Körfez ülkelerinde değil, çıkar ve güvenlik ekseninde İsrail ve ABD’de de kaygıya yol açmıştır. ABD geleneksel Ortadoğu politikası bölgede desteklemediği herhangi bir devletin bölgesel güç kazanmasını engellemeye çalışmıştır. İran Devrimi’ni tehdit olarak algılayan ABD, İran’ı çevreleme politikası izlemiş, 1980-88 İran-Irak savaşı sırasında Irak’ı desteklemiştir.[4] İran-Irak savaşı 1988’de sağlanan ateşkesle sonlanmış, savaşta taraflarda herhangi biri açık bir üstünlük sağlayamamıştır. 1985 sonrasında ise Irak savaş süresince ilgilenmediği iç işlerine daha fazla ilgi göstermeye başlamıştır. Bu bağlamda, savaş sırasında kendine sorun çıkartan Iraklı Kürtlere yönelik baskılarını arttırmıştır.
Irak 1990’da Kuveyt’i işgal ederek saldırgan dış politika eğilimini sürdürmüştür.[5] ABD, Irak’a müdahale ederek Irak’ın bölgesel güç olma politikasını önlemiştir. Ancak, Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu bölgesinde mevcut olan göreceli istikrar, Soğuk Savaş’ın bitimiyle yerini istikrarsızlığa bırakmıştır. Bölgede göç sorunları, mezhep çatışmaları, terörizm hakim olmuştur. Bu dönemde ABD’nin bölge politikası Körfez bölgesinin güvenliğini sağlama, kitle imha silahlarının yayılmasını önleme ve Arap-İsrail barışını tesis etme üzerine olmuştur.[6]
Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında iki kutuplu sistemin dağılma işaretleri verdiği görülmektedir. Sistem düzeyi açısından baskın aktörler ABD ve Sovyetler Birliği’dir. Soğuk Savaş dönemindeki bloklar arası meydan okumadan Batı güçlenerek çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise Batı kendini yeniden tanımlamaya başlamıştır. Avrupa, ABD’den uzaklaşmaya başlamış ve “Birleşik Avrupa” fikri yükselişe geçmiştir. Uluslararası sistemde yeni dünya düzeninin hangi esaslar üzerinde oluşacağına dair tartışmalar hakimken, ABD tek kutuplu bir dünya inşa etme politikası izledi. ABD’nin Körfez krizi ile birlikte Irak’a müdahale etmesi bu politikanın ilk basamağı olarak değerlendirilebilir.[7] Soğuk Savaş sonrasında süper güçlerin rekabetinden kaynaklanan güvenlik endişeleri yerini daha küçük devletlerin yaratmış olduğu güvenlik endişelerine bırakmıştır.[8] Diğer bir deyişle, Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran nükleer savaş tehdidi yerini Afrika, Balkan, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya gibi bölgelerde iç savaş, sığınmacı sorunu, terörizm, bölgesel çatışmalar gibi dinamiklere bırakmıştır.
1975-1979 yılları arasında göreceli istikrarlı olan Körfez bölgesinde dengeler Saddam Hüseyin’in iktidara gelmesi ve 1979 İran İslam Devrimi ile değişti.[9] Mısır 1979 Camp David Antlaşması’nı imzalaması sonucu Ortadoğu’da liderlik konumunu yitirdi. 1979’da iktidara gelen Saddam Hüseyin Ortadoğu’da güç boşluğunu doldurma politikası izledi. Ancak, 1980-1988 İran-Irak savaşı ile Ortadoğu giderek istikrarsızlaştı.[10] Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol ederek bölgedeki hakimiyetini arttırdı. 1980-88 İran-Irak savaşı ile İran’ın bölgesel gücü zayıflamış, Körfez krizi ile Irak tecrit edilmiştir Bununla birlikte, Türkiye’nin, Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in bölgedeki etkileri arttı.[11] Körfez Savaşı sırasında Türkiye’nin Körfez Koalisyonuna katılması Irak ile 1973’ten itibaren geliştirdiği ekonomik, ticari, mali, enerji alanlarındaki işbirliğinin sekteye uğraması anlamına geliyordu.[12] Körfez Savaşı’ndan hemen sonra ekonomik olarak toparlanmak ve ABD’nin bölgede, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır üzerindeki etkisini azaltma için İran, Türkiye, Pakistan ve Suriye ile ilişkilerini geliştirmeye yönelmiştir.[13]
Özellikle, 1991 Körfez Krizi sonrası bölgede ayrılıkçı hareketler, mezhep savaşları, iç savaşlar ve terörizm hakim oldu. İran Iraklı Kürtleri Irak yönetimine karşı, Irak İranlı Kürtleri İran yönetimine karşı, Suriye ise Türkiye’deki Kürtleri Türkiye’ye karşı desteklemiştir.[14] Kürtlerin bölge ülkeleri tarafından birbirlerine karşı kullanılması bölge ülkelerini istikrarsızlaştırmış ve ikili ilişkilerinin gerilmesine sebebiyet vermiştir.
Diğer yandan, önemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1982 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur. 1982 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde dış politika karar alma mekanizmasının içinde yer alan başat aktör hükümet (Bakanlar Kurulu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümet dış politika konularında karar almakta ve bunların uygulanması ile ilgili Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermektedir.[15]Dışişleri Bakanlığı yürütmenin aldığı dış politika kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı dış politika ile bilgi toplamak, bu bilgiler ışığında yaptığı değerlendirmeleri siyasi makamlara sunmakla yükümlüdür.[16]
TBMM’de ise dış politika konuları tartışılmakla beraber TBMM’nin dış politika konusundaki asıl yetkisi meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yollarıyla yürütmenin aldığı kararları denetlemektir. Cumhurbaşkanı yabancı ülkelere temsilci göndermek ve kabul etmek, uluslararası anlaşmaları onaylama ve istisnai hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kullanılmasına karar verme yetkileri vardır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu tarafından üstlenilmektedir. TBMM’nin dış politika kararlarını denetlemekle beraber uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda TSK’nın kullanılmasına veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi bulunmaktadır.
1982 Anayasası çerçevesinde TSK’nın dış politika karar alma sürecindeki rolü danışmanlık, planlama ve savunma gibi yetkilerle sınırlıdır. 1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise milli güvenlik ile ilgili aldığı kararları Bakanlar Kurulu’na bildirir. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1980-1983 döneminde Türkiye’de başat karar alıcı aktör olmuş, 1983 genel seçimlerinin ardından 1989’a kadar MGK üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak karar alma mekanizmasında bulunmuşlardır. 1983 yılında kurulan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği (MGKGS) milli güvenlik ile ilgili meselelerde kapsamlı dış politika önerileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda, MGKGS, Bakanlar Kurulu ile MGK arasında eşgüdüm sağlamakla görevlidir.[17]
1983 seçimlerini ANAP kazanmış, Turgut Özal başbakan olmuştur. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı süresinin 1989’da bitmesi ile Turgut Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştur. Özal’ın cumhurbaşkanı olması ile parti liderliği ve hükümet başkanlığı da el değiştirmiştir. 1991’e kadar ANAP lideri Yıldırım Akbulut başbakan olmuş, 1991’den sonra DYP-SHP koalisyonunu iktidara gelmiştir.
Turgut Özal cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrasiyi geri plana iten uygulamalara girmiştir.[18] Bürokrasideki hiyerarşik düzene önem vermeyerek ve geleneksel dış politika söylemini reddederek pragmatik ve ekonomi ağırlıklı dış politika söylemine ağırlık vermiştir.[19] Turgut Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, Dışişleri Bakanlığı, TSK, TBMM gibi kurumların dış politikadaki etkisini azaltarak dış politikanın oluşturulmasında aktif bir rol üstlendi. Çoğu zaman dış politika kararları verirken Dışişleri Bakanlığını saf dışı bırakarak ve doğrudan diplomatlar ile ilişki kurarak Bakanlığı’nın dış politikadaki etkisini azalttı.[20] ANAP’ın mecliste çoğunluğa sahip olması ve ANAP tarafından desteklenmesi Cumhurbaşkanı Özal’ın dış politikada aktif tutum sergilemesine zemin hazırlamıştır.[21]
Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın karar alma mekanizmasında anayasal sınırlarını zorlaması bir tür karar alma krizi yaratmıştır. Cumhurbaşkanı Özal’ın Körfez Krizindeki aktif, pragmatik hatta revizyonist dış politika tutumu ile askeri, bürokratik ve siyasi kesimin Türk dış politikasının geleneksel, statükocu öncelliklerini korumaya çalışan tutumu arasında ayrışma yaşanmıştır. Bu kesim sınırların askeri kuvvet kullanarak yeniden düzenlenmesine karşı çıkmıştır.
Özal’ın Körfez savaşı sırasında Türkiye-Irak petrol boru hatlarının kapatılmasında diğer dış politika aktörlerinin fikirlerine danışmadan karar vermesi geleneksel dış politika çizgisinden ayrıldığını göstermektedir.[22] Bu dönemde TSK, dışişleri bürokrasisi ve muhalefet liderleri TSK’nin Misak-ı Milli sınırları dışına çıkmaması ve Ortadoğu’da macera aramaması fikrini paylaşıyorlardı.[23] Özal’ın dış politika yaklaşımı dönemin muhalefet liderleri olan Erdal İnönü, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan tarafından anti-demokratik olarak nitelendirilmiş, üç lider Saddam yönetimini ziyaret ederek Özal’a karşı denge siyaseti izlemişlerdir.[24]
Irak’a karşı izlenen siyaset konusunda karar alma birimi içinde yer alan aktörler arasındaki görüş ayrılığı giderilemediği için Türkiye’nin Irak’a koalisyon güçleri ile birlikte müdahale etme siyasası yaşama geçirilememiştir. Bu görüş ayrılığı giderilemediği için Dışişleri Bakanı Ali Bozer’, Savunma Bakanı Sefa Giray, Genelkurmay Başkanı Necdet Torumtay istifa etmiştir.[25] Yine, Körfez krizi esnasında İncirlik Üssü konusu Özal ile Akbulut arasında yetki kullanımı sorununa yol açmıştır. Özal, İncirlik Üssü’nün Bakanlar Kurulu kararı ile açılmasını isterken, Akbulut’un ısrarı sonucu konu Meclis’e götürülmüştür.[26] Yine, Özal’ın Basra Körfezi’ne savaş gemisi ve asker gönderilmesi fikri askeri, bürokratik ve siyasi kesimin karşı çıkması sonucu hayata geçirilmemiştir.[27]
Aynı şekilde, Körfez savaşı sonrası sığınmacı krizinin yönetiminde Özal ile birlikte Başbakan Akbulut, TSK ve dışişleri bürokrasisinin de etkin olduğu gözlemlenmektedir. Sığınmacılar konusunda Cumhurbaşkanı Özal Türkiye’nin Irak’a müdahale edeceğini belirtirken, Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Hurşit Tolon Kuzey Irak’a müdahale amaçlı bir hazırlığın olmadığını ifade etmiştir. Sonuç olarak, bürokratik mekanizmanın dinamikleri Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde geleneksel dış politika çizgisinin korunmasını sağlamıştır.
Özal’ın dış politika karar alma sürecindeki aktif tutumu devlet tecrübesi ve kişilik özellikleri ile yakından ilgilidir. Özal Türkiye’nin dış borç sorununun çözümü için aktif bir ekonomi diplomasisi yürütmüş, Türk ekonomisinin liberalleşmesinde rol oynamıştır. Kriz dönemlerinden başarı ile çıkmış, bu da liderlik özelliğini kuvvetlendirmiştir. Bununla birlikte, Özal’ın parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini tercih etmesi ve bu yönde bir dönüşümü arzulaması arasında yakın bir ilişki vardır. Sonuç olarak, kişilik özellikleri, edindiği tecrübeler ve siyasi tercihleri Özal’ın aktif dış politika çizgisini belirleyen faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.[28]
Döneme siyasi açıdan insan hakları ihlalleri, olağanüstü hal uygulamaları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. Güneydoğu bölgesinde GAP aracılığıyla bölgesel kalkınma projesi hayata geçmiştir. Medya, kamuoyu, ordu ve iş dünyası dış politikanın şekillenmesine katkıda bulunan aktörlerdir.[29] 12 Eylül dönemi yasaklarının kalkması ile medyada dış politika daha rahat tartışmaya başlanmış, medya kamuoyunun oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Özal dış ekonomik politika izlediği için iş dünyasından gelen bakanlar ekonomi kararlarında etki sahibi olmuşlardır.[30]
Krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında ise şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.
1980’lerde Kürt sorunu Türkiye-Irak ilişkilerinin dinamiğini belirleyen temel unsur olmuştur. Bu dönemde Suriye ve İran’ın Kürt örgütlerine destek vermesi sonucu Türkiye Irak ile yakınlaşmıştır. 1980’de iki ülke enerji, sulama ve ulaşım alanlarında işbirliği gerçekleştirmiştir.[31] PKK’nın Suriye’den ayrılıp Kuzey Irak’a yerleşmesi sonucu “güvenlik” Türkiye ve Irak arasında ilişkileri belirleyici temel unsur olmuştur. 1983’ten itibaren PKK’nın gerilla taktiği kullanması ile Türkiye sınır güvenliğini arttırıcı önlemler aldı. 15 Ekim 1984 tarihinde imzalanan Türkiye-Irak Güvenlik Protokolü ile iki ülke birbirlerinin topraklarında 5 km.lik alanda sıcak takip hakkı yapılmasını kabul etmiştir.[32]
Saddam Hüseyin 1979 yılında iktidara geldiğinde Kürt, Şii ve Türkmen gruplarına karşı baskıları arttırmıştır. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) seçimlere girmesini engellemiş ve Kürtleri ve Türkmenleri Irak’ın güneyine göçe zorlamıştır.[33] İran-Irak savaşının başlamasından sonra İran yönetimi muhalif Kürt gruplarla işbirliği içine girmiş ve onları silahlandırmıştır.[34] İran-Irak savaşı sırasında Peşmerge güçleri İran’ın desteğiyle Kuzey Irak’ta bazı bölgelerde üstünlük sağladılar.[35] Savaş Irak’ın aleyhine döndüğü zaman Peşmerge güçleri İran ordusunun da desteği ile Halepçe’yi ele geçirdi. Bunun üzerine Irak güçleri 16 Mart 1988 tarihinde Halepçe bölgesine askeri müdahalede bulundu. Operasyonlar sırasında sivillere yönelik kimyasal silahların kullanıldığı saptandı.[36]
Sonuç olarak, 5.000 kişi öldü, 7.000 kişi yaralandı ve 800 köy yok edildi.[37]Sivillere yönelik saldırıların artması sonucunda bir milyon Iraklı Kürt İran ve Türkiye sınırlarına yöneldi ve bu bölgelerde sığınmacılar sorunu yaratmış oldu. Artan sığınmacı sayısı dolayısıyla İran’ın sınırlarını kapaması üzerine Kürtler Türkiye sınırına yığıldılar.[38] Türkiye’nin sığınmacı akınına karşı ilk tepkisi sınırı kapatmak oldu. Türkiye’nin sınırı kapamasında sığınmacı akınına yönelik önceden hazırlıklı olmamasının yanı sıra güvenlik kaygıları da etkili oldu. Özellikle, karar alıcılar sınırdan PKK militanlarının geçeceğinden endişe ettiler.[39] Akabinde, ulusal ve uluslararası baskılar neticesinde Türkiye sığınmacıları sıkı aramalardan geçirdikten sonra “geçici misafir” olarak kabul etti.[40] Sığınmacılar Türkiye’deki kamplara yerleştirildi. 20.000 sığınmacı Şakitan ve Miçiç köyleri civarına yerleştirildi. 40.000 sığınmacı Çukurca ilçesi sınırları içindeki köylere yerleştirildi. 10.000 kişi de Diyarbakır’da Dicle Nehri kıyısında kurulan geçici iskan bölgesine yerleştirildi.[41]
Sığınmacılar arasında PKK militanlarına rastlanmaması sonucu Türkiye sığınmacılar konusunu insani boyutu ile ele almıştır. 3 Eylül 1988 tarihinde Asayiş Kolordu Komutanı Hulusi Sayın yaptığı açıklamada Sayın “Bölgede güvenlik önlemleri alınmıştır. Muhtemel PKK sızmasına karşı, [sığınmacıların] soruşturmaları sürüyor. Güvenlik olarak tüm bölgeye hakimiz. Hiçbir sorunumuz yok. En büyük sorun iaşe, sağlık ve iskan sorunudur. Bunun da hükümetin direktifleriyle çok kısa sürede çözümleneceğini umuyorum” şeklinde konuştu.[42]
Resmi açıklamalar Türkiye’nin sığınmacı konusunu insani boyutu ile ele aldığını vurgulamaktadır. Türkiye sığınmacılar konusuna insani boyuttan yaklaşırken, Irak ise sığınmacıları tehdit olarak değerlendirmiş ve sığınmacıların geri verilmesini talep etmiştir. 4 Eylül 1988 tarihinde Irak’ın Ankara Büyükelçisi Abdülcabbar Cevad “Türk topraklarında barınak bulanların çoğunluğu teröristtir. Suçludur. Aralarında PKK militanları da var. Türkiye bunları Irak’a vermelidir” diye konuştu.”[43] Irak’ın, 1984 yılında imzalanan Protokol ile kabul edilen sıcak takip hakkının Türk-Irak sınırını geçen sığınmacılara karşı uygulanmasını talep etmesi üzerine Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz Irak’ın 1984 Protokolü’nü kullanmasına izin vermeyeceklerini ve Türkiye’nin topraklarına sığınanların iade etmeyeceğini belirtti.[44]
1984 Protokolü ile ilgili iki ülke karar alıcılarının görüş ayrılığında bulunması sığınmacılar konusunun iki ülke arasında uyuşmazlığa dönüştüğünün bir göstergesidir. Diğer bir deyişle, Türkiye ve Irak 1984 Protokolü ile ilgili ortak hukuksal zeminde buluşamamışlardır. Irak, sığınmacıların arasında milis güçlerin olduğunu iddia edip Türkiye topraklarında sıcak takip hakkını kullanmayı talep ederken, Türkiye sığınmacılar arasında milis güçlerin olmadığını, dolayısı ile 1984 Protokolünün işlemeyeceğini vurgulamıştır.
Irak yönetimi 6 Ekim 1988 tarihinde Kürtlere genel af ilan etmiştir.[45] Irak’ın Ankara Büyükelçisi Tarık Abdülcabbar Cevad aynı gün düzenlediği basın toplantısında Türk ve Irak sınır bölgelerinin her iki devletin kontrolünde olduğunu ve Irak’ın sıcak takibe ihtiyacı olmadığını belirtmiştir. Tarık Abdülcabbar Cevad şöyle konuştu:
“Türkiye ve Irak sıcak takibi niçin istiyorlardı? Çünkü o zaman bu bir ihtiyaçtı. Savaş sırasında Irak ordusu çok meşguldü, bölgede bir otorite boşluğu belirmişti. Bugün ne Irak ne Türkiye sıcak takip istemiyor, çünkü Irak ordusu bugün 13 yıldır giremediği topraklara girmiş durumda. O zaman Türk ordusu teröristleri sınırın öbür tarafında takip etmek için ihtiyaç duyuyordu. Oysa şimdi, hem Türk, hem Irak tarafındaki dağlık bölgeler, iki ülkenin kontrolü altında. Onun için sıcak takip istemiyoruz. Anlaşmayı uzatıp uzatmamak konusundaki görüşmeler de diplomatik kanallardan devam ediyor”.[46]
Ankara Büyükelçisi Tarık Abdülcabbar Cevad’ın konuşması 1984 Protokolünde belirtilen sıcak takip hakkının kullanımı ile ilgili iki ülke arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın ortadan kalktığını göstermektedir. Af ilanı ile birlikte Ekim 1988 tarihinde Türkiye ve İran’a sığınan Kürtler Irak’a geri dönüş süreci başladı.
Sonuç olarak, 1988 Kürt sığınmacı akını Türkiye ve Irak arasında uyuşmazlığın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Diğer bir ifade ile, sığınmacıların geri dönüşü ile ilgili taraflar görüş ayrılığı yaşamış ancak diplomatik-siyasi ilişkiler bozulma aşamasına gelmeden durum yönetilmiştir. Af ilanı sonrası sığınmacıların Irak’a geri dönmesi ile Türkiye-Irak ilişkilerinde 1984 Protokolü ile ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazlık eylemsel alana taşınmadan giderilmiştir. Söz konusu protokol ise Ekim 1988 tarihinde yürürlükten kalkmıştır. 5-7 Temmuz 1990 tarihlerinde Türkiye 1984 Protokolünün tekrar yürürlüğe konması için çalışmalar başlatmıştır. Ancak, tarafların şartlar konusunda anlaşamamaları üzerine protokol yenilenmemiştir.[47]
Halepçe katliamı sonrası Türkiye’ye sığınan Iraklı Kürtler sorunu, tarafların 1984 Protokolü’nün kullanımı farklı pozisyon belirlemesi ile sınırlı kalmıştır. Bu konuda ortaya çıkan uyuşmazlık Irak’ın sığınmacıları genel af ilan ederek kabul etmesiyle ortadan kalkmıştır. Ancak, bu uyuşmazlığın iki taraf arasında hukuksal bir zemine dayanarak çözülememiş olması sonucu 1991 Körfez savaşı sonrasında ortaya çıkan sığınmacı akını Türk karar alıcıları açısından krizin tetikleyicisi olmuştur.
2 Ağustos 1990 tarihinde Irak, Kuveyt’i işgal ve akabinde ilhak etmiştir. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletler 660 sayılı kararında Irak’ı kınayarak Kuveyt’ten çekilmesini istedi.[48] Irak’ın 8 Ağustos’ta Kuveyt’i işgal etmesi sonucu Birleşmiş Milletler 19 Kasımda aldığı 678 numaralı kararında 660 sayılı kararın uygulanması için güç kullanılmasına yetki verdi.[49] Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde uluslararası koalisyon Kuveyt’teki Irak birliklerine 24 Şubat 1991 tarihinde saldırı düzenledi. Irak’ın 3 Nisan 1991 tarihinde Güvenlik Konseyi’nin 687 sayılı kararını kabul etmesi ile Irak ile Kuveyt ve koalisyon güçleri arasında ateşkes gerçekleşmiştir.[50]
Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesinin akabinde Irak’taki muhalif gruplar ayaklanmıştır. İlk ayaklanan grup Şiiler oldu. 1 Mart 1991 tarihinde Şii muhalifler Basra ve Necef’te ayaklanma başlattı. Ayaklanma kısa sürede Irak’ın güneyindeki Şii bölgelerine yayıldı. Şii ayaklanmasının hemen ardından bu kez Kürtler ayaklandılar. Kürtler 20 Mart’ta Kerkük’ü ele geçirdiler.[51] 1 Nisan 1991 tarihinde Irak birlikleri Kerkük, Dohuk, Zaho ve sınır bölgesinde yer alan Habur’da üstünlüğü ele geçirdiler.[52] Bunun üzerine Irak merkezi güçleri Irak’ın güney ve kuzey bölgelerinde saldırı başlatmıştır. Uzaktan havan atışları ve askeri baskılar sonucu Şiiler ve Kürtler Irak’ı terk etmeye zorlanmıştır. Şiiler, İran ve Suudi Arabistan’a sığınırken, Kürtler çoğunlukla Türkiye sınırına dayandılar.
2 Nisan 1991 tarihinde Türkiye’nin yaklaşık 200 bin Kürt sığınmacı Türkiye sınırında beklemeye başlaması üzerine[53] toplanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sınırın kapatılmasına karar verdi. Bununla birlikte, MGK kararında sığınmacılar ile ilgili olarak “insan haklarının temel unsurunu teşkil eden yaşam hakkının korunması için gereken insani tedbirleri almayı” kararlaştırmıştır. Bununla birlikte, Irak’ın sivil halka saldırısını önlemek için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin toplantıya çağrılması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun daimi üyelerinin büyükelçilerinin Ankara’ya çağrılıp kendilerine durum değerlendirilmesi yapılması, Irak’ın Ankara büyükelçisinin Dışişleri Bakanlığı’na davet edilerek Irak’ın sivillere yönelik saldırıların durdurulmasının talep edilmesi kararları alınmıştır. Bunlara ek olarak, sınır güvenliği ile ilgili her türlü tedbirin alındığı vurgulanmıştır.[54]
MGK’nın kararlarına ilişkin olarak Irak'ın Ankara Büyükelçisi Rafi Dahham Mücvel el-Tikriti MGK’nın sığınmacılar ile almış olduğu kararları Bağdat’a ilettiklerini belirtti. El-Tikriti açıklamasında Irak’ın Türkiye’ye dönük saldırgan tavrının olmayacağını da belirtti.[55] El Tikriti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Tugay Özçeri ile olan görüşmesinde Irak'ın Türkiye'ye karşı kötü niyeti bulunmadığını vurguladı ve Irak güçlerinin ülke güvenliğini sağlamaya çalıştıklarını belirtti.[56] Bu açıklama, Türkiye’nin Kürt sığınmacıları kabul etmesinin Irak açısından kriz yaratan bir durum olarak değerlendirmediğini göstermektedir.
Karar alıcı bakımından krizi tetikleyen eylem sığınmacı akınının devam etmesi ile ortaya çıkmıştır. Hükümet yetkilileri askeri müdahalenin de seçenekler dahilinde olduğunu vurgulamıştır. Bir hükümet üyesi 3 Nisan’da yaptığı açıklamada “Sınır birliklerimiz şu anda alarm durumundadır. Güvenlik Konseyi’nin derhal duruma el koymasını ve tüm uluslararası camianın, bu insanlık sorununu çözmek için bir araya gelmelerini istedik. Bu girişimin ciddiyeti ortadadır. Konsey’in duruma el koyacağını umuyoruz. Bu, her şeyden önce bir uluslararası sorundur. Bunu da belirttik. Öte yandan, tüm uyarı ve önerilerimiz sonuçsuz kalırsa ve Saddam’ın hükümeti bu insanları fiilen ateş gücüyle Türkiye topraklarına sürmeye devam ederse, askeri müdahale yaparız. Bu hususta Milli Güvenlik Kurulu’nun önceki günkü toplantısında yapılan açıklamanın son maddesinde yer alan ‘Sınır güvenliğimiz için her türlü tedbir alınmıştır” ibaresi açıklayıcıdır. Bunun anlamı, gerektiğinde askeri müdahale dahil her türlü tedbirin alınacağıdır. Irak açısından taşıdığı mesaj budur” diye ifade etmiştir.[57]
Aynı tarihte Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Murat Sungar, hükümet yetkililerinin Irak’ın Ankara Büyükelçisi El-Tikriti’nin Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak Irak’ın Kuzey Irak’ta sivil halkın üstüne ateş açıp, halkın Türkiye-Irak sınırına doğru kaçmak zorunda bırakılmasını eleştirdiğini ve Irak hükümetinden buna son vermesini talep ettiklerini ifade etmiştir. Murat Sungar “Bu, bir ültimatom ya da protesto değil, ciddi bir uyarıdır. Irak hükümetinin dikkati çekilmiş, uyarılmışlardır. Büyükelçi, bu mesajı derhal Bağdat’a ileteceğini bildirdi” diye konuştu. Sungar “Bizce öncelikli unsur, sivil halk üzerindeki silahlı baskıların ilk planda durdurulmasıdır. Aksi halde göç devam eder. Önce Saddam’ı bu hareketten alıkoyacak bir karar alınacaktır. Acil yardım da aynı anda başlatılmalıdır. Buna tüm dünyanın çare bulması lazım” diye konuştu.[58]
4 Nisan 1991 tarihinde Türk sınırına yığılan Kürt ve Türkmen sayısı 400.000’e ulaştı. Ankara Büyükelçisi Rafi el-Tikriti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Tugay Özçeri’ye yaptığı ziyarette Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması amacıyla, güney ve kuzey bölgesinde ayaklanmalara karşı tedbir alındığını, bunun Türkiye’ye dönük hiçbir kasıtlı amaç taşımadığını, sadece iç istikrarı koruma amaçlı bir hareket olduğunu belirtmiştir.[59] Milliyet gazetesinde yer alan bir habere göre ismi açıklanmayan bir hükümet yetkilisi konu ile ilgili şu şekilde konuşmuştur:
“Türkiye’nin sınırı açmasını isteyenler var. Ancak yanlış adrese geliyorlar. Gidilecek adres Bağdat’tır. Bir devlet silah zoruyla kendi vatandaşlarını göçe zorluyor. Saddam yönetiminin amacı iki etnik gruptan, Kürtler ve Türklerden kurtulmaktır. Bir tarafta Avrupa’da etnik grupların, Kürtlerin haklarından söz ediyorlar, diğer taraftan Irak iki etnik gruptan tümüyle kurtulmak istiyor. Bu yürüyen, sığınmak isteyen insanlar savaş veren insanlar değildir. Silahlı değildir. Kadın, çocuk ve yaşlılardır. Şimdi Türkiye’ye kapılarınızı açın diyorlar. İki sene önce 60 bin insanı aldık. Destek göreceğimize bol bol tenkit gördük. Şimdi yaşanan olay bir milletlerarası meseledir. İnsanlık camiasının ve öncelikle Güvenlik Konseyi’nin sorumluluğunda olan bir konudur. Öncelikle bütün dünya Bağdat yönetimini savaşta kullanmadığı uçak ve helikopterlerle sivil halka yönelik yaptığı saldırıları durdurması için baskı altına almalıdır”. [60]
Hükümet yetkilisi sığınmacı krizinin insani boyutuna vurgu yapmış, krizin iki ülke arasında yaşanan bir mesele olmaktan çıktığını, uluslararası camianın sorumlu olduğunu vurgulamıştır. Benzer şekilde, Dışişleri Bakanı Ahmet Alptemoçin krizin insani ve güvenlik boyutunun olduğunu vurgulamış, Güvelik Konseyi’nin toplanması gerektiğini belirtmiştir. Dışişleri Bakanı Alptemoçin’in 4 Nisan 1991 tarihindeki konuşması şu şekildedir:
“Kuzey Irak’ta Saddam ordularının ateşiyle Türk sınırına yığılmış yüz binlerce sivil insanın faturasının, 1988’de olduğu gibi, bu kez de Türkiye’ye çıkarılmasına izin vermeyeceğiz. Üç yıl önce dostlarımızın maalesef bu konuda bize hiç yardımcı olmamaları, beklenen ilginin gösterilmemesi, bu defa çok dikkatli olmamızı gerektiriyor…. Türkiye Kuzey Irak’a müdahale niyetinde değil, ancak güvenliğimizi sağlayacak tüm önlemler alınmıştır….Türkiye sorunun insani boyutunun yanında bölge güvenliği boyutuna da büyük önem veriyor. Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin biran önce toplanarak, Saddam ordularının sivil halka karşı giriştiği baskı, tehdit ve katliamın biran önce durdurulması için kesin kararlar almasını ve bu kararların uygulanmasını sağlayacak önlemleri belirlemesi gerekiyor”.[61]
5 Nisan 1991 tarihinde Cumhurbaşkanı Özal, Irak’ın Ankara Büyükelçisi Rafi el-Tikriti’yi Irak’ın ateşkesi sağlamadığı takdirde, Türkiye’nin Irak’a müdahale edeceğini bildirerek Türkiye’nin krizi tırmandırmıştır. Özal yaptığı açıklamada Irak’a nota verdiklerini, müdahaleyi de değerlendirdiklerini belirtti. Ankara Milletvekili Prof. Dr. Rıfat Diker’in “Bundan askeri hareket gerektiği mi çıkarılıyor ?”sorusu üzerine, Özal “Tabii, gelen adamları durduramayacağımıza göre öbür tarafı durdururuz” şeklinde yanıt vermiştir. Özal, Iraklı sığınmacılar ile ilgili “Bunlar bizim kardeşlerimiz, akrabalarımız olabilir. Kendilerine yiyecek ve barınma konusunda yardımcı oluruz. Bunların ister Irak’ta ister Türkiye’de bir bölgeye yerleştirilmesini sağlayabiliriz. Ama sınırımızı tamamen açmayız” diye konuştu. Özal’ın müdahale vurgusu üzerine açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Hurşit Tolon ise Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale amaçlı bir hazırlığının olmadığını ifade etmiştir. Ancak, Tolon konuşmasında siyasi otoritenin emrinde olduklarını ve alınan kararlara uyacaklarını vurgulamıştır.[62]
5 Nisan 1991 tarihinde Türkiye, sığınmacılara kapısını açmıştır. Konu ile ilgili olarak Hayri Kozakçıoğlu hukuken değil, fiilen açıldığını belirtti. Gelenler Hakkari’nin Şemdinli ve Çukurca ilçesinde ve Şırnak’ın Uludere ilçesinde oluşturulan çadır kentlere yerleştirilmeye başlanmıştır.[63]
5 Nisan 1991 tarihinde BM Güvenlik Konseyi toplandı. Toplantıda Türkiye BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Mustafa Akşin, Irak birliklerinin şehir ve köyleri helikopter, tank ve toplarla bombaladığını, insanların kaçtığını ve Türkiye ve İran sınırında durumun alarm verici olduğunu; Irak’ta yaşananların sadece Irak’ın iç meselesi olmadığını, insanlık trajedisi ve bunun insani boyutları düşünüldüğünde Güvenlik Konseyi’nin sadece gözlemci rolünü benimsememesi gerektiğini vurguladı. Irak’taki kaotik durum göz önünde bulundurulduğunda sığınmacı sayısının bir milyonu bulabileceğini, hiçbir ülkenin bu boyutta bir insanlık trajedisi ile başa çıkamayacağını ve Türkiye’nin Irak’taki kaotik ortamın Türkiye’ye sıçramasını engellemek için her türlü aracı kullanacağını ifade etti. Temsilci, Türkiye’nin Irak’ın iç işlerine karışmak gibi bir amacı olmadığını, Türkiye’nin bu adımı atmasının sebebinin Irak’taki gelişmelerin bölge istikrarını ve güvenliğini tehdit etmesi olduğunu ekledi.[64]
BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688 sayılı kararında sivil halka uygulanan baskıyı kınadı ve bunun uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğini belirtti. Aynı zamanda üye devletleri ve insani örgütleri insani yardımda bulunmaya davet etti.[65] Karar tasarısının hazırlanmasında Türkiye, Fransa ve İran önemli rol oynadı. Türkiye BM daimi temsilcisi Büyükelçi Mustafa Akşin Irak’ın bölgesel güvenliği tehdit ettiğini vurguladı. Akşin, “Irak’ta cereyan eden olaylara yönelik girişimleri, bir ülkenin iç işlerine karışmak diye tanımlayıp görmezden gelmek kimsenin hakkı değildir” diye belirtti. Irak’ın BM Büyükelçisi Abdül Emir El Anbari ise Türkiye ile Irak’ın her zaman iyi ilişkilerinin olduğunu, ancak Türkiye’nin tutumu karşısında Körfez krizi sırasında ve sonrasında hayal kırıklığına uğradıklarını belirtti. El Anbari “İnanıyoruz ki, komşularımız, dostlarımız, Türk halkı ve hükümeti daha yıllarca komşuluk edeceğimizin farkındadır. Kısa vadeli çıkarlara dayanan fırsatlardan faydalanmaya kalkışılmamalıdır” dedi. Türkiye’nin BM nezdindeki büyükelçisi Mustafa Akşin BM Güvenlik Konseyi’nin 688 sayılı kararı ile ilgili olarak Türkiye’nin Irak’ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü desteklediğini belirtti. Ancak Irak’ın uyguladığı çeşitli baskı yöntemlerinin bölgesel istikrar ve güvenliği tehdit ettiği için çeşitli adımların atıldığı vurgulamıştır. [66]
6 Nisan 1991 tarihinde ABD öncülüğünde Huzuru Operasyonu çerçevesinde Amerikan, İngiliz ve Fransız silahlı kuvvetlerinden oluşan Çekiç Güç (çok uluslu askeri kuvvet) Kuzey Irak’ta Zaho’ya konuşlandırılmış ve 36 paralelin kuzeyinde “uçuşa yasak bölge” ilan edilmiştir. 7 Nisan’da İngiliz ve Fransız kargo uçakları bölgede bulunan Kürtlere yardım dağıtmaya başladı.[67]
17 Nisan 1991’de ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon Kürt sığınmacıları korumak ve uluslararası yardım operasyonlarını koordine etmek için Kuzey Irak’ta Zaho, Amadiya ve Dohuk şehirleri arasındaki alanda güvenli bölge ilan etti. Irak yönetimi ile BM Misyonu temsilcisi Eric Suy arasında Irak-Kuveyt, Irak-İran ve Irak-Türkiye sınır bölgeleri için BM Irak merkezlerinin kurulması için anlaşma imzaladılar.[68]
Bu anlaşmada Irak hükümeti Iraklı sivillerin evlerine dönmesi için ve yeni sığınmacı dalgasının oluşmaması için yaptığı çalışmaları memnuniyetle karşılamış, bu çerçevede BM ajans ve programları ile işbirliği içinde olacağını vurgulamıştır. Bu noktada, Irak hükümeti BM’nin bölgede bulunmasını desteklemiş ve BM ofislerinin ve insani merkezlerin kurulması ile ilgili işbirliği yapacaklarını ifade etmişlerdir. Ayrıca, Irak hükümeti ve BM işbirliğinde insani yardım programının kurulması kararlaştırılmıştır. Hükümetler arası organizasyonların, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer yardım kuruluşlarının programın uygulanması noktasında BM ile işbirliği yapması teşvik edilmiştir. Sonuç olarak, anlaşmada kabul edilen prensiplerin Irak’ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını tehdit etmeyeceği vurgulanmıştır.[69]
Kriz sonrası evre: İran’ın 18 Nisan’da sığınmacı konusu ile ilgili olarak BM ile anlaşması neticesinde Türkiye açısından kriz yaratan durum ortadan kalkmıştır. Başbakan Yıldırım Akbulut’un 19 Nisan’da bu gelişme sonrasında artık Türkiye’de yerleşim bölgelerinin kurulmasına gerek kalmadığını belirtmesi krizin bittiğinin işaretidir. Akbulut konu ile ilgili şu şekilde konuştu:
“Biz işin bidayetinden beri geçici yerleşim merkezlerinin Irak’ta kurulmasını savunduk ve bu öneriyi gündeme getirdik. Bu nedenle şimdi verilmiş olan karar da bizim kararımızın bir teyidi ve onun isabetinin bir işareti. Bizim topraklarımızda ayrıca yerleşim merkezleri kurulmasının bir anlamı kalmadı. Irak topraklarında geçici olarak bu kamplar ve yerleşim merkezleri kurulacak ve sığınmacılar oraya nakledilecek. Irak’ta Saddam baskısından kurtulmak isteyen insanlar oralarda barındırılacak, yedirilecek giydirilecek sağlıklarıyla ilgilenilecek. Ama bu çözüm de geçici bir çözümdür. Kalıcı çözümün bu insanların kendi topraklarında kendi evlerine gitmelerini temin etmekle mümkün olacaktır. Biz hep bu görüşü savunduk, isabetli olanın da bu olduğunu söyledik. Aynı yönde tatbikata girişilmiş olması bizi memnun etti, diğer bir merhale olarak ta bu insanların kendi evlerine parklarına götürülmesini temin edecek tedbirlerin alınması olacaktır. Bizde artık bir yerleşim merkezinin bulunmasının gereği yoktur. Hepsi Irak’ta yapılacaktır ve bu insanlar orada barındırılacaktır”.[70]
Güvenli bölge 3 ay boyunca Amerikan, İngiliz, Fransız, Hollandalı, İtalyan, Avusturalyalı 13.000 asker tarafından korundu. Bu süre içerisinde Türkiye’ye sığınan 400.000 Kürt Irak’a geri döndü ve kamplara yerleştirildi. Türkiye’deki son sığınmacı kampı olan Çukurca kampı 3 Temmuz 1991’de kapandı. 7 Temmuz 1991’de ABD liderliğinde yürütülen yardım operasyonları Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği’ne devredildi.[71] Huzuru Operasyonu 24 Temmuz’da son buldu. Huzur Operasyonu çerçevesinde Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güce Saddam yönetiminin Kürtlere tekrar saldırmasını engelleyerek sığınmacı krizinin tekrar yaşanmasını engelleme yetkisi verilmiştir.[72] Huzur Operasyonu’nun son bulmasının ardından Çekiç Güç Türkiye ile ABD arasında yapılan anlaşma ile Zaho’dan İncirlik Üssü’ne taşınmıştır.[73] 1997 yılında yapılan yasal değişiklik ile Çekiç Gücün ismi Keşif Güç olarak değiştirilmiş, kara, deniz ve askeri kuvvetler kaldırılmış, sadece hava gücü ile sınırlandırılmıştır.[74]
Kriz tırmanmasından hemen sonra yumuşama sürecine girmiştir. Sığınmacıların geri dönüşü ile Türkiye açısından kriz yaratan durum ortadan kalkmış, güvenli bölgenin oluşturulması ile sığınmacılar sorunu insan açıdan yönetilmiştir. Ancak, kriz sonrası evre Türkiye için yeni güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güç uzun dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasına zemin hazırlamıştır.[75] PKK bölgede rahatça faaliyet göstermiş, dolayısıyla, Türkiye’nin güvenlik endişelerini arttırmıştır. 1991’den itibaren 1988’de sıcak takip anlaşması sona ermesine rağmen TSK Kuzey Irak’ın 20 km kadar içine girerek sıcak takip ve operasyonlar yapmıştır.[76] Bölgedeki güç boşluğunun yarattığı diğer bir sonuç 1992’de Kuzey Irak’ta Kürt Federal Devleti’nin ilanı olmuştur.[77]
Sığınmacı krizinde yönetim süreci şu şekilde analiz edilmektedir. 1988’de yaşanan sığınmacı akını ile ilgili uyuşmazlık Irak’ın Kürt sığınmacılara genel af ilan etmesi ile son bulmuştur. Sığınmacı sorunu ile ilgili Türkiye ve Irak arasında kalıcı bir uzlaşı sağlanamamış olması 2 Nisan 1991 tarihlerinde yaşanan sığınmacı akının krize dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla, kriz aniden ortaya çıkan değil, gelişen kriz özelliği taşımaktadır.
Türkiye, sığınmacı akınına insani açıdan yaklaşmıştır. Irak’taki insan hakları ihlallerinin önlenmesi amacı ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aktif rol üstlenmesi gerektiğini savunmuştur. Iraklı yetkililerle yapılan ikili görüşmelerin netice vermemesi sonucu kuvvet tehdidini de içeren açıklamalar yapmıştır. Ancak, BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688 sayılı kararın akabinde 6 Nisan 1991 tarihinde ABD önderliğinde gerçekleşen Huzur Operasyonu ile Kuzey Irak’a müdahale edilmesi Türk karar alıcıları açısından krizi yumuşatan bir faktör olmuştur. Türkiye açısından krizin sonlanması 18 Nisan’da Irak’ın BM ile sığınmacıların dönüşü ile ilgili anlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Ancak, bölgeye konuşlanan Çekiç Güç uzun dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasına zemin hazırlamış, bu durum Türk karar alıcılar tarafından endişe ile izlenmiştir.
Sığınmacı krizi çatışma-kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa gelişen kriz özelliği göstermektedir. Krizin kökenini 1988 sığınmacı sorununa kadar götürmek mümkündür. Bu dönemde iki ülkenin sığınmacı konusunda hukuki temeli olan kalıcı uzlaşı sağlanabilseydi 1991’de yaşanan sığınmacı akınının krize dönüşmesi engellenebilirdi. Krizi tetikleyen aktör sığınmacılar (devlet dışı) olmuştur. Bununla birlikte, Irak’lı karar alıcıların konu ile ilgili Türkiye’nin insani ve güvenlik çerçevesindeki hassasiyetlerini dikkate almaması sonucu Irak’ın (devlet) krizin tetiklenmesinde rolü olmuştur.Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Kriz iki taraflı krizdir. ABD önderliğinde gerçekleşen Huzur Operasyonu sığınmacı krizinin çözümünde yarı askeri destek niteliğindedir.
Kriz çıkaran tarafın niyetine göre bakıldığında Irak yönetiminin o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan bir kriz yaratma arzusunda olmadığını söylemek mümkündür. Irak'ın kendi ülke sınırları içerisinde Kürt halkına yönelik olarak başlattığı şiddet ve kitlesel imha girişimi Türkiye ile doğrudan bir ilgisi olmamasına rağmen Türkiye'yi bir taraf haline getirmiştir. Iraklı yetkililer Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma amacıyla önlem aldığını, Türkiye’ye dönük saldırgan bir tavır içinde olmadıklarını vurgulasalar da Türkiye açısından kriz durumu devam etmiştir. Türkiye, meseleye insani güvenlik perspektifinden baktığı için Türk karar alıcılar açısından krizin sona ermesi Irak’ın sığınmacıların geri dönüşünü kabul etmesiyle gerçekleşmiştir. Bu çerçeve’de Türkiye uluslararası insani hukuktan kaynaklanan sorumluluklarıyla bir dış politika çizgisi izlediği söylenebilir.
Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye açısından dolaylı kriz niteliğindedir. İçerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve insani alanlarını kapsamaktadır. Türkiye, meseleyi Iraklı yetkililer ile ikili görüşmelerle halledemeyeceği ve sığınmacıların yaratmış olduğu ekonomik yükü tek başına üstlenmek istemediği için BM mekanizması çerçevesinde siyasi ve diplomatik yollarla çözümlemeye çalışmıştır.
Krizin tetikleyicileri Türkiye’ye yönelik doğrudan şiddet içermeyen diğer eylemler olarak tasnif edilebilir. Kriz yaratan olaya Türkiye’nin ilk tepkisi ise sözlü ve siyasi tepki şeklinde cereyan ettiği için şiddet içermeyen diğer şeklinde tasnif edilir. Türkiye bakımından krizin tetikleyicisinin şekliyse büyük göç hareketi şeklinde kendini göstermiştir.
Krizde söz konusu olan tehdidin ciddiyeti ise Türkiye bakımından siyasi, saygınlık ve hak kaybı, ekonomik, bölgesel alt sistemde etki kaybı kategorilerinde değerlendirilebilir. Kriz boyunca farklı zamanlarda farklı stratejiler izlenmiştir fakat buna rağmen ağırlıklı olarak Türkiye'nin kriz yönetim stratejisi zaman kazanma stratejisi şeklinde kendini göstermiştir. Türkiye'nin kriz yönetim tekniği şiddet içermeyen çözüm şeklinde görülmüştür. Irak’ın kriz yönetim stratejisi farklı olmuştur. Irak’ın kriz döneminde uyguladığı strateji sınırlı, tersine çevrilebilir tepki şeklindedir. Kriz yönetim tekniği de müzakere olmuştur. Kriz boyunca Türkiye’ye yönelik herhangi bir şiddet unsuru görülmemiştir. Kriz sürecinde üçüncü aktör olarak Birleşmiş Milletler ve ABD önderliğinde uluslararası koalisyon müdahil olmuştur. BM’nin Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınamış ve sığınmacıların geri dönüşüne imkan veren krizi sonlandıran insani merkezlerin oluşumunda doğrudan rol oynamıştır. ABD önderliğindeki Huzur operasyonu ile güvenli bölgenin oluşumu için zemin hazırlanmıştır. Diğer bir ifade ile, krizin sonlanması amacıyla yarı askeri destek sağlamıştır.
Kriz sonucunun niteliği sığınmacıların geri dönüşü ile ilgili Irak ile BM arasında gerçekleşen zımni uzlaşı şeklinde olmuştur. ABD önderliğindeki uluslararası koalisyonun Kuzey Irak’ta güvenli bölge oluşturması ile kriz sonrası durum zımni yeni statü şeklinde değerlendirilebilir.
[1]Seth Tillman, The United States in the Middle East: Interests and Obstacles, Bloomington: Indiana University Press, 1982; Alan Dowty, Middle East Crisis: U.S. Decision-making in 1958, 1970 and 1973, Berkeley: University of California Press, 1984; James Bill, The Eagle and the Lion: The Tragedy of American-Iranian Relations, New Haven: Yale University Press, 1988; Richard Cottam, Iran and the United States: A Cold War Case Study, Pittsburgh: University of Pittsburgh Press, 1988.
[2]Toby Craig Jones, “America, Oil, and War in the Middle East”, Journal of American History, Cilt 9, Sayı 1, s. 210.
[3]Charles Kupchan, The Persian Gulf and the West: The Dilemmas of Security, Boston: Allen and Unwin, 1987, ss. 68-125; Thoas McNaugher, Arms and Oil: U. S. Military Strategy and the Persian Gulf, Washington, D.C.: Brookings, 1985.
[4] Richard Herrmann, “The Middle East and the New World Order: Rethinking U.S. Political Strategy After the Gulf War”,International Security, Cilt 16, Sayı 2, 1991, s. 47.
[5]Alexander L. George ve William Simons, The Limits of Coercive Diplomacy, Boulder, Colo: Westview, 1994, s. 234.
[6] Herrmann, “The Middle East and the New World Order…”,s. 42
[7] Baskın Oran, “Uluslar arası Ortam ve Dinamikler”, Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 3: 2001-2012, , İstanbul: İletişim Yay., 2001, s.14.
[8] Matthew Evangelista, “Ülkesel Yapı ve Uluslararası Değişim”, Michael W. Doyle ve G. John Ikenberry (der) Uluslararası İlişkiler Teorisinde Yeni Düşünce, İstanbul:Beta Yay., 2015, s. 225.
[9][9] Stephen C. Pelletiere, The Iran-Iraq War: Chaos in a Vacuum, New York: Praeger: 1992, s. 45.
[10] Melek Fırat ve Ömer Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”,Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 1980-2001, Cilt 2, Istanbul: Iletisim, 2001, ss. 129-30.
[11] Peter W. Rodman, Middle East Diplomacy After the Gulf War, Foreign Affairs, Bahar 1991 https://www.foreignaffairs.com/articles/israel/1991-03-01/middle-east-diplomacy-after-gulf-war
[12] Ramazan Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe: Türkiye’nin Dış Politikası , Ankara: Palme Yay., 2009, s. 201.
[13] Herrmann, “The Middle East and the New World Order…”, ss. 63-64.
[14] Gözen, “İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…”, s.226.
[15] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…, ss. 12-14.
[16] Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay.,1996, s. 326.
[17]Muharrem Aksu, “Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizmasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Etkinliği ve 2003 Sonrası Değişim”,Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, 2012, ss.444-448.
[18] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,, s.74.
[19]Muhittin Ataman, “Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış”, Bilgi, Sayı 7, Yıl 2, 2003, ss. 49-64;Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay., s.317.
[20]Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, Ankara: Nobel Yayın, 2010, ss.130-131.
Ramazan Gözen, “Türk Dış Politikasında Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, Cilt 2, Sayı 1, 1996, ss. 286-302.
[21] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 314.
[22] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss. 90-91.
[23] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.315.
[24] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.315.
[25] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss.23-7.
[26] Hikmet Özdemir, Turgut Özal Biyografi, İstanbul: Doğan Kitap, 2014, s. 383.
[27] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.316.
[28] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss. 75-77.
[29]İlhan Uzgel, “TDP’nin Olusturulması”, Oran,Türk Dış Politikası…, s. 81.
[30]Uzgel, “TDP’nin Olusturulması…”, ss.80-4.
[31]Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 131.
[32] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, ss.133-4.
[33] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 130.
[34] Erer Tellal, “İran’la İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 153.
[35] Dilek Latif, “Refugee Policy of the Turkish Republic,” TheTurkish Yearbook of International Relations, Cilt 33, 2002, s. 9.
[36] Middle East Watch, Human Rights in Iraq, New Haven and London: Yale University Press, 1990, ss. 83-84.
[37] 1988: Thousans die in Halapja Gas Attack http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/march/16/newsid_4304000/4304853.stm
[38] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 138.
[39] Suna Gülfer Ihlamur-Öner, “Turkey’s Refugee Regime Stretched to the Limit? The Case of Iraqi and Syrian Refugee Flows”, Perceptions, Cilt 18, Sayı 3, 2013, s. 195.
[40]Türkiye 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Sözleşmesini imzalamıştır. Ancak, Türkiye Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin vatandaşların sığınmacı statüsünde kabul ederken, diğer devletlerin vatandaşları geçici misafir statüsünde kabul edilmektedir.
[41] “Irak’tan Türkiye’ye Bomba”,Milliyet, 4 Eylül 1988 s. 10.
[42]“Irak’tan Türkiye’ye Bomba”,Milliyet, 4 Eylül 1988 s. 10.
[43] “Sığınanlar Arasında PKK’lılar Var”, Milliyet 5 Eylül 1988, s. 9.
[44]“ Peşmergeleri İade Yok”, Milliyet, 6 Eylül 1988, s. 11.
[45] “Irak’ta Kürtler için Genel Af”, Milliyet, 7 Ekim 1988,s. 12.
[46] “Türkiye-Irak İlişkileri Gergin Değil”, Milliyet, 7 Ekim 1988, s. 12.
[47] Sertaç Başeren, “Huzur Operasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzey Irak’ta Gerçekleştirdiği Harekatın Hukuki Temelleri”, Avrasya Dosyası, Cilt 2, Sayı 1, 1995, s. 225.
[48] 660 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/660(1990)
[49] 678 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/678(1990)
[50] 687 sayılı Birleşmiş Millletler Güvenlik Konseyi Kararı, http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/687(1991).
[51] Nasıh Sarp Ergüven ve Beyza Özturanlı,“Uluslararası Sığınmacı Hukuku ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 62, Sayı 4, 2013, ss. 1007-1061.
[52] “Kuzey Irak Saddam’ın”, Milliyet, 2 Nisan 1991, s.1.
[53] “Kapımızda 200 bin Sığınmacı”,Milliyet, 3 Nisan 1991, s.1.
[54] “MGK BM’yi Acil Yardıma Çağırdı”, Milliyet, 3 Nisan 1991, s.12.
[55] 3 Nisan 1991, Ayın Tarihi, http://www.ayintarihi.com/RjVPZ/date/1991-04-06
[56] 4 Nisan 1991, Ayın Tarihi, http://www.ayintarihi.com/RjVPZ/date/1991-04-06
[57]“Askeri Müdahale Gündemde”, Milliyet, 4 Nisan 1991, s.18
[58] “Sınırımız Şimdilik Kapalı” ,Milliyet, 4 Nisan 1991, s.18.
[59] “Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin”,Milliyet, 5 Nisan 1991, s.17.
[60]“Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s. 17.
[61] “Saddam’a Yaptırım Bekliyoruz”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s.18.
[62] “Müdahale Edebiliriz”, Milliyet, 6 Nisan 1991,s.1.
[63]“100 bin Kürt Türkiye’de”,Milliyet, 6 Nisan 1991,s.16.
[64] Department of Political Affairs, Repertoire of the Practice of the Security Council: Supplement 1989-1992, New York: UN Pub., 2007, s. 690.
[65] 688 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/688(1991)
[66] “Irak’a ‘Dur’ Uyarısı”, Milliyet, 7 Nisan 1991, s. 17.
[67] Huzur Operasyonu II, http://www.globalsecurity.org/military/ops/provide_comfort_2.htm
[68] “Bağdat-BM Anlaştı”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s. 4; Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 12.
[69] “Bağdat-BM Anlaştı”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s. 4; Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 12.
[70] “Akbulut: Kamplar Irak’ta”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s.1.
[71] Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 121.
[72] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.334.
[73] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 331.
[74] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 343.
[75] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.334.
[76] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss..336; 312.
[77]Kemal Kirişçi, “Huzur Mu Huzursuzluk Mu: Çekiç Güç ve Türk Dış Politikası”, Faruk Sönmezoğlu (der), Türk Dış Politikasının Analizi, İstanbul: Der Yay., 1994, s.283.
- Görüntüleme: 830
1989 Bulgaristan Göç Krizi
1989 Migration Crisis between Turkey and Bulgaria was triggered by systemic changes in the world order. This changes reflected Bulgarian leaders as a last change to send Turkish minorities who horboured by Bulgaria as a legal compulsory. Exclusion of those people by Bulgaria couldn’t comprehended as a crisis. That is why Turkish decision makers was in hard to control the crisis.
Türkiye’nin dış politika krizlerinden Bulgaristan ile yaşanan 1989 Göç Krizi karar alıcıların tehdit algılamaları neticesinde göçe zorlanan insanların mağdur edilmesiyle sonuçlanmış bir insani krizdir. Kriz mekansal olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan Türkiye’nin etnik ve dinsel bağlarının bulunduğu Balkan coğrafyasında; Bulgaristan topraklarında yaşanmıştır. Her ne kadar Osmanlı’nın çöküşünden sonra özellikle Balkan Savaşlarında Türk topraklarına büyük bir göç akımı gerçekleşmiş olsa da kalan Müslüman/Türk nüfusunun sayısı oldukça fazladır. Ancak, 1878 Berlin Antlaşması, 1909 İstanbul Protokolü, 1925 Tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması, Türk-Bulgar İkamet Sözleşmesi, 1968 Göç Antlaşması gibi iki taraf arasında gerçekleştirilen siyasi antlaşmalar yoluyla Türk/Müslüman azınlığın hak ve çıkarları teminat altına alınmıştır. 1925’te yapılan İkamet Sözleşmesi ile ise Türkiye Bulgaristan’ın azınlığa yönelik baskı sonucu sözleşme maddelerine uymaması halinde burada taahhüt edilen hususların yerine getirilip getirilmediğini araştırma ve takip etme hakkına sahiptir.[1] Bulgaristan’ın söz konusu anlaşmalara uygun davranmaması neticesinde, bünyesinde barındırdığı Türk azınlığı göçe zorlama politikaları Türkiye için yönetilmesi gereken bir dış politika krizi olarak belirmiştir.
Bulgaristan ve Türkiye arasında Yunanistan’daki gibi geleneksel bir düşmanlık algısı yoktur. Genel olarak ikili ilişkileri gerginleştiren en etkili faktör Bulgaristan’ın Müslüman/Türk azınlığa baskı uygulaması olmuş ve en nihayetinde 1989’da göç krizi patlak vermiştir.
Daha öncesinde de Bulgaristan ve Türkiye arasında azınlıklar konusunda gerginlikler, yaşanmış ama bir kriz durumu ortaya çıkmamıştır. Krizin neden 1989’da ortaya çıktığı bağlamsal değişkenler olarak nitelendirebileceğimiz içeren şu gözlemlere dayanmaktadır;
· Bloklar arası yumuşama sonucu oluşan global stratejik ortam göçe zorlamak için uygundur.
· Uluslararası konjonktüre paralel olarak oluşan örgütlenmeler, işçi hareketleri gibi devletlerin baskılarına karşı koyan kitleler içinde Türk azınlığı da yer almaya başlamıştır.
· Bulgaristan’ın azınlık politikası SSCB tarafından Bulgaristan’ın iç meselesi olarak görülerek üstü kapalı bir şekilde desteklenmektedir. Ancak 1989’a gelindiğinde SSCB’nin daha çok kendi sorunlarına yönelmesi hasmın izolasyonunu güçleştirmiştir.
Bulgar liderlerin zihinlerinde Türk azınlığı potansiyel bir tehdit olarak görülmektedir. Bu bağlamda söz konusu tehdidin planlı bir şekilde ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bulgaristan’ın niyetine göre kriz tasarlanmıştır. Bulgaristan için azınlığın asimilasyonu karşısında Türkiye ile karşı karşıya kalması kabul edilebilir bir risk olarak görülmüştür. Bu çerçevede azınlığı tehdit olarak çıkarmakiçin statükonun ihlal edilmesine yönelik eylemlerde bulunmak gerektiği anlayışıyla hareket etmiştir. Nitekim Bulgar yönetimi asimilasyon politikası kapsamında yürüttüğü Bulgarlaştırma siyasetini genel olarak isim değiştirme, Hıristiyanlaştırma, Türkçenin yasaklanması, Türk kültür ve medeniyetine ait izlerin silinmesi, tehcirler yolu gerçekleştirilmiştir.
Kurgulanmış olan krizin, 10 Aralık 1984’te Bulgaristan İçişleri Bakanlığı’nın isim değiştirme kampanyasının başlatılması için gerekli araçları sağlaması ile uygulama aşamasına geçilmiştir.[2] Böylece, 1984’ün sonlarında başlayan zorla isim değiştirme kampanyası sonucu Bulgaristan’ın isim değiştirme politikasının Türkiye’ye yansıması tehdit olarak algılanmıştır. 1989 krizi öncesi azınlık konusundaki 1960’lara dayanan uyuşmazlık mevcuttur. Ancak 1989 öncesi 1984’e dayanan isim değiştirme kampanyası ile başlayan uyuşmazlık çatışmaya evrilen ilişkilerin başlangıcını oluşturuştur. Bulgaristan’ın statükoyu ihlal eden tutumu karşısında sorunun Türkiye tarafından uluslararası alana götürülmesi gerginliğin tırmanması kriz öncesi çatışmacı ilişkilere zemin hazırlamıştır.
Bulgaristan’daki Türk azınlığın Türkiye’deki akrabalarına gönderdiği mektuplar sonucu toplumda oluşan endişe üzerine sorun gündeme gelmiş ve siyasiler sorunu meclise taşımıştır. Sorunun varlığından emin olunduktan sonra ise, Bulgaristan’ın azınlığa ve söz konusu eyleminden geçirilmesi amacı ile hedef devlet Bulgaristan’a yönelik sözlü uyarılarda bulunulmuştur. 15 Ocak 1985 tarihinde Türkiye Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov’dan Bulgaristan’daki Türklere zorla Bulgar ismi verilmesi hareketinden vazgeçilmesini istemiştir.[3] Bulgaristan’ın uyarılara yönelik verdiği yanıt ise öncelik ile isim değiştirmenin gönüllü olarak yapıldığının ve sorunun kendi iç meselesi olduğunu belirtmek olmuştur. Türkiye, Bulgaristan’ın var olmayan bir sorun olmadığı varsayımı karşısında istemini karşılayacak bir cevap alamamıştır. Ancak isteminin karşılanmaması durumunda yine de Türkiye tarafından istemini karşılamak için ekonomik, hukuki ve askeri araçlara başvurulmamış siyasi araçların kullanılması öncelikli olmuştur. Siyasi araçlar olan uluslararası örgüler nezdindeki girişimler ise Bulgaristan’ın azınlığa yönelik şiddetini arttırmış göçe varan bir politika üretmesine vesile olmuştur.
Kriz süresince iki ülke arasındaki ilişkiler daha çok söylemler üzerinden yürümüş ve iki ülke arasında her hangi bir şiddet girişimine yol açacak olaya rastlanmamıştır. Bulgar yönetiminin asimilasyon politikasına devam ederek Türkiye’nin istemlerine yanıt vermemesi durumunda ise konunun uluslararası forumlara getirilerek çözümlenmesine çalışılmıştır. Türkiye’nin azınlığın statüsünün ihlaline yönelik tehdit algısı hedef ülkenin ikili ilişkilerde şiddeti tercih etmemesi neticesinde Türkiye’nin karşı koyma şekli de diplomatik, siyasi araçlar yolu ile olmuştur.Türkiye krizi yönetirken şu öncelikleri dâhilinde hareket etmiştir;
- Lozan Antlaşması ile garanti altına alınan sınırların dışına çıkılmamalıdır.
- İnsan hak ve özgürlükleri barışçıl ilişkilerin geliştirilmesi yoluyla korunmalıdır.
- Bölgesel istikrar sağlanmalıdır.
Bu öncelikler çerçevesinde Türk yönetimi, Bulgar yönetimi üzerinde cezalandırılacağı endişesine yol açabilecek seçeneklere başvurmak istememiştir. Bu sebeple de kuvvet kullanma tehdidine başvurmadan da Bulgaristan’ı ikna edebilmenin yollarını denemiştir. Böylece azınlığı kendi ulusal varlığına tehdit olarak gören Bulgaristan yönetiminin fiili olarak gerçekleştirdiği statüko ihlalinin yarardan çok zarara uğratabileceğine ikna etmeye yönelmiştir. Nitekim söz konusu zararın ne olacağı konusunda Türk yönetimince siyasi araçlar öncelikli olarak tercih edilmiştir. Bu amaçla Bulgaristan’ın üzerinde hedefi yalnızlaştırmaya yönelik bir zarar anlayışının ortaya çıktığı gözlemlenmektedir. Bulgaristan’ı cezalandırmadan eylemlerinden vazgeçirecek, eylemlerinin kendi aleyhine döneceği varsayımı ile hareket edilmiştir. Bu kapsamda uluslararası kuruluşların, devletlerin kınamalarının, uyarıları aracılığı ile baskı mekanizması kurularak uluslararası alanda hedef yalnızlaştırılmaktadır.
1985 yılından 1989’a kadar taraflar arasındaki uyuşmazlık kimi zaman sertleşirken kimi zaman da yumuşayan bir eğilim göstermiştir. Bu durum Bulgaristan’ınn uzlaşmacı tutumuna göre değişiklik göstermiştir. Ancak ilişkilerin kırılma noktası olan çatışmacı ilişkilerin başlangıcı 1989’a denk gelmektedir. Bulgaristan’ın değişmeyen tutumu karşısında uzlaşmazlık çatışmayı beraberinde getirmiştir. Bu aşamda Türk yöneticilerinin daha fazla aktif olmaları gereken bir evreye girdiği anlaşılmaktadır. Bu kapsamda Bulgaristan’a karşı bir ilerlemenin sağlanamadığı önce kabul edilmiş sonrasında ise daha aktif olunacak politikalar üretilmeye başlanmıştır. Ancak aynı zamanda Bulgaristan Türk azınlığı sınır dışı etme eylemlerinde bulunmaktadır. Bu durumda taraflar arasındaki çatışmacı ilişileri arttırmaktadır. 10 Mayıs 1989’da çıkarılan pasaport yasası ile sınır dışı etmenin meşru zemini oluşmuş bu da statü ihlali ile birlikte büyük göç hareketine varan krizin tetikleyici şekillerinden olmuştur.
Bu arada Türk azınlık açlık grevleri, mitingler, gösteriler aracılığı ile bilinçli mücadeleye geçmiştir. Azınlığın tehdit olmasını engellerken daha çok tehdit üreten Bulgaristan yönetimi çareyi azınlığı sınırdışı etmekte bulmuştur. Ancak bu arada azınlığın gösterilerine karşı gelen Bulgar yönetimi azınlığa karşı polis gücüne başvurmuş ve ölümlere sebep olmuştur. Öldürme olayları karşısında Türk karar alıcılarının tehdit algısı yükselmiş ve tırmanma evresine geçilmiştir. Türkiye bu şiddet olaylarının üzerine diplomatik girişimlerini artırarak yaklaşık bir haftalık zaman dilimi içinde Bulgaristan’a 10 adet nota göndermiştir. Aynı zamanda Türk yöneticiler bu evrede uluslararası girişimlerde bulunmuştur. Nitekim 27 Mayıs 1989’da Başbakan Turgut Özal NATO’nun gündemine getirerek üst düzey girişimlerde bulunmuştur.
30 Mayıs 1989 krizin çıktığı anda Türkiye’nin tehdit algısının askeri düzeyde olmasa da ciddi siyasi baskı içermektedir. Aynı zamanda azınlığın haklarının sağlanamaması Türkiye için de hak ve saygı kaybına yol açabilecektir. Çatışmaya varan ilişkiler karşısında Türkiye’nin Bulgaristan’dan istemleri oldukça nettir;
· Sorun bir müzakere masasında görüşülerek Türk azınlık hak ve statüleri yeniden değerlendirilmelidir.
· Eğer azınlık illaki göç ettirilecekse bu zorla uygulanan insanları mağdur eden politikalar sonucu değil tarafların uzlaşarak oluşturdukları bir göç anlaşması neticesinde olmalıdır.
Ancak Türkiye bu istemlerini karşılayacak tutarlı politikar üretememiştir. Çünkü kriz sürecinde Türkiye bir taraftan göç ile gelen kişilerin yerleştirilmesi sorunu ile uğraşırken diğer yandan da güneydoğu sorununa ilişkin çözümler üretmek durumunda kalmıştır. Nitekim bu iki sorun oldukça belirgin olup MGK’nın gündeminde yaz aylarında birlikte görüşülen, çözümlenmesi gereken öncelikli temel sorunlar olarak nitelendirilmişlerdir. Bu çerçevede ise istem kararlı bir şekilde savunulamamış; Bulgaristan’ın algısında değişim yaratabilecek nitelikte, istemin yerine getirilmesini sağlayacak yaptırımlara başvurulmayarak hedef üzerinde tutum değişikliği yaratılamamıştır.
Bu bağlamda 30 Mayıs 1989 tarihinde Bulgaristan Türkiye’ye “sınırlarınızı açın” çağrısında bulunması üzerine Türkiye de istemine uygun olmayan bir şekilde “sınırlarımız her zaman açıktır” diye yanıt vermiştir.
Türkiye sınır dışı edilen Türkleri kabul etmekle Bulgaristan ile krizi çözmemiş aksine kriz Türkiye açısından tırmanan bir evreye geçmiştir. Bu evrede yoğun göç akımı karar alıcılar üzerinde endişe ve strese yol açarak Bulgaristan’ı bir göç anlaşmasına zorlaması için daha etkin kararlar alınması gerektiği kanaatini oluşturmuştur. Uluslararası alanda yoğun girişimlerde bulunulmasına karşın 20 Ağustos 1989 tarihine kadar Türkiye’nin Bulgaristan’ı uluslararası alanda yalnız bırakabilmesi pek mümkün olmamış ve bir göç anlaşması yapması için ikna edilememiştir. Türkiye’nin uygulamış olduğu kontrollü baskı stratejisinden bir sapma olmamıştır. Aynı şekilde barışçıl yöntemleri kullanma siyasasını devam ettirmektedir. Bunun sonucu olarak da uluslararası toplum ile birlikte hareket edilmesi gerekliliği çerçevesinde krizin çözümü de zorlaştırmıştır. Böylece sistemin çözülmesine kadar kriz zaman alan bir sürece yayılmamıştır. Kontrollü baskı stratejisi tercih edilerek Bulgaristan’ı eylemlerinden vazgeçirme çabası sınırlandırılmıştır. Bulgaristan üzerinde tırmanmaya yol açabilecek gelişimlerden bilinçli olarak sakınılmıştır. Yoksa Bulgaristan’ın nüfus olarak üstün olmasını sağlayacak bir durum olmayıp aynı zamanda Türkiye’den üstün olmasını gerektirecek askeri ya da ekonomik kapasitesinin varlığı da söz konusu değildir.
Türkiye öngöremediği 300 bini aşan göç akımı karşısında 19 Ağustos 1989 akşamı gerçekleştirilen toplantıdaki karar göre sınırlarını 22 Ağustos 1989’da kapatmak durumunda kalmış ve iki ülke arasındaki kriz tırmanışa geçmiştir. Bu durum Türkiye için karar almaya zorlayan, krizi tırmandıran bir faktör olarak belirirken Bulgaristan, her zaman sınırlarının açık olduğunu söylemiyle hareket eden Türkiye’yi sınırlarını kendi soydaşlarına kapatması, tutarsız davranması nedeniyle kınamıştır.
Bu arada Ağustos sonundan itibaren Türkiye Başbakanı Turgut Özal, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgilenirken Türkiye aynı zamanda güneydoğu sorunu ile alakadar olmaktadır. Bu bağlamda karar alıcıların önceliği de aciliyeti olan konulara yoğunlaşmıştır. Artık anlaşma yapılamayan göçten sonra nitekim düzensiz bir şekilde de olsa gelen kişilerin barınması geçimlerini sürdürebilmeleri için olanaklar yaratılmaya çalışılmıştır.
Bulgaristan’ın Türkiye ile müzakere masasına oturmasının ön şartı azınlıklar özelinde değil genel olarak Türk-Bulgar ilişkilerinin değerlendirilmesidir. Fakat Türkiye sadece azınlıklar konusunu görüşmek şartı ile anlaşma sağlanabileceği konusunda direterek Bulgaristan’ın görüşme önerilerini reddetmiştir.
Bu arada Bulgaristan’ın iç yapısında azınlığa karşı tutum değiştirdiğini görmekteyiz. Bulgaristan yöneticileri artık azınlığa yönelik baskı politikasına da uygulamamaktadırlar. Bulgaristan çoğu göç etmiş olsa da geri dönmek isteyenler için Bulgar vatandaşı oldukları sürece Bulgaristan’da yaşayabileceklerini aynı zamanda Bulgar Parlamentosu ve Yurttaşlık Hakları Komisyonu seyahat özgürlüğünün uluslararası anlaşmalara uygun olarak yerine getirildiğini bildirirmiştir. Öyle ki artık Bulgaristan içinde Türk azınlık olmadığını iddia etmeyip azınlığı kabul eden söylemi ile uyumlu davranmaya başlamıştır. Ancak Türkiye için krizin sonlanması tehdit algısının karar alıcılar için de ortadan kalkmasına bağlıdır.
4 Ekim 1989’da toplanan İKÖ Dışişleri Bakanları New York’ta gerçekleştirilen olağanüstü toplantıda Kuveyt’in girişimi üzerine Bulgaristan ve Türkiye’nin ikili ilişkilerin ve Türk azınlığın durumunun görüşülmesi amacıyla 30 Ekim 1989’da Kuveyt’te görüşmeye davet edilmişlerdir. Bulgaristan’ın önkoşulsuz müzakereden vazgeçerek azınlığın durumun görüşülmesini içeren “gündemli görüşmeyi” kabul etmesi üzerine Türkiye de bu daveti kabul etmiştir. Böylece Bulgaristan’ın açıkça “önkoşulsuz” bir bildirimde bulunmasına gerek kalmadan Türkiye tutumunu değiştirerek görüşmeye katılma kararı almıştır. Bu aşamada karar alıcıların tehdit algısı hala Bulgaristan’ın mevcut baskıcı siyasetine devam edeceği yönündedir. Ancak görüşmenin kabul edilmesiyle de diplomasiden de vazgeçilmeyen bir siyasa izlendiği görülmektedir. Krizin sonlanmasında, Türkiye’nin tırmandırmaktan kaçınması sonucu, Türk yönetiminin diyalogdan yana bir tutum izlemesi sorunun müzakere edilebilirliğine zemin hazırlamıştır.
30 Ekim 1989 tarihinde öngörüldüğü şekilde taraflar Kuveyt’te müzakerelerde bulunmuşlardır. Türkiye’nin önceliği bu noktada ise Bulgaristan’daki Türk azınlığın varlığının kabulü olmuştur. Bulgaristan’ın da Türk azınlığı inkarından vazgeçmesi ile kriz yumuşama evresine girmiştir. Bu görüşmede ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik olarak gereken siyasi iradenin varlığı araştırılmıştır. Nitekim Kasım ayında tekrar sorunların görüşülerek kalıcı çözüm getirilmesi amacıyla buluşma kararı alınmıştır. Söz konusu görüşme 9 Ocak 1990’da gerçekleşmiştir. Çünkü Todor Jivkov ikitarı devrilmiş ve yeni hükümet kurulup düzene girene kadar görüşme mümkün olmamıştır.
29 Aralık 1989’da Bulgaristan’ın Türklere isimlerinin geri verilmesini, din, dil özgürlüğü tanınmasını kabul etmesiyle iki ülke arasındaki ilişkiler de normal seyrine dönerek kriz sonlanmıştır. Anlaşılacağı üzere Bulgaristan Türkiye’nin istemi üzerine söz konusu hak ve özgürlükleri sağlamamış kendi siyasal dinamiklerinin değişmesiyle azınlıklara hak sağlanması mümkün olmaktadır. Bulgaristan içerisindeki yapısal değişim Türkiye’nin istemi ile uyumlu politikalar üretecek iktidarı beraberinde getirmiştir.
Bulgaristan kriz sırasında oldu bitti ve sınırlı tırmandırma stratejilerine başvurmuştur. Bulgaristan, sistemsel değişme ile azınlık göç ettirilerek bir göç anlaşması yapılmadan üzerindeki yükümlülükten kurtulabilmenin yolunu aramıştır. Bu stratejiyi kullanırken aynı zamanda sınırlı tırmandırma stratejisine başvurarak Türkiye ile olan ilişkilerini tam olarak koparmadan amacını gerçekleştirebilecek, kendi lehine fiili durum yaratacak şekilde hareket etmiştir. Belirtmek gerekir ki ekonomik ilişkiler anlamında Türkiye Bulgaristan için oldukça önemlidir.
Bulgaristan’ın saldırgan stratejisi karşısında Türk yönetimi kendi stratejisini uygularken motivasyon eksikliği duymaktadır. Çünkü kendi stratejisini zorlayıcı bir güce dayandırmamaktadır. Bu sebeple de kriz sırasında istemin kabul edilebilmesi için Türk yönetimi tarafından rakibin kabul edilemez bir tırmanma korkusu yaratılamadığını görmekteyiz. Ancak bu tırmandırmanın yaratılmamasında sistemsel etki önemli bir yere sahiptir. Her iki ülke de farklı askeri-siyasi bloklarda yer almaktadırlar. Kriz tırmandırılarak askeri niteliğe evrilmiş olsaydı bloklar arası bir çatışma söz konusu olabilirdi. Bu sebeple de bir zorunluluk-aciliyet duygusu/baskısı yaratamamış olması muhtemeldir.
Krizi taraflarına göre tasnif edecek olursak öncelik ile krizBulgaristan ile Türkiye arasında yaşanmaktadır. İki taraf devlet arasında üçüncü aktörlerin de varlığından söz etmek mümkündür. Bu bağlamda uluslararası aktörler ve üçüncü devletler yaşanan krizin yarattığı gerginliği azaltmak amacıyla dâhil olmuşlardır. Diğer yandan Türkiye de uygulamış olduğu strateji doğrultusunda söz konusu aktörleri Bulgaristan’ı fiili durum yaratma çabası içindeki eylemlerinden vazgeçirmek amacıyla kullanmıştır. Bu bağlamda Türkiye krizin insani içeriği itibari ile AGİK, İKÖ, Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluşlar nezdinde sorunu bu kurumların gündemine taşınmıştır. Bulgaristan’ın uygulamaları Suriye, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkelerin karar alıcılarına iletilerek bu ülkelerin Bulgaristan’ı kınamaları sağlanmıştır. Ancak kriz sırasında Türkiye’nin Bulgaristan’ı zorlamasında etkili olan ABD’nin desteği olduğu söylenebilir. Bu kapsamda ABD’nin Bulgaristan yönetimine uyarıları, ekonomik ambargo uygulaması, ABD parlamentosunun Bulgaristan’ı kınaması ile Bulgaristan’ı etkileme çabası içinde olan önemli üçüncü aktörlerden biri olmuştur. Sovyetler Birliği’nin sorunu Bulgaristan’ın iç meselesi olarak yorumlaması ile Türkiye’yi zor durumda bırakan aktörlerden biri olmuştur. Arabuluculuk rolü üstlenen Kuveyt’in etkisi ile Ayrıca arabuluculuk rolü üstlenen devletlerin varlığından da bahsedilebilir.
Karar alma birimleri açısından krizi değerlendirecek olursak her iki ülkede de baskın liderlerin ürettikleri politikaların krizi yönlendirmede etkili olduğu görülmektedir. Türkiye’nin Başbakanı Turgut Özal’ın liderlik özellikleri özellikle krizin başarısını etkileyen önemli bir fatör olarak karşımıza çıkmaktadır. Karar alma biriminin dinamiklerinde liderin başkalarının görüşlerine olan yaklaşımı önemli bir yere sahiptir. Oysa Başbakan Özal sınır kapatma kararını tek yanlı olarak ele almış ve Türkiye’nin krizin başlangıcından beri dillendirdiği açık kapı söylemleri ile uyumsuz tutum geliştiriştir. Bu durumda lider kendisine uygun olan bilgi kaynağı ile hareket etmiş CIA’den elde edilen 100.000 kişinin geleceği varsayımı ile rahatça söylemlerini dile getirmiştir. Lider etkisini ayrıca krizi yönetilirken Başbakan Turgut Özal’ın ekonomik ve siyasal alanı birbirinden ayrı tutan anlayışı ile ekonomik yaptırımlara başvurulması konusunda ikincil yol olması konusunda görmekteyiz. Turgut Özal’ın kriz sırasında Türklük kimliğine vurgusu ‘soydaş’ olarak nitelendirilen Müslüman/Türk azınlık karşısında ise Türkiye’nin İKÖ ve Müslüman ülkeler nezdinde yapmış olduğu girişimlerde başarısız olmasında etkili olmaktadır. Kurumsal karar alma mekanizması kapsamında ise Anayasa’nın Başbakana vermiş olduğu yetki ve sorumluluk üzerine, Başbakanın bakanlara karşı sorumlu olmayıp tam tersi bakanların Başbakana karşı sorumlu olması dolayısıyla Başbakan Turgut Özal kriz sırasında Dışişleri Bakanlığı’nın benimsemiş olduğu temel prensiplerin dışında söylemlerde ve eylemlerde bulunabilmiştir. Diğer yandan Bulgaristan’daki Todor Jivkov yönetimi de sivil otoriter rejime sahiptir. Bu sebeple de azınlığı tahakküm altına alan milliyetçi siyasetin izlenmesine olanak yaratmaktadır.Bulgaristan yönetiminin Türkiye’yi bir komşu devlet olarak değil de içinde barındırdığı azınlığın “anavatanı” olarak görmesinin bir sonucu olarak ilişkilerin iyi komşuluk çerçevesinde yürütülmesi mümkün olmamış, krizin gelişen bir süreç içinde ortaya çıkmıştır. Nitekim, gelişen kriz kapsamında Türk yönetimi Bulgaristan yönetimine Bulgaristan’ın statükoyu ihlal eden eylemlerini durdurması için istemini 22 Şubat 1985 tarihinde iletmiş fakat ancak sistemsel değişim ile beraber 10 Kasım 1989 tarihinde Todor Jivkov’un iktidardan ayrılması ile istemin yerine getirilmesini sağlayacak koşullar Bulgar yönetimi içinde oluşturulmuştur.
Krizin başarılı ya da başarısız bir şekilde yönetilmesinde, yönlendirilebilmesinde ulusal koşullar da etkilidir. Kriz 1980 askeri darbesi sonrasında demokrasiye geçilmesiyle iktidara gelen sivil bir hükümet tarafından yürütülmektedir. Demokratik bir rejime geçilmesine rağmen henüz sıkıyönetim tüm ağırlığı ile varlığını hissettirmekte olup Türkiye azınlıkların haklarının geliştirilmemesi, demokrasinin sağlanmadığı, özgürlüklerin sınırlandığı gibi gerekçeler ile uluslararası alanda kınanmaktadır. Bu durumda kendisinin de azınlık haklarını sağlayamaması ve Bulgaristan’dan da azınlık haklarının sağlanması yönünde aynı beklenti içinde olması Türkiye için çelişkili bir durum yaratmış olup Türkiye’nin Bulgaristan’ın uygulamalarına karşılık sorunu uluslararası platformda savunmasını zorlaştırmıştır. Öte yandan sorunun Türk halkı tarafından “milli dava” olarak benimsenmiş olması ise karar alıcıların krizi yönetmesinde kolaylaştırıcı bir etmen olmaktadır.
[1] İbrahim Kamil, “İkili ve Çok Taraflı Siyasi Antlaşmalar, İnsan Haklarına İlişkin Belgeler ve Bulgar Anayasasına Göre” Bulgaristan’daki Türklerin Hakları,Ankara: Yüksek Öğretim Kurulu Matbaası, 1989, s. 29.
[2]Archive of Bulgarian Interior Ministry, a report of the operation (АМВР, рег. № I 5224 от 17 декември 1984 г. Протокол от оперативка на ръководството на МВР, проведена на 10.12.984 г.)’dan aktaran, The Revival Process and Its Influence on the Identity of Bulgarian Turks in Turkey” , http://www.balkanethnology.org/files/library/Mila/The_Revival.pdf [10.07.2013].
[3]“Evren Jivkov’dan ‘Çözüm’ İstedi”, Cumhuriyet, 16 Ocak 1985, 1.
- Görüntüleme: 962
1992-1993 NAHÇIVAN KRİZİ
Soğuk Savaş’ın son döneminde ABD ve SSCB arasında güç mücadelesinin arttığı “İkinci Soğuk Savaş” yaşanmıştır.[1] 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile NATO’nun rolü sorgulanmaya başlamıştır.[2]
Soğuk Savaş sonrası süper güçlerin rekabetinden kaynaklanan güvenlik endişeleri yerini daha küçük devletlerin güvenlik endişelerine bırakmıştır.[3] Diğer bir deyişle, Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran nükleer savaş tehdidi yerini iç savaş, mülteci sorunu, terörizm, bölgesel çatışmalar gibi dinamiklere bırakmıştır. Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında ABD önderliğinde çok merkezli sistem, sistem düzeyi açısından bölgesel alt sistem mevcuttur.
Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Kafkasya ve Orta Asya bölgesinde Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan bağımsızlığını kazandı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile bölgede siyasi istikrarsızlık hakim oldu. Bölgeden Sovyet Birliği’nin çekilmesi ile meydana gelen güç boşluğunu diğer devletlerin doldurmaya çalışması ile bölge devletlerarası stratejik ve ekonomik rekabetin odağı oldu. [4]
Ortadoğu’ya yakın olması ve enerji kaynaklarına sahip olması nedeniyle Kafkasya ABD’nin ilgi odağı oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bölgede etkisi zayıflasa da Rusya, bölgedeki ayrılıkçı güçleri destekleyerek etki alanının genişletme siyaseti izledi. Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan’ı askeri açıdan destekleyerek çatışmaya müdahil oldu. Bununla birlikte, Körfez Krizi sonrasında ABD’nin yayılmacı siyasetinden endişe eden Rusya
Kafkasya bölgesinde ABD ile güç yarışına girdi.[5] Türkiye’nin bölge ile olan ilişkisi 1990’ların ilk başında kültürel temelli olmuş,[6] 1990’ların ortalarında Azerbaycan ve Gürcistan ile enerji anlaşmaları imzalanmıştır.[7] Türkiye 1988’den itibaren cereyan eden Ermenistan-Azerbaycan sorununda Azerbaycan tarafını desteklemiş, Azerbaycan’a siyasi ve diplomatik destekte bulunmuştur. Ermenistan’ın 1991 yılında 1921 Kars Antlaşması ile oluşturulmuş sınırı tanımaması sonucu 1992 yılında Türkiye Ermenistan ile diplomatik ilişkileri kesmiştir.[8] Türkiye, Ermenistan ilişkilerinin yeniden düzelmesi olarak Ermenistan’ın Türkiye üzerindeki toprak taleplerinden vazgeçmesi, soykırım iddialarını bırakması ve Karabağ sorununun çözülmesi şartına bağlamıştır. İran bölgede mezhep temelli dış politika çizgisi izlemiştir. Güney Azerbaycan bölgesi ve Hazar’ın paylaşımı meselesi İran-Azerbaycan ilişkilerinde algısal güvensizlik yaratan bir unsur olmuştur.
Diğer yandan, önemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1982 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur. 1982 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde dış politika karar alma mekanizmasının içinde yer alan başat aktör hükümet (Bakanlar Kurulu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümet dış politika konularında karar almakta ve bunların uygulanması ile ilgili Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermektedir.[9] Dışişleri Bakanlığı yürütmenin aldığı dış politika kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı dış politika ile bilgi toplamak, bu bilgiler ışığında yaptığı değerlendirmeleri siyasi makamlara sunmakla yükümlüdür.[10]
TBMM’de ise dış politika konuları tartışılmakla beraber TBMM’nin dış politika konusundaki asıl yetkisi meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yollarıyla yürütmenin aldığı kararları denetlemektir. Cumhurbaşkanı yabancı ülkelere temsilci göndermek ve kabul etmek, uluslararası anlaşmaları onaylama ve istisnai hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kullanılmasına karar verme yetkileri vardır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu tarafından üstlenilmektedir. TBMM’nin dış politika kararlarını denetlemekle beraber uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda TSK’nın kullanılmasına veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi bulunmaktadır.
1982 Anayasası çerçevesinde TSK’nın dış politika karar alma sürecindeki rolü danışmanlık, planlama ve savunma gibi yetkilerle sınırlıdır. 1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise milli güvenlik ile ilgili aldığı kararları Bakanlar Kurulu’na bildirir. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1980-1983 döneminde Türkiye’de başat karar alıcı aktör olmuş, 1983 genel seçimlerinin ardından 1989’a kadar MGK üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak karar alma mekanizmasında bulunmuşlardır. 1983 yılında kurulan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği (MGKGS) milli güvenlik ile ilgili meselelerde kapsamlı dış politika önerileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda, MGKGS, Bakanlar Kurulu ile MGK arasında eşgüdüm sağlamakla görevlidir.[11]
Turgut Özal 1989-1993 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapmış, bu dönemde Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel başbakan sıfatıyla görev yapmışlardır. 1993 yılında Süleyman Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakandır. Turgut Özal cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrasiyi geri plana iten uygulamalara girmiştir.[12] Bürokrasideki hiyerarşik düzene önem vermeyerek ve geleneksel dış politika söylemini reddederek pragmatik ve ekonomi ağırlıklı dış politika söylemine ağırlık vermiştir.[13] Turgut Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, Dışişleri Bakanlığı, TSK, TBMM gibi kurumların dış politikadaki etkisini azaltarak dış politikanın oluşturulmasında aktif bir rol üstlendi. Çoğu zaman dış politika kararları verirken Dışişleri Bakanlığını dışarıda tutarak ve doğrudan diplomatlar ile ilişki kurarak Bakanlığı’nın dış politikadaki etkisini azalttı.[14] ANAP’ın mecliste çoğunluğa sahip olması ve ANAP tarafından desteklenmesi Cumhurbaşkanı Özal’ın dış politikada aktif tutum sergilemesine zemin hazırlamıştır.[15]
Cumhurbaşkanı Özal bürokrasi temelli dış politika çizgisini göz ardı ederek pragmatik, ekonomi ağırlıklı ve bir dış politika söylemine ağırlık vermiştir. Batı’lı ülkelerle ilişkileri geliştirmekle birlikte Batı eksenli dış politika geleneğinden farklılaşmıştır. Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar ile ilişkileri geliştirerek çok yönlü bir dış politika uygulamıştır.[16] 1 Eylül 1991 TBMM açılış konuşmasında Turgut Özal Türkiye’nin Kafkaslar ve Orta Asya bölgesi için bir lider olabileceğinin altını çizmiştir.[17]
Döneme siyasi açıdan insan hakları ihlalleri, olağanüstü hal uygulamaları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. Güneydoğu bölgesinde GAP aracılığıyla bölgesel kalkınma projesi hayata geçmiştir. Medya, kamuoyu, ordu ve iş dünyası dış politikanın şekillenmesine katkıda bulunan aktörlerdir.[18] 12 Eylül dönemi yasaklarının kalkması ile medyada dış politika daha rahat tartışmaya başlanmış, medya kamuoyunun oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Özal dış ekonomik politika izlediği için iş dünyasından gelen bakanlar ekonomi kararlarında etki sahibi olmuşlardır. [19]
Döneme siyasi açıdan insan hakları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. 1990 itibarı ile yapılan nüfus sayımında toplam nüfus 56.473.035’dir. Nüfusun %59’u il ve ilçe merkezlerinde %41’i belde ve köylerde yaşamaktadır. Nüfusun 28.607.047’u erkek, 27.865.988’i ise kadınlardan oluşmaktadır.Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.
3 Aralık 1920’de imzalanan Gümrü Antlaşması ile Türkiye’nin doğu sınırı çizilmiştir. 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması Türkiye’nin doğu sınırlarlarını teyit etmiş ve Nahçıvan’ın statüsünü belirlemiştir. Bu antlaşma ile Sovyetler Birliği ve Türkiye “Nahçıvan kesiminin koruyuculuk hakkını üçüncü bir devlete karşı hiçbir zaman bırakmamak koşulu ile Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir bölge oluşturulması konusunda” anlaşmaya varmışlardır.Bu antlaşma ile Nahçıvan topraklarının Aras talveg çizgisinin doğusu ile Tağna Dağı– Veli Dağ– Bağırsık– Kömürlü Dağ çizgisi arasından sıkışmış üçgen kesiminde, bu toprakların Kömürlü Dağ’dan başlayıp Saray Bulak– Ararat İstasyonundan geçerek Kara Su’nun Aras ile birleştiği yerde sona eren sınır çizgisinin Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan yetkili temsilcilerinden oluşacak bir komisyon eliyle belirlenmesi kararlaştırılmıştır.[20]
Türkiye, ayrıca 13 Ekim 1921 tarihinde Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’la Kars Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma, dostluk antlaşmasıdır ve içerik olarak Moskova antlaşması ile benzerlikler gösterir. Bu antlaşma ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sosyalist Sovyetler Cumhuriyetleri Hükümetleri Nahçıvan bölgesinde Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir ülke oluşturulması konusunda anlaşmışlardır. Bağıtlı Taraflar, toprakları üzerinde, karşı taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklardan birinin hükümeti rolünü üstlenmek savında bulunan örgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşım amacında olan grupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeyi yükümlenirler.[21]
Ermenistan 23 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye, Ermenistan’ı bağımsızlığını ilan etmesinden kısa bir süre sonra tanımış ve insani yardım malzemesi göndermiştir. Türkiye’nin, Ermenistan ile komşuluk ilişkilerini geliştirmekteki kararlılığını, Ermenistan’ı Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne davet ederek sürdürmüştür.[22] Ancak, Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi’nde 1915 yılında yaşanan olayların “soykırım” olarak tanınması için çalışacağını deklare etmiş, bu deklarasyonun Ermenistan Cumhuriyeti’nin anayasasına temel oluşturacağı belirtilmiştir.[23] Ermenistan, Türkiye ile sınırını belirleyen 1921 Kars ve Moskova Antlaşmalarının geçerli olmadığı iddiasını da gündeme taşımıştır.[24] Bağımsızlık Bildirgesi’nde Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi, Batı Ermenistan olarak nitelendirilmiştir.
Ermenistan’ın bağımsızlık sonrası soykırım iddialarını gündeme getirmesi ve Türkiye ile olan sınırı tanımaması Türkiye-Ermenistan ilişkilerini gerginleştiren faktörler olarak ele alınabilir. Türk karar alıcıları bakımından olaya bakıldığında Nahçıvan Krizi 1992’de Ermenilerin Nahçıvan’ın Sederek İdari bölgesini işgal etmesi ile başlamıştır. Sederek,Sharur, Babak, Ordubad, Julfa, Kangarli, Shahbuz ile birlikte Nahçıvan’ı oluşturan 7 bölgeden biridir.[25] Sederek’in Türkiye-Nahçıvan sınırında bulunması sebebiyle Türkiye açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’e Ermeni saldırıları Nahçıvan’ın Ocak 1990’da Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilanından hemen sonra başladı. Bu tarihte Ermeniler Sederek’e bağlı Kerki köyünü işgal etti.[26]
1992’den itibaren Nahçıvan’da yoğun çatışmalar yaşanmıştır. 3 Mayıs 1992 tarihinde Ermeni çeteler Nahçıvan’a saldırmış, Türkiye sınırına yakın köylere topçu ateşi açmıştır.[27] Saldırılar karşısında Demirel “Anormal bir durum yok. Hudut ihlali var sadece. Kars Valisi ile konuştum. Endişe edilecek bir durum olmadığını söyledi. Alarm yaratmaya neden olacak bir şey yok. Bush ile görüşeceğim” şeklinde konuştu.[28] Ermeni çeteler 7 Mayıs’ta Günnük köyü ve Şuşa kentini ele geçirmiştir.[29] Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin ilk tepkisi sözsel nitelikte olmuştur. Başbakan Demirel, ABD Başkanı George Bush’u arayarak Nahçıvan’da Ermeni saldırılarının devam etmesi halinde Türkiye’nin garantör ülke olarak sessiz kalmayacağını bildirmiştir.[30]
18 Mayıs 1992 tarihinde Ermeniler, Sederek’e tekrar saldırı düzenlemiştir.[31] Daha önce belirtildiği üzere Sederek’in Türkiye ile Nahçıvan arasındaki sınır bölgesinde olması açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’in düşmesi durumunda Türkiye ile Nahçıvan arasında sınır bağı kopmuş olacaktır. Sederek’e saldırılar devam ederken Nahçıvan yarı özerk bölge yönetiminin lideri olan Haydar Aliyev Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ünal Ünsal görüştü. Haydar Aliyev bu görüşmede durumun kritik bir önemi olduğunu ve Sederek’in her an Ermeni güçlerine düşebileceğini belirtti ve Türkiye’den müdahale talebinde bulundu.[32]
Sederek’e gerçekleşen Ermeni saldırıları Türk karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir gelişme olmuştur. Bu tarihten sonra Türk karar alıcılar arasında askeri müdahaleye ilişkin yoğun tartışmalar başladı. Dışişleri Bakan Vekili Onur Kumbaracıbaşı “Nahçıvan Karabağ’a benzemez. İmza koyduğumuz anlaşmalar var. Göz göre göre sınır değişikliğine izin vermeyiz. Ermenilerin daha fazla işin tadını kaçırmalarına izin vermeyeceğiz” şeklinde konuştu.[33] Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin Türkiye’nin Ermenistan’ın Nahçıvan’a dönük saldırılarına daha fazla sessiz kalamayacağını ifade etmiştir. Çetin, Türkiye’nin bu konudaki politikasının “silahla sınır değiştirilemez” şeklinde olduğunu belirtmiştir.[34] Dışişleri Bakanlığı Nahçıvan ile ilgili silah zoruyla oldu-bittilerin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini deklare etmiştir.[35]
18 Mayıs 1992 tarihinde Başbakan Vekili Erdal İnönü “Nahçıvan’ın varlığına neden olmuş anlaşmada imzası bulunan bir ülke olarak, Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün korunması ve orada yaşayan insanların bir kazaya uğramaması için büyük dikkatimiz var” diyerek açıklamada bulunmuştur.[36] Erdal İnönü “Orada [Nahçıvan’da] dışarıdan gelen saldırıların durdurulması, saldırganların geri dönmesi, bütün bunların devletlerin ortak gücü ile yeni bir çatışmaya yol açmadan düzeltilmesini istiyoruz” diye konuştu.[37]İnönü, Ermenistan Dışişleri Bakanı Raffi Ovanisyan’ı telefonla arayarak, Nahçıvan’a yönelik saldırının hemen durdurulması gerektiğini ve saldırıların devam etmesi durumunda sonucun çok ağır olacağını bildirmiştir.[38] Türkiye’nin Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişesi, Rusya Federasyonu ve ABD temsilcilerine anlatılmıştır.[39]
19 Mayıs 1992 tarihinde Türkiye’nin Ermenistan sınırına bir mekanize tugay ve tümen konuşlandırmıştır.[40] Demirel’in başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nda bir bildiri yayınlanmıştır. Bildiride “Ermenilerin son saldırıları karşısında Türkiye’nin bugüne kadar izlediği dengeli ve müzakereler yoluyla barışın sağlanmasına yönelik politikasının ciddi bir şekilde etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır” denilmiştir.[41] Türkiye’nin sınıra asker konuşlandırması ve Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin politika değişikliğine gideceğini bildirmesi Türkiye’nin krizi tırmandırdığının bir göstergesidir.
Aynı gün Nahçıvan konusu Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmüştür. Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin şu şekilde konuşmuştur:
“Nahçivan Cumhurbaşkanı Sayın Haydar Aliyev ve Sayın Meclis Başkanıyla sürekli görüşmekteyiz. Ermeniler, Nahcivan sınır boyundaki kendi topraklarından top ve roket atışlarıyla, zaman zaman, saldırılarını artırarak sürdürmektedirler, öyle ki, sınıra 20 kilometre mesafedeki Şaror Kaymakamlığı dahi, bu uzun menzilli atışlardan isabet almıştır. Sayın Aliyev, Ermenistan Cumhurbaşkanı Petrosyan’la iki defa telefonla görüştüğünü, Petrosyan'ın, kendisine, top ve roket atışlarının durdurulacağına dair söz verdiğini belirtmiş; ancak, biraz önce kendileriyle yaptığım konuşmada, azalmış olmakla birlikte, tümüyle giderilemediğini söylenmiştir. Durumu yerinde incelemek üzere Nahcivan’a derhal bir heyet göndermekteyiz. Heyetimiz, Nahçıvan’ın maruz kaldığı saldırıyı bütün unsurlarıyla yerinde belirlemeye ve gözlemler yapmaya çalışacaktır.
…
Kafkasya'da, 7 milyonluk Azerbaycan ve 60 milyonluk Türkiye arasında sıkışmış olan 3,5 milyonluk küçük bir ülkenin saldırgan davranışlarına karşı çıkmak için derhal silaha sarılmak cihetine gitmek, gerekirse en son yapılacak işi, en başta yapmak olurdu; bu da, meselenin kendi boyutlarının dışına taşmasına ve genel bir Müslüman - Hıristiyan ihtilafına dönüşmesine yol açabilirdi. Biz, Azerî kardeşlerimizin haklı davalarının sözcülüğünü üstlenerek, hukuk dışı davranan tarafı dünyaya tescil ettirdik ve uluslararası toplumun sorumluluğu üstlenmesini sağlamaya çalıştık. Savaş alanındaki halihazır durum elbette ki geçicidir. Azerbaycan, bu haksız durumun düzeltilmesinde, sadece Türkiye'yi değil, artık, dünyayı da giderek arkasında bulacaktır”.[42]
21 Mayıs 1992 tarihinde Azeriler Ermeniler tarafından ele geçirilen Sederek bölgesindeki Kırmızılar tepesini geri almıştır. Akabinde, bu bölgedeki Mil tepesinin alınması için Azeriler Ermenilerle çatışmaya girmişlerdir. Haydar Aliyev, Türkiye’den asker istemediklerini belirtmiştir. Ancak, durumun belirsizliği karşısında “her gün yeni gelişmeler oluyor. İşler kötüye giderse bu hiç istemeyeceğimiz anlamına gelmesin” diyerek çatışmaların dinamiğine göre Türkiye’den askeri yardıma açık olduklarının sinyallerini vermiştir. [43]
Haydar Aliyev, açıklamasında, Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan’ın iki ülke arasında ateşkes sağlanması için Türkiye’nin müdahale etmeme koşulu getirdiğini belirtmiştir. Aliyev “Petrosyan, Nahçıvan ile Ermenistan’ın işbirliği ile olayların önlenebileceğini söylüyor. Bana açıkça Türkiye’nin olaylara karışmamasını, böyle bir durumun sağlanması durumunda ateşkesi durdurmaya hazır olduklarını söyledi. Ben de kendisine savaşın Ermenistan tarafından başlatıldığını, bunu Nahçıvan’ın üzerine yıkmanın yanlış olacağını hatırlattım ve anlaşma yapmaya hazır olduğumuzu bildirdim. Bu görüşmeden sonra Ermenistan’ın Savunma Bakanı Serkisyan’la telefon bağlantısı kurdum. Aynı sözleri o da söyledi” diye konuştu.[44]
23 Mayıs’ta Ermenilerin Sederek’te başlattığı çatışmalar dururken, Azeri milislerin Ermeni tarafına yaptığı top atışları devam etti.[45] 25 Mayıs’ta Demirel Rusya Federasyonu başkanı Boris Yeltsin ile bir araya geldi. Yeltsin görüşme sonrası Rusya’nın Kafkasya bölgesinden askerlerini çekeceğini ve eski SSCB sınırları içindeki mevcut anlaşmazlıkların politik yollardan çözülmesinden yana olduğu mesajını verdi.[46] Görüşme sonrasında imzalanan Türk-Rus ortak bildirisinde Ermenistan kınandı ve Ermenistan-Nahçıvan sınırında yaşanan çatışmaların endişe verici olduğu vurgulandı.[47]
28 Mayıs 1992 tarihinde Başbakan Demirel Türkiye’yi Nahçıvan’a bağlayan Hasret-Umut köprüsünün açılışında “Kim kuvvet kullanarak kullanarak toprak kazanma yoluna giderse, bilmelidir ki, kendisinden daha kuvvetlisi de vardır ve pişman olacaktır” demesi Türkiye açısından krizin devam ettiğinin bir göstergesidir.[48] Türkiye’nin güç kullanma tehdidine rağmen Nahçıvan’a saldırılar devam etmiştir. 31 Mayıs’ta Ermeniler Nahçıvan’ın Ordubad bölgesinin Çotam, Genze, Soyuk ve Çilid köylerini top ateşine tutmuştur.[49] 6 Ağustos 1992 tarihinde Ermeni çeteleri Nahçıvan’a saldırılarını arttırmışlardır. Ermeni kuvvetleri Nahçıvan’ın doğusundaki Şaşur kentini ve bazı köyleri top ateşine tutmuştur.[50]
6 Nisan 1993 tarihinde Türkiye’nin, Nahçıvan sınırına yine askeri birlik konuşlandırmıştır. Sınırda askeri hareketliliğin artması Ermenistan tarafından endişe ile karşılanmış, Ermenistan’ın Moskova Büyükelçisi Feliks Mamikonyan bu durumun Ermenistan’ı misillemeye zorladığını ve Ermenistan’ın saldırıya uğraması durumunda Rusya’dan askeri yardım almayı düşündüklerini belirtmiştir.[51] Bu açıklama, Türkiye’nin sınır politikasının Ermeni karar alıcılar için kriz yaratan durum oluşturduğunu göstermektedir. Diğer bir ifade ile, Türkiye’nin sınıra asker konuşlandırması Ermenistan’da Türkiye’nin saldırıda bulunacağına ilişkin tehdit algısında artmaya yol açmıştır. Ermenistan Devlet Başkanı Levon-Ter Petrosyan’ın “Bugüne kadar sorunun barışçıl yoldan çözümlenmesi için uluslar arası camianın harcadığı çabalar, Bakü ve Ankara yüzünden sonuçsuz kaldı” şeklindeki açıklaması Türkiye-Ermenistan arasındaki gerginliği yansıtmaktadır. [52]
7 Nisan 1993 tarihinde Kırgızistan gezisinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Nahçıvan’a asker gönderilmesini önerdi. Özal “…Ermeni hududunda siz ciddi bir manevra, ciddi bir şey yapsanız, üç tane merminiz de o tarafa düşse…Ne olur? Yani mesele sen fazla ileri gidersen ben buradayım demektir. Bunu lafla değil, fiilen yapmak lazım…” şeklinde konuştu.[53] Yine konu ile ilgili, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Türkiye Daimi Temsilcisi Mustafa Akşin, “Türkiye, Azerbaycan’ın işgaline izin vermeyecek, Azerbaycan’ı savunacak” diye konuştu.[54]
3 Eylül 1993 tarihinde gerçekleşen Çankaya zirvesinde asker gönderme yetkisi için TBMM’ye gidilmesi tartışıldı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, Milli Savunma Bakanı Nevzat Ayaz, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in katıldığı toplantıda Azerbaycan ile karşılıklı güvenlik ve işbirliği anlaşmasının yapılması ve Azerbaycan’a yönelik bir saldırı durumunda Türkiye’nin bölgeye asker göndermesi seçeneği masaya yatırılmıştır. Sonuç olarak, toplantıda Körfez Savaşında olduğu gibi Ermeni saldırılarını durdurmak amacıyla TBMM’den yetki alınması noktasında toplantı yapılmıştır.[55] Aynı tarihte, TSK ait jet uçaklarının Türkiye-Ermenistan sınırında keşif uçuşu yapması, Türk karar alıcıların krize verdiği tepkinin askerileşme derecesini arttırdığını göstermektedir.[56]
11 Eylül 1993 tarihinde Ermenistan sınırına TSK tarafından tank, top, uçaksavar, zırhlı personel taşıyıcı, havan birlikleri ile yığınak yapılmaya başlaması ile Türk karar alıcılar açısından krizin tırmandırmaya devam etmiştir. Ermeni askerleri de sınırın diğer tarafında eş zamanlı olarak siper kazmaya başlaması Türkiye’nin sınırdaki askeri hareketliliğinin Ermenistan tarafından tehdit olarak algılandığı ve bir kriz durumu oluştuğunu göstermektedir.[57]12 Eylül’de Türkiye’nin Nahçıvan-Ermenistan sınırında yerleştirilen tank, top, uçaksavar ve uzun menzilli ağır topların namlularının Ermenistan’a çevrilmesi iki ülke arasında yüksek savaş ihtimali olduğunu göstermektedir.[58]
12 Eylül’de kriz iki taraflı tırmanma seyri gösterse de sonra Nahçıvan’da çatışmalar geçici olarak durmuştur. 1 Haziran 1994 tarihinde Ermeni güçleri Sederek bölgesini topçu ateşine tutmuş, Sederek’in Günnet köyüne girip, bölgeye ait tepeleri ele geçirmişlerdir.[59] Çatışmalar 1996 yılında tekrar şiddetlenmiş, Şubat ayında Nahçıvan’a bağlı Yerashavan köyünde Azeri ve Ermeni birlikleri arasında çatışmada birçok kişi yaşamını yitirmiştir.[60] Ancak, 1994 ve 1996 yıllarında yaşanan çatışmalar Türk ve Ermeni karar alıcılar açısından kriz olarak nitelenmemiştir.
Türk karar alıcılar açısından kriz dönemi 1992-1993 dönemini kapsamaktadır. Türkiye’nin krizi tırmandırması Ermenistan karar alıcılar açısından krizin tetikleyicisi olmuş, sonuç olarak iki ülke savaşın eşiğine gelmiştir. Ancak, krizin tırmanmasından hemen sonra unutulma evresine girdiği gözlemlenmektedir. Bu tarihten sonra Nahçıvan’daki çatışmalar seyrekleşmiş, iki ülkenin gündeminden düşmüştür. Kriz sonrası evrede Ermenistan’ın Nahçıvan’ı işgalinin büyük oranda engellendiği görülmektedir. Ancak, exclave sayılan Karki bölgesi halen Ermenistan işgali altındadır. Karki, hukuken Azerbaycan’ın bir parçası olsa da, de facto olarak Ermenistan’ın kontrolü altında kalmıştır.[61] Ermenilerin Azerbaycan’ın Karki bölgesini işgal etmesi ile birlikte bölgede yaşayan Azeri nüfusu terk etmiş ve bu tarihten sonra Karki, Tigranashen diye anılmaya başlanmıştır.[62]
Nahçıvan konusunda kriz yönetim süreci şu şekilde analiz edilmektedir. Nahçıvan krizi Türkiye’nin garantörlüğünü üstlendiği Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün ihlal edilmesi neticesinde ortaya çıktığından ötürü Türkiye açısından dolaylı kriz niteliğindedir.
1990 yılında Nahçıvan’da gerçekleşen Ermeni saldırıları 1992 yılında yoğunlaşmıştır. Artan Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin ilk tepkisi sözlü uyarı niteliğinde olmuştur. 18 Mayıs’ta Türkiye ile Nahçıvan sınır bölgesinde yer alan Sederek’e saldırı düzenlenmesi Türk karar alıcıları açısından kriz yaratan durum olarak değerlendirmiştir. Türkiye sınırına asker konuşlandırarak ve gerekirse güç kullanacağını deklare ederek krizi tırmandırmıştır. 3 Eylül 1993 tarihinde iki tarafın da karşılıklı olarak sınırına asker yığması savaşın eşiğine gelindiğinin göstergesidir. Ancak krizin sonuçlanması hukuksal bir düzenleme ile gerçekleşmemiştir. Bu tarihten sonra Nahçıvan’da çatışmalar kısa süreli olarak durmuş, Nahçıvan konusu Türkiye’nin ana gündem maddesinden çıkmıştır. Çatışmaların Türkiye’nin diplomatik ve askeri baskıları neticesinde azalması nedeniyle sonucun niteliği Türkiye açısından üstünlük sağlayıcı ve zımni uzlaşı kategorisinde değerlendirilebilir. 1994 ve 1996 yıllarında milis gruplar arasında küçük çaplı çatışmalar olsa daNahçıvan’ın toprak bütünlüğü korunmuştur.
Nahçıvan krizi çatışma-kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa ani kriz özelliği göstermektedir. Krizi tetikleyen aktörün başından beri Ermenistan (devlet) olmuştur. Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı iki taraflı olmuştur. Kriz sürecince herhangi bir devlet ya da örgütün doğrudan müdahalesi olmamıştır.
Kriz çıkaran tarafın niyetine bakıldığında Ermenistan doğrudan Türkiye’nin toprak bütünlüğüne bir tehdit teşkil etmemesine rağmen Türkiye, Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü garanti altına alan uluslararası antlaşmalara taraf olması sonucu Nahçıvan sorununa müdahil olmuştur. Dolayısıyla, Türkiye açısından kriz Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün tehdit edilmiş olması ve saldırıya uğraması ile ortaya çıkmıştır.
Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye açısından dolaylı kriz özelliği taşımaktadır. İçerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve hukuksal alanları kapsamaktadır. Sederek idari bölgesi Türkiye’nin Nahçıvan sınırında bulunması sebebiyle stratejik öneme sahiptir. Türkiye Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü korumak için diplomatik, siyasi ve askeri yöntemleri denemiştir. Meselenin Türkiye açısından kriz olması Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalardan kaynaklanmaktadır.
Krizin tetikleyicileri sistemdeki dış değişim, siyasi ve dolaylı şiddet olarak tasnif edilebilmektedir.Kriz tetikleyicisinin şekliyse sistemdeki değişim, anlaşma ihlali ve statü ihlali olarak tasnif edilebilmektedir. Kriz yaratan olaya ilk tepki sözlü tepki, siyasi tepki, şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki şeklinde olmuştur.
Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, toprak kaybı ve varlığa yönelik tehdit şeklindedir. Ermeni saldırıları Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü tehdit etmiştir. Bu tehdit karşısında Türkiye’nin yükümlü olduğu uluslararası antlaşmaları göz ardı ederek sessiz kalması Türkiye’nin imajını zedeleyici sonuçları olabilirdi.
Türkiye kriz boyunca zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulamıştır. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği 3. aktör desteği ve şiddet içermeyen askeri yöntemlerine başvurduğu görülmektedir. Kriz döneminde Türk yetkililer ABD ve Rusya temsilcileri ile bir araya gelerek Türkiye’nin Nahçıvan’ın statüsü konusundaki endişelerini dile getirmişlerdir. Türkiye en son seçenek olarak sınırına asker yığarak krizi tırmandırma yöntemine başvurmuştur. Ermenistan’ın kriz yönetim stratejisi sınırlı tersine çevrilebilir tepki şeklindedir. Ermenistan krizin ilk safhalarında şiddet içermeyen çözüm yöntemlerini kullanırken, krizin son safhasında şiddet içeren çözümlere başvurmuştur.
Kriz boyunca şiddetin seviyesi ibret verici güç kullanma tehdidi düzeyinde kalmıştır. Kriz boyunca üçüncü aktör olarak Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), ABD ve Rusya dolaylı olarak müdahil olmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Dağlık Karabağ ile ilgili aldığı 822 sayılı kararında Azerbaycan ve Ermenistan’ın kötüye giden siyasi-güvenlik ilişkisinin endişe kaynağı olduğu vurgulanmış ve Ermenistan’ın Kelbecer dahil olmak üzere işgal ettiği diğer Azerbaycan topraklarından çekilmesi talep edilmiştir.[63] Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın bütünlüğünün korunması maksadıyla oluşturulan Helsinki Nihai Senedi’ne dayanan AGİT, 1996 yılında Lizbon zirvesinde Ermenistan ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün korunmasını içeren tavsiye kararları almıştır.[64]
Nahçıvan’daki çatışmalar ile eş zamanlı olarak meydana gelen Dağlık Karabağ’daki Azerbaycan-Ermenistan savaşında Rusya Ermenistan’a siyasi ve askeri destek vermiştir. 1991 yılında Rusya-Ermenistan güvenlik antlaşması imzalanmıştır.[65] 1992’den itibaren Rusya Ermenistan’a silah ve yakıt yardımı yapmış, Rus askerleri Ermeni askerlerinin yanında savaşmıştır.[66] Rusya’nın Ermenistan’da askeri varlık göstermesi Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerin seyrinde Rusya’nın stratejik tercihinin Ermenistan’dan yana olduğunu göstermiştir. Benzer şekilde, Azerbaycan’ın kendi topraklarındaki İran Azerileri üzerindeki etkisinden endişelenen İran Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan’ı desteklemiştir.[67]Rusya ve İran’ın Ermenistan’ı destekleyen politikaları krizin genel seyri içerisinde Türkiye’nin askeri seçenekler daha az dillendirmesine yol açmıştır.
Kriz süresince Türkiye, ABD ve Rusya ile iletişimini hiç koparmamış, Türkiye’nin Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişeleri bu ülkenin temsilcilerine anlatılmıştır. 5 Mayıs 1994’te Azerbaycan, Ermenistan, Dağlık Karabağ ve Rusya Federasyonu arasında imzalanan ve Dağlık Karabağ savaşını sonlandıran Bişkek Protokolü ile Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi kararlaştırılmıştır.[68]
Nahçıvan krizinde sonucun niteliği Türkiye açısından Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili üstünlük sağlayıcı ve zımni uzlaşı şeklinde olmuştur. Kriz sonrası durumda Moskova Antlaşması ile garanti edilen Nahçıvan’ın toprak bütünlüğün meselesinin korunmuş olmasıyla krizi sınırlandırdığı için başarı ile yönetilmiş bir kriz yönetim süreci görülmektedir. Diğer bir ifade ile kriz yönetim sürecinde statüko antenin sağlandığı görülmektedir. Krizin sonucu zamanla unutulma şeklinde olmuştur. 1993’ten sonra Nahçıvan’daki çatışmalar bir süreliğine durduktan sonra 1994 ve 1996 yıllarında milis gruplar arasında ateşkes ihlali sayılabilecek küçük çaplı çatışmalar olsa da bunlar krize dönüşmemiştir. Ancak, 1993 yılından sonraki dönemde Nahçıvan özelinde herhangi bir çatışmanın Türk ve Ermeni karar alıcılar açısından kriz teşkil ettiğine dair herhangi bir resmi açıklama ya da eylem gözlemlenmemiştir.
[1] Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savasından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 2: 1980-2001, Istanbul: Iletisim, 2001, s. 12.
[2]Mustafa Aydın, “Türkiye Farklı Alternatifleri Bir arada Yaşamak Zorunda”, Habibe Özdal, Osman Bahadır Dinçer, Mehmet Yegin (der.) Mülakatlarla Türk Dış Politikası: Cilt3, Ankara: USAK Yay., 2010, s. 9.
[3] Matthew Evangelista, Ülkesel Yapı ve Uluslar arası Değişim, Michael W. Doyle ve G. John Ikenberry (der) Uluslararası İlişkiler Teorisinde Yeni Düşünce, İstanbul :Beta Yay., 2015, s. 225.
[4] Mustafa Aydın, “Kafkasya ve Orta Asya’yla İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 366-370.
[5] Ariel Cohen, "Azerbaijan and U.S. Interests in the South Caucasus: Twenty Years After Independence", Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus: A Decade of Perspectives, Toplumsal Katılım ve Gelişim Vakfı, 2013, ss. 52-55; 66.
[6] Elin Suleymanov, "The South Caucasus: Where the U.S. and Turkey Succeeded Together", Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus…,s. 15.
[7] Gulshan Pashayeva, The Nagorno-Karabakh Conflict in the Aftermath of the Russia-Georgia War, Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus…, s. 249.
[8] Mustafa Aydın, “Büyük Oyundan Bölgesel Rekabete (1995-2000)”, Oran, Turk Dış Politikası…, s. 408.
[9] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…, ss. 12-14.
[10] Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay.,,1996, s. 326.
[11]Muharrem Aksu, “Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizmasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Etkinliği ve 2003 Sonrası Değişim”, Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, 2012, ss.444-448.
[12] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,, s.74.
[13]Muhittin Ataman, “Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış”, Bilgi, Sayı 7, Yıl 2, 2003, ss. 49-64; Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay., s.317.
[14]Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, Ankara: Nobel Yayın, 2010, ss.130-131.
Ramazan Gözen, “Türk Dış Politikasında Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, Cilt 2, Sayı 1, 1996, ss. 286-302.
[15] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 314.
[16] Muhittin Ataman, "Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış", Bilgi, Sayı 7, No. 2, 2003, ss. 49-64.
[17] TBMM, Yasama Yılı Açılışlarında Cumhurbaşkanlarının Konuşmaları (1 Eylül 1990-1 Ekim 2011), 2. Cilt, Ankara: TBMM Basımevi, 2011, ss. 3-9.
[18]İlhan Uzgel, “TDP’nin Olusturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 81.
[19]Uzgel, “TDP’nin Olusturulması…”,ss.80-4.
[20] İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları, Cilt 1, Ankara, 1989, ss.32-38.
[21] Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları…, ss. 41-47.
[22] Araz Aslanlı, “Karabağ Sorunu ve Azerbaycan-Türkiye-Ermenistan İlişkileri”, Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, s.179.
[23]Ermenistan Bağımsızlık Deklarasyonuhttp://www.gov.am/en/independence
[24] Aslanlı, “Karabağ Sorunu…”,s.179.
[25] Nahchivan Authonomous Republic http://nakhchivan.preslib.az/en_a1.html
[26] Salih Sılay Koçer, “The Impact of Mountainous Karabagh Conflict on Nakhchevan Autonomous Republic of Azerbaijan”, Review of Armenian Studies, Cilt 9, Sayı 3,2005, s. 2.
[27] “Nahçıvan Ermeni Ateşi Altında”, Milliyet, 4 Mayıs 1992, S.11.
[28] “Anormal Bir Durum Yok”, Milliyet, 5 Mayıs 1992, S.17.
[29] “Nahçıvan’a Ermeni Saldırısı”, Milliyet, 8 Mayıs 1992, S.7.
[30] “Demirel: Nahçıvan’a Seyirci Kalamayız”, Milliyet, 8 Mayıs 1992, s.7.
[31] “Sederek Kasabası Düşüyor”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.
[32] “Askeri Müdahale Tartışması”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.
[33] Derya Sazak “Nahçıvan’a Müdahale”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.12.
[34] “Çetin: Seyirci Kalamayız”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.
[35] “Askeri Müdahale Tartışması”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.
[36] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.
[37] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.
[38] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, s.7.
[39] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, s.7.
[40] “Eller Tetikte”, Milliyet, 20 Mayıs 1992, s.1.
[41] “Askeri Müdahaleden önce BM”,Milliyet, 20 Mayıs 1992, s.7.
[42]78’inci Birleşim Dönem 19, TBMM Tutanak Dergisi, Cilt 11 Yasama Yılı 1, s. 204-205. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d19/c011/tbmm19011078.pdf
[43] “Aliyev’in Endişesi”,Milliyet, 22 Mayıs 1992, s.7.
[44] “Aliyev’in Endişesi”, Milliyet, 22 Mayıs 1992, s.7.
[45] “Nahçıvan’da Savaş Var mı Yok mu”, Milliyet, 24 Mayıs 1992, s.7.
[46] “Rus Ordusu Çekiliyor”, Milliyet, 26 Mayıs 1992, S.7.
[47] “Diplomatik Başarı”, Milliyet, 27 Mayıs 1992, S.1.
[48] “Ermeni’ye Gözdağı”, Milliyet, 29 Mayıs 1992, s. 1.
[49] “Nahçıvan Karanlıkta”, Milliyet, 1 Haziran 1992, s. 7.
[50] “Nahçıvan Ateş Altında”, Milliyet, 7 Ağustos 1992,, s.6.
[51] “Erivan’dan Misilleme”, Milliyet, 6 Nisan 1993, s. 14.
[52] “Erivan’dan Misilleme”, Milliyet, 6 Nisan 1993, s. 14.
[53] “Askeri Önlemler Şart”, Milliyet, 3 Nisan 1993, s. 15.
[54] “”Azerbaycan’ı Savunuruz”, Milliyet, 8 Nisan 1993, s.1.
[55] “Çiller’e Asker Gönderme Yetkisi”, Milliyet, 4 Eylül 1993, s.19.
[56] “Çilller’e Savaş Yetkisi”, Milliyet, 4 Eylül 1993, s.1.
[57] “Ermenistan Sınırına Yığınak”, Milliyet, 12 Eylül 1993, s.18.
[58] “Namlular Hedefte”, Milliyet, 13Eylül 1993, s. 1.
[59] “Ermeniler Nahçıvan’da İlerledi”, Milliyet, 1 Haziran 1994, s.17.
[60] “Kafkasya’da Karmaşa”, Milliyet, 26 Şubat 1996, s. 16.
[61]Simon Gwyn Roberts, Shades of Expression: Online Political Journalism in the Post-colour Revolution Nations, Chester: University of Chester Press, 2013, s.150.
[62]Nicholas Holdin, Armenia: With Nagorno Karabagh, Guilford: Guilford Press, 2011, s. 158.
[63] 822 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı http://2001-2009.state.gov/p/eur/rls/or/13508.htm
[64]1996 Lizbon Zirvesi www.osce.org/mc/39539?download=true
[65] Rajan Menon, “After Empire: Russia and the Southern ‘Near Abroad’”, Michael Mandelbaum(der) The New Russian Foreign Policy, New York: A Council on Foreign Relations Book, 1998, s. 130.
[66] Heiko Krüger, The Nagorno-Karabakh Conflict: A Legal Analysis, Heidelberg: Springer, 2010, s. 22.
[67]Fariz İsmailzade, “The Geopolitics of the Nagorno-Karabakh Conflict “,GLOBAL DIALOGUE, Cilt 7, Sayı 3-4, 2005 http://worlddialogue.org/content.php?id=354
[68]BişkekProtokolü http://peacemaker.un.org/sites/peacemaker.un.org/files/ArmeniaAzerbaijan_BishkekProtocol1994.pdf
- Görüntüleme: 691
TCG Muavenet Muhribi'nin 1 Ekim 1992 tarihinde USS Saratoga Uçak Gemisi'nden atılan iki Sea Sparrow füzesi ile vurulması sonrasında mağdurların açmış olduğu davalar, bunlara ilişkin olarak verilen kararlar ve yardımcı belgeler aşağıdaki adreslerden incelenebilir:
- Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi
- 1996 Kardak Kayalıkları Krizi Seçilmiş Kaynaklar Listesi
- Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi
- Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi
- Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi
- Ana Sayfa - DOĞU AKDENİZ DENİZ YETKİ ALANLARI KRİZİ
- Ana Sayfa - 2010 Mavi Marmara Krizi
- Ana Sayfa - 2011 Suriye Krizi
- Ana Sayfa - 2014 IŞİD KONSOLOSLUK REHİNE KRİZİ
- Ana Sayfa - 2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi
- Ana Sayfa -2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi
- Ana Sayfa - 2015-2016 Irak Başika Krizi
Alt kategoriler
Türk Dış Politikası Krizleri Ana Sayfaları Makale Sayısı: 44
Türk Dış Politikası Krizleri Ana Sayfa Erişimi...
Soldaki menüden veya aşağıdaki listeden krizlere ilişkin anasayfalara erişebilirsiniz.
Ana Sayfa - 1924-1926 Musul Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1927 Lotus -Bozkurt Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi
Ana Sayfa - 1935 Bulgaristan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1935 Bulgaristan Krizi
Ana Sayfa - 1936 Hatay Krizi Makale Sayısı: 5
Ana Sayfa - 1936 Hatay Krizi
Ana Sayfa - 1942 Struma Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1942 Struma Krizi
Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi
Ana Sayfa - 1955 6-7 Eylül Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1955 6-7 Eylül Krizi
Ana Sayfa - 1957 Suriye Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1957 Suriye Krizi
Ana Sayfa - 1958 Irak Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1958 Irak Krizi
Ana Sayfa - 1964 Johnson Mektubu Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1964 Johnson Mektubu Krizi

Ana Sayfa - 1963-1964 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1963-1964 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1967 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1967 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1968-1974 Haşhaş Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1968-1974 Haşhaş Krizi
Ana Sayfa - 1974 Kıbrıs Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1974 Kıbrıs Krizi
Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi
Ana Sayfa- 1981 Limni Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa- 1981 Limni Krizi
Ana Sayfa - 1984 Batı Trakya Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1984 Batı Trakya Krizi
Ana Sayfa - 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi
Ana Sayfa - 1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi
Ana Sayfa - 1989 Bulgaristan Göç Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1989 Bulgaristan Göç Krizi
Ana Sayfa - 1991 Nahçivan Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1991 Nahçivan Krizi
Ana Sayfa - 1992 TCG Muavenet Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1992 TCG Muavenet Krizi
Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi
Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi Makale Sayısı: 2
Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi
[Sedat Ergin] "Ne kadar kaygılısınız? Sıcak çatışma olasılığı sizi tedirgin ediyor mu?"
[Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel] "Bu ihtilafların küçüğü, büyüğü olmaz. Küçüğünde de büyüğünde de kaygılı olurum. Umarım ki olmasın, o yola girmesin."
Sedat Ergin, "Yunanistan'a Son Uyarı", Hürriyet, 31 Ocak 1996.
Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi
Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi
Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi
Ana Sayfa - 2010 Mavi Marmara Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2010 Mavi Marmara Krizi
Ana Sayfa - 2011 Suriye Krizi Makale Sayısı: 1
2011 Suriye-Türkiye Krizi
Özet
2011 yılında Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması sürecinde meydana gelen halk hareketleri süreç içerisinde Türkiye’nin öncelikle reform yapılmasını talep etmesi, Esad yönetiminin talepleri olumlu karşılamak ile birlikte uygulamaya koymaması sonrasında Türkiye’nin rejim muhaliflerine destek vermesi sonrasında iki ülke karşı karşıya gelmiştir. Siyasi ve insani bir kriz ise gelişerek ve yayılarak halen varlığını sürdürmektedir. Süreç içerisinde kriz, askerileşmeye başladığı gibi aynı pek aynı çatışmadan doğan çok farklı krizi de içerisine alarak varlığını sürdürmüştür. 2011 Suriye krizinde kriz hali halen devam ettiği için bir kriz sonrası evreden de söz etmek mümkün değildir.
2011 TÜRKİYE-SURİYE KRİZİ
2011 yılından itibaren Türkiye’nin Suriye ilişkilerinde gelişen kriz süreci gözlenmektedir. Bu ülkeyle ilişkilerde yeniden şekillenen uyuşmazlık-çatışma hali içerisinde bir kriz durumu söz konusudur ve krizi karşılıklı tırmandıracak çok sayıda gelişme yaşanmıştır. Suriye’deki iç çatışmaların seyri ve rejim karşıtlığının yaratmış olduğu karşılıklı meydan okumalarda Türkiye ve Suriye karşı karşıya gelmiştir.
Krize özgü uyuşmazlık 60. Hükümet döneminde ortaya çıkmakla birlikte kriz AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış; 62. 63. Ve 64. hükümetler döneminde ise devam etmiştir. Krizin başlangıç tarihinde 22 Haziran 2012’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu süreçte 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde 10 Ağustos 2014’te gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Recep Tayyip Erdoğan seçilirken, AK Parti genel başkanlığı Ahmet Davutoğlu yürütüyordu. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Bunlardan 63. seçim hükümeti hariç, diğer dört hükümet AKP’nin tek parti iktidarlarıdır. 63. hükümet kısa bir süreliğine seçim hükümeti olarak görev yapmış ve o tarihe kadar izlenen Suriye politikasının çizgisi dışına çıkmamıştır. 64. Hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, başbakan yardımcıları ise; Numan Kurtulmuş, Mehmet Şimşek, Yalçın Akdoğan, Tuğrul Türkeş ve Lütfü Elvan’dır. Mevlüt Çavuşoğlu 64. Hükümet döneminde de dışişleri bakanlığı görevini sürdürmektedir. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmakla birlikte, Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu AK Parti hükümetlerinin dış politikasının fikri alt yapısını oluşturmuştur.
Krizin Suriye kanadında ise Cumhurbaşkanlığı görevini 2003’ten itibaren yürüten Cumhurbaşkanı Beşar Esad, 28 ağustos 2014’ten itibaren Başbakan Vail Nadir el Halaki, Başbakan Yardımcıları Fahad Casimel-Freyc, Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Velid Muallim bulunmaktadır.[1] Arap baharının Suriye’ye yansıması ile birlikte 29 Mart 2011’de Beşar Esad, 2003 yılından itibaren görevini sürdüren Naci El Itri hükümetinin istifasını kabul etmiştir.[2] Suriye rejiminin otoriter niteliği nedeniyle karar alma birimi Cumhurbaşkanı Beşar Esad ve yakın çevresine dayanan “küçük grup”tur.
90’lı yıllar boyunca dönem dönem oldukça gerilimli anlara sahne olan Türkiye-Suriye ilişkileri Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarları döneminde ivme kazanmıştır. Ancak ikili ilişkilerin geliştirilmesi, 2000 yılında Hafız Esad’ın cenazesine Cumhurbaşkanı -Ahmet Necdet Sezer- düzeyinde katılımın sağladığı olumlu etkinin bir ürünü olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu dönemde AK Parti’nin dış politika ilkelerinden birine dönüşen komşularla sıfır sorun politikası Suriye yönetimi tarafından da kabul görmüştür. 2002-2011 arasında Türkiye-Suriye ilişkilerinin olumlu seyrinden söz etmek mümkündür. Türkiye ile Suriye arasında 2004 yılında serbest ticaret antlaşması imzalanmış, iki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 2,5 milyar dolar seviyesine ulaşmış, siyasi yakınlaşma ekonomik ilişkilere ivme kazandırmıştır. Bu süreçte Bush yönetimi tarafından “haydut devlet” olarak kabul edilen ve dünya politikasından izole edilmeye çalışılan Suriye, Beşar Esad döneminde yumuşama politikası izlemeye yönelmiş ve başta ABD, AB, bölge ülkeleriyle yakınlaşmaya çabalamıştır. Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerine destek verdiği gerekçesiyle uluslararası toplumdan izole edilen Suriye; Türkiye’nin bölgesinde başlattığı komşularla sıfır sorun politikasından yararlanarak Türkiye ile ikili ilişkilerini geliştirmiştir.[3] Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, Ocak 2004’te Türkiye’yi 57 yıl sonra ziyaret etmiş ve Türkiye’nin resmi sınırlarını tanımıştır. Bu ziyaret iki ülke arasındaki Hatay sorunun sona ermesini sağlamıştır. Türkiye Suriye arasındaki ikili ilişkilerin gelişmesinde Aralık 2004’te Başbakan Erdoğan’ın, 2005’te ise Batı ülkelerinin muhalefetine rağmen Sezer’in gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerin yanı sıra, ABD’nin Irak’tan sonra Suriye’ye düzenleyeceği olası bir askeri müdahaleye karşı çıkacağının düşünülmesi etkili olmuştur.[4] Suriye yönetiminin Türkiye ile yakınlaşma kararı kendi iç politikası açısından bir liderlik ve kimlik değişiminin sonucudur. Esad yönetimi, Suriye’yi göreceli izolasyondan korumak ve küresel ekonomiye eklemlemek amacıyla Türkiye’ye yakınlaşmıştır.[5] 2004’ten itibaren Türkiye-Suriye ilişkileri, “stratejik ortalıklık” olarak adlandırılmaya başlamıştır. 2007 yılından itibaren Türkiye, Suriye-İsrail arasındaki barış görüşmelerinde arabuluculuk çalışmaları yürütmüştür.[6] 2009 yılında gerçekleştirilen tatbikat ile askeri alana yansıyan ilişkiler, 2010 yılında ortak petrol arama şirketinin kurulmasıyla enerji alanına kaymıştır. [7] 2009’da Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi çerçevesinde iki ülkenin toplam on bakanının katılımıyla ortak bakanlar kurulu toplantısı gerçekleştirilmesi ikili ilişkilerin geldiği boyutu göstermek açısından dikkat çekicidir.[8]
Türkiye-Suriye ilişkilerindeki olumlu seyrin terine dönmesi ise; Arap Baharı ve sonrasında meydana gelen halk hareketleriyle bağlantılıdır. Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması ile birlikte Türkiye-Suriye ilişkileri bozulmuş ve iki ülke arasında gelişen bir kriz ortaya çıkmıştır. Mart 2011’de başlayan protesto dalgası karşısında ilk olarak Ankara, Şam hükümetini reform yapmaya ve göstericilere karşı şiddetle baskı uygulamamaya yönelik çağrılar gerçekleştirmiştir. Yapılan görüşmelerde reform konusunun altı çizilmiş ve 2011 Mart’ının sonlarına doğru kötüleşmeye devam eden Suriye’deki krize rağmen, Türkiye Esad karşıtı bir söylemden uzak durulmuştur.[9] Suriye krizinde Türkiye’nin Suriye’deki yönetimi hedefine alarak yönetim değişikliğini talep etmesi ve rejim muhaliflerini desteklemesi, kriz yönetim sürecinde Türkiye’nin savunmacı bir konumdan saldırgan bir konuma doğru geçiş yaptığını göstermektedir. Bu durum ve sonrasında Türkiye’nin Suriye’de rejim değişikliği talep etmesi sonucunda saldırgan kriz yönetim stratejilerine yaklaştığını ve bununla beraber meşruiyet açısından krizin tartışmalı bir durum ortaya çıkardığını göstermektedir.
Arap Baharı’nın Suriye’de etkilerini göstermeye başlamasından sonra, Mart 2011 ile Ağustos 2011 Davutoğlu-Esad görüşmesi arasındaki süreç Türkiye açısından bir “ikna dönemi” olarak görülebilir.[10] Bu dönem kriz analizi açısından uyuşmazlık evresidir. Arap Baharı’nın ilk aşamasında, Türkiye’nin Esad’lı bir çözümden yana tavır aldığını ifade etmek mümkündür. Bu dönemde Türkiye, Suriye hükümeti ile reform yapılması konusunda mutabık kalmış ancak reformların pratiğe yansımaması sonrası artan şiddet olayları gerekçe gösterilmiş ve ikna sürecinden ziyade iktisadi, siyasi ve ekonomik yaptırımlara yönlenilmiştir. İkna sürecinin başarıya ulaşmaması, Türkiye’nin bir politika değişikliğine giderek Suriye muhalefetine destek vermeye başlamasıyla sonuçlanmıştır. Bu desteğin ilk emareleri, 1 Haziran 2011’de içerisinde Müslüman Kardeşler’in yer aldığı Suriyeli muhaliflerin Antalya’da düzenledikleri toplantıdan itibaren gündeme gelmeye başlamıştır.[11] Aslında bu toplantıya katılan muhalifler Esad’a karşısındaki muhalefetin tamamını kapsadığını belirtmek ise mümkün değildir. Türkiye’nin desteklediği muhalifler içerisinde daha çok Kürtler, Müslüman Kardeşler ve aşiret liderleri yer almıştır.[12]Ankara’nın Suriye muhalefetine açık desteği olarak okunabilecek bu durum Türkiye-Suriye ilişkileri açından uyuşmazlık evresinden çatışma evresine geçişin başlangıcı olarak görülebilir. Esad yönetimi, 20 Haziran 2011’de bir reform paketi açıklamış ve reformların Eylül ayında hayata geçirilmeye başlayacağını ilan etmiştir.[13] Bu süreçte Türkiye’den reform paketinin yetersiz olduğunu vurgulayan açıklamalar gelmiştir. Başbakan Erdoğan ise paketin bazı önemli maddeler içerdiğini belirtmekle birlikte siyasi partiler kanunu ve anayasal düzenlemelerin raporda yer almamasının “Türkiye’yi tatmin etmediğini” belirtmiştir.[14] Suriye Dışişleri Bakanı Muallim Naci, “Türkiye ile iyi ilişkilerini devam ettirmek istediklerini” belirtmiş ve Türkiye’nin paketle ilgili görüşünü tekrar gözden geçirmesini istemiştir.
Türkiye ise Suriye arasındaki çatışmanın Libya lideri Kaddafi’nin ve Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesinin ardından domino etkisinin Suriye’de de Esad iktidarını devireceği yönündeki beklentinin sonucudur. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Esad’ın artık meşru olmadığını deklare edip, ABD’nin “Esad’sız Suriye’nin ilk işaretini” vermesine rağmen[15] Türkiye, Esad’ın reform yapması konusundaki kararlılığını öncelikle kasım ayına kadar sürdürmüştür. Suriye’deki Başbakan Erdoğan, 6 Ağustos 2011’de “Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir”[16] diyerek tarihi bir açıklama yapmıştır. Daha sonra Esad’la Şam’da altı saatlik bir görüşme yapan Davutoğlu, Hama gibi katliamların yaşanmaması için yapılması gerekenleri Esad’la paylaştıklarını ifade edip, yakın zamanda atılması gereken adımların çok önemli olduğunu vurgulamıştır.[17] Bu görüşmeyle ilgili esas kritik nokta ise, Davutoğlu’nun da daha sonra kabul ettiği, Esad’ın kendisiyle paylaştığı “teröristlerin peşini bırakmayacağız” ifadesi olmuştur.[18] Zira stratejik ortak olduklarını belirten iki ülkeden biri açısından “terörist” olarak kabul edilen unsurlar, diğeri tarafından desteklenmiştir. Bu dönemde Türkiye tarafından “Suriye halkının meşru temsilcisi” olarak görülmeye başlanan muhalif gruplar Esad yönetimi tarafından “terörist” olarak algılanmıştır. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında politik düzlemdeki bakış açısı farkından kaynaklanan bir çatışma hali etkili olmaya başlamıştır. Suriye yönetimine göre kendileri meşru otoriteye karşı ayaklanan bir kesimle mücadele etmektedir. Bu nedenle Suriye’nin söylemi “çatışmalara ‘terör gruplarının’ neden olduğunu iddia etmiş, “silahlı kuvvetleri(ne) tabi birlikler(inin) muhtelif bölgelerde silahlı terör gruplarına karşı nitelikli operasyonlar”[19] gerçekleştirdiğini belirtilmiştir.
Bu çatışma hali giderek karar alıcıların söylemlerine de yansımıştır. Örneğin; 15 Ağustos 2011’de Davutoğlu, operasyonların durmaması halinde konuşulacak bir şey kalmayacağını belirtmiş, Suriye rejiminin, Türkiye’nin operasyonların durması yönündeki çağrılarının tam tersine bir tutumla operasyonları arttırmasını eleştirmiştir.[20] Bir gün sonraki AK Parti MYK toplantısında Davutoğlu, Suriye’ye son bir uyarı olarak, “Suriye yönetimine sesleniyorum. Operasyonları derhal durdurun. Durmazsa konuşacak bir şey kalmaz” demiştir.[21] 23 Ağustos 2011’de ise Başbakan Erdoğan, Suriye rejimine yönelik olarak, “zulümle abat olunmayacağını” söylerken, bunu deneyenlere yönelik “akıttıkları kanda boğulacaklar” ifadesini kullanmıştır.[22] Türkiye’nin Suriye’de artık yalnız rejimi değil, halkı referans alan politikalar izleyeceği yönündeki açıklama ise Davutoğlu’nun, gerektiğinde Türkiye’nin dost ülke olarak Suriye’nin yanında durduğunu ama bir seçim yapılması gerektiği durumda, Türkiye’nin Suriye halkını tercih edeceğini söylemesi olmuştur.[23] Bu süreçten sonra Türkiye’nin muhaliflere olan desteğini artmaya başlamıştır. 2011 Eylül ayında şiddetlenen çatışmalarla birlikte, Suriyeli muhalifler ve Türkiye arasındaki yakınlaşma da artmıştır. Muhalifler, 15 Eylül 2011’de, İstanbul’da gerçekleştirdikleri bir toplantıda Suriye Ulusal Meclisi’nin kuruluşunu ilan etmiştir.[24] Başbakan Erdoğan ise 21 Eylül 2011’de, Suriye yönetimi Türkiye’ye yönelik bir kara propaganda başlatmış durumda olduğunu ve artık Suriye yönetimine güveninin kalmadığını belirtmiştir. Erdoğan ayrıca kendisinin Suriye yönetimi ile ilişkisini kestiğini belirtmiştir.[25]AK Parti dönemi Türkiye-Suriye ilişkileri açısından incelendiğinde partinin kullandığı “kardeşlik”, ortak “din”, “gelenek”, “kültür” gibi kavramların diğer bölgesel aktörler tarafından da paylaşıldığı düşüncesi üzerinden hareket edildiği görülmektedir. AK Parti döneminde Türk karar alıcılarının bu kavramsallaştırma içerisinde Türkiye’yi diğer bölgesel aktörlerden daha üstün ve farklı bir konumda tahayyül ettikleri belirtilmektedir.[26] 2011 Eylül’ünden itibaren Türkiye’den Suriye’ye yönelik yaptırımlar gelemeye başlamıştır. 22 Eylül 2011’de Türkiye Suriye askeri malzeme taşıyan uçaklara hava sahasını kapatmıştır. 23 Eylül’de Erdoğan Suriye’ye silah ve mühimmat taşıyan araçları engelleyeceklerini ilan etmiştir.[27] Ülkelerin uluslararası sistemin anarşik yapısının belirsizliklerine kendi çevrelerini şekillendirerek cevap verecekleri varsayımı Türkiye-Suriye krizinde kendisini göstermiştir.[28]
Bu döneme kadar Esad tarafından Türkiye’ye karşı herhangi bir açıklama gelmemiştir. Esad ilk açıklamasını 27 Kasım 2011 Arab Press’te yayınlanan röportajı ile yapmıştır. Bu röportaj, Türkiye’nin “Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayaline” olduğunu söylemiştir.[29] Türkiye’nin muhaliflere verdiği desteği, Osmanlıyı yeniden canlandırma hayali olarak gören Suriye yönetimi açısından dış politika krizinin 27 Kasım 2011’deki bu açıklama ile başladığını söylemek mümkündür. 2011 Aralık ayının başında ise, Türkiye Suriye yönetimine yönelik içinde lider kadronun mal varlıklarını dondurulması olan, dokuz maddelik bir yaptırım paketi ilan etmiş[30]tampon bölge taleplerini ise güçlü şekilde gündeme getirmiştir.[31] 3 Aralık 2011’de ise Esad yönetimi, Türkiye ile imzalanmışolan serbest ticaret anlaşması kapsamındaki tüm faaliyetlerin durdurulduğunu açıklamıştır.[32]
2012 yılına gelindiğinde, Türkiye’nin dış politikasının merkezinde bir an önce Esad rejiminin devrilmesi gerektiği yer almaya başlamıştır. Bu kapsamda, bölgesel ve uluslararası aktörlerin devreye sokulması, yaşanan can kayıplarının azaltılması, Türkiye’ye sığınan Suriyelilere barınma imkanı sağlanması, Suriyeli muhalefet gruplarının bir araya getirilmesine çalışılmıştır.[33] 2012’inin Şubat ayının başında BM Güvenlik konseyinde Suriye lideri Esad’a yönelik istifa çağrısı, Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinin ardından[34] Türk Dışişleri Bakanlığı, 5 Şubat’ta “Esad’ın meşruiyetini tamamen kaybettiğini” belirten bir açıklama yayınlamıştır.[35] 25 Şubat 2012’de BM’de düzenlenen bir toplantıda Davutoğlu, “Suriye’nin kimsenin şahsi mülkü olmadığını” ifade etmiştir. Bu açıklama Suriye Ulusal Konseyi üzerinden Türkiye’nin Suriyeli muhaliflerle artan ilişkilerini destekler niteliktedir.[36] 25 Nisan 2012’de Al-Jazeera televizyonuna bir mülakat veren Erdoğan, Suriye tarafından yapılan sınır ihlalleriyle ilgili olarak, Türkiye’nin NATO’nun bir parçası olup ve güçlü bir ordusu olduğunu vurgulayıp, ihlallerin devamı halinde, Türkiye’nin yaklaşımının farklı olacağını belirtmiştir.[37] 27 Nisan 2012’de ise Dışişleri bakanı Davutoğlu, “Suriye’deki Baas rejimini artık Türkiye için bir tehdit haline geldiğini” ifade etmiştir. Ayrıca, “Suriye hakkında ne konuşulacaksa Ankara’da, İstanbul’da konuşulacaktır” demiştir.[38]Esad cephesinden ise, Türkiye’nin açıklamalarında NATO’yu harekete geçirme yönündeki açıklamalara provokasyon olarak nitelendirip sert tepki göstermiştir. [39] 9 Haziran 2012’de Başbakan Erdoğan Esad’ın Suriye yönetiminden gideceğini vurgulayan bir açıklama yapmıştır. ‘Beşşar Esed,’ “Er ya da geç gidecektir ve şu anda o da kendi sonunu hazırlamaktadır” demiştir.[40] 22 Haziran 2012 tarihinde ise Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağı Akdeniz’de düşürüldüğü ortaya çıkmıştır.[41] Bunun akabinde Ankara, uçağın Suriye tarafından düşürüldüğünü iddia edilmiştir.[42] Türk genelkurmayının yaptığı açıklamaya göre Malatya Erhaç’taki askeri tesislerden22 Haziran 2012’de saat 10.28’de kalkan RF-4E “Phantom” tipi savaş uçağının 11.40’ta Suriye hava sahasına girmiş; saat 11.58’de telsiz bağlantısının kesilmiş ve uçak Lazkiye kentinin 8 mil açığına düşmüştür. Askeri kaynaklar, olayın Suriye’nin hava sahasını ihlali olmadığını, Türkiye ve Suriye’nin Sahil Güvenlik botlarının uçağın düştüğü bölgede müşterek arama çalışması yaptığı bilgisini vermiştir.[43] Türkiye açısından RF-4’ün düşürülmesi krizi kendi içerisinde tırmandırmıştır. 24 Haziran 2012’de ise Türkiye Suriye’ye diplomatik NOTA vermiştir.[44] Aynı gün, Suriye Dışişleri Bakanı Yardımcısı Cihad Makdisi, olayın bir kaza olduğunu söyleyip, Türkiye ve Suriye’nin düşman olmadıklarını vurguladı. [45] Ancak Türkiye’de RF-4’ün düşürülmesi bir güvenlik ihlali olarak görülmüş ve kriz askeri boyuta taşınmaya başlanmıştır. 25 Haziran 2012’de ise Başbakan Erdoğan TSK’nın angajman kurallarının değiştiğini beyan edip, Suriye sınırındaki ihlallere hemen karşılık verileceğini ilan etmiştir.[46] Türkiye NATO’yu acil olarak toplantıya çağırmış ve NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, uçağın düşürülmesini “Suriyeli yetkililerin uluslararası kuralları hiçe saymasının son örneği olduğunu” belirtmiş ve Türkiye’ye destek vermiştir.[47] 2011 krizi sürecinde öne çıkan üçüncü aktör örgüt NATO ve BM’dir. Bu noktada NATO’nun güvenlik şemsiyesi Türkiye’ye siyasi ve askeri destek sağlamıştır.

Ayrıca Erdoğan, 12 Temmuz 2012’de meydana geldiği iddia edilen Tiramsa katliamında 200 insan hayatını kaybetmiş[48] olmasını “bir soykırım” olarak nitelendirmiştir. 28 Ağustos 2012’de ise Davutoğlu, bir TV programında, Esad’a ömür biçerek gidişinin “yıllar değil, aylar ya da haftalarla” ölçüldüğünü belirtmiştir.[49] 3 Ekim 2012’de ise Suriye tarafından gönderilen bir top mermisinin Akçakale’ye düşmesi sonucu, beş kişi hayatını kaybetti.[50] Bunun akabinde, Türk topçu birliklerinin düşen bombanın geldiği bölgeyi “hedef aldığı” bildirilmiştir.[51] Bununla birlikte, TSK’nın yabancı topraklara girmesine izin veren tezkere mecliste kabul edilmiştir.[52] Suriye tarafından olayın kaza oluğu yönünde gelen beyanlara, Erdoğan olayların kasıtlı olduğunu ima edip, sekiz kere kaza olmasının mümkün olmadığını söylemiştir.[53] 11 Ekim 2012’de Suriye Dışişleri Bakanı Cihad Makdisi ise, Türkiye ile savaşmak istemediklerini, ama Türkiye’nin saldırması durumunda kendilerini koruyacaklarını söyledi.[54]
Davutoğlu 2013 yılı bütçe görüşmeleri sırasında:
“Fiilen çökmüş bulunan ve iktidara tutunmak için her türlü yola başvurmakta beis görmeyen rejimin, halka karşı ayrım gözetmeksizin sürdürmekte olduğu şiddet eylemleri sonucunda, bugüne kadar 40 bine yakın Suriyeli hayatını kaybetmiştir. Bu sayı her geçen gün artmaya devam etmektedir. Ülke içindeki 2,5 milyondan fazla yerlerinden edilmiş kişilerin durumu, bu trajedinin vahametini daha da artırmaktadır. Bu trajedi karşısında ülkemiz, bir yandan rejimin zulmünden kaçan Suriyelilerin yaralarının sarılması için gerekli yardımı sağlamakta, bir yandan da Suriye’deki krizin en kısa zamanda barışçıl bir şekilde sona erdirilmesi amacıyla uluslararası camia ile işbirliği halinde girişimlerini ve çabalarını devam ettirmektedir. Bu çerçevede, halen ülkemizdeki barınma merkezlerinde misafir edilmekte olan Suriyelilerin sayısı 2012’nin Aralık ayı itibariyle 135 bini aşmış durumdadır. Bu bağlamda yaptığımız harcamalar da 400 milyon Dolara yaklaşmıştır. Ayrıca, yaklaşık 70 bin Suriye vatandaşı da şehirlerimizde kendi imkânlarıyla ikamet etmektedir”[55]demiştir.
Suriye’de devam eden savaş ortamı ve istikrarsızlık neticesinde Türkiye’de bulunan kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 2 milyon 72 bini aşmıştır.[56] Kriz içerisinde sadece rejim ve muhalifler arasındaki çatışmalar değil; mültecilerin durumu da ayrı bir kriz unsuru olmaya doğru evirilmektedir.
AK Parti hükümeti, 26 Aralık 2012’de BM özel temsilcisi Lakhtar İbrahimi’nin liderliğinde süren Suriye’deki arabuluculuk görüşmeleriyle ilgili olarak, Esad’lı bir geçişin mümkün olmadığını vurgulamıştır.[57] Beşar Esad ise 23 Ocak 2013 tarihinde İran basınına verdiği demeçte, Türkiye’yi teröristlerle ilişkilendirmiş ve Suriye halkının öldürülmesinde doğrudan doğruya sorumlu olduğunu ifade etmiştir.[58] Aynı gün, Türkiye’ye NATO destekli Patriot savunma sistemleri gelerek, Türkiye’nin uluslararası alandaki güvenlik eksenli ittifak ilişkisinden istifade etmesi gerçekleşmiştir.[59] Bu durum siyasi alanda başlayan uyuşmazlığın süreç içerisinde kriz halini alarak siyasi, askeri ve ekonomik alanlara yayılan bir sürece evirildiğini göstermektedir. Esad, 17 Nisan 2013 tarihinde ülkesinin bağımsızlığının 67. yıldönümüyle ilgili bir televizyon programında, Erdoğan’ın başkanlık düşüncesini gerçekleştirmek için Kürt devleti için taviz verebilmesi ihtimali yönündeki soruya, Erdoğan’ı kendi şahsi çıkarları için “her şeyi yapabilecek” bir lider olmak ile suçlamış ve Türk yönetimini “sıfır komşu, sıfır ahlak, sıfır dost, sıfır politika” sahibi olmakla eleştirmiştir.[60] 10 Mayıs 2013’te NBC News televizyonuna röportaj veren Erdoğan, Türkiye’nin elinde Esad’ın kimyasal kullandığı yönünde bilgi” olduğunu belirterek, ABD’den daha net tavır almasını istemiştir.[61] O döneme kadar ABD’nin kimyasal silah kullanılmasının kırmızı çizgi olarak ilan edildiği göz önünde bulundurulduğunda Erdoğan’ın ifadelerinin bir müdahalede bulunulmasını talep ettiği açıktır. 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da, 52 kişinin hayatını kaybettiği bir bombalı saldırı gerçekleşmiş ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu, saldırının Suriye rejimiyle alakalı Banyas saldırılarını da gerçekleştiren bir örgütün yaptığını belirtmiştir.[62] İçişleri bakanı Muammer Güler de bilgilerin bu saldırıyı, Suriye rejimi ve istihbaratı ile bağlantılı bir terör örgütünün yaptığını gösterdiğini beyan etmiştir.[63] Reyhanlı olayından itibaren Suriye krizi Türkiye’nin iç güvenliği açısından da bir risk unsuru halini almıştır.
21 Ağustos 2013’te Şam’ın Guta bölgesinde gerçekleşen kimyasal saldırıdan sonra, yüzlerce insanın hayatını kaybetmesiyle, Türkiye uluslararası toplumu harekete geçirmeye çalışmıştır. Erdoğan 26 Ağustos 2013’te “katil Esad”ın “kimyasal silahlarla şehit ettiği” insanlara dikkat çekmiştir.[64] Bunun akabinde, ABD ve İngiltere tarafından Suriye’ye kimyasal saldırı dolayısıyla sınırlı bir hava operasyonu gerçekleştirilmesi gündeme gelmiştir. Kırmızı çizgi aşıldığı için Batı’nın hızlanan operasyon hazırlıklarını ise, Türkiye yetersiz bulup, Erdoğan tarafından Suriye rejiminin tamamen devrilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ancak İngiltere Parlamentosu’nun askeri harekatı onaylamaması, ABD’nin ise ilerleyen haftalarda Rusya ile kimyasal silahların Suriye’den uzaklaştırılması yönünde vardığı anlaşma nedeniyle, bu harekat sınırlı olarak dahi hayata geçirilmemiştir. 16 Eylül 2013 tarihinde ise Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye sınırını 400 metre ihlal eden bir Suriye helikopterinin angajman kuralları çerçevesinde düşürüldüğünü açıklamıştır.[65] Türkiye’den ardı ardına gelen helikopterin düşürülmesine yönelik haklılık açıklamalarının ardından, Bab-el Hava sınır kapısının yakınındaki patlamaya yönelik olarak 18 Eylül 2013’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bunun Suriye’nin bir misillemesi olduğunu düşünmediklerini, “Suriye yönetiminin, bir misillemeyi zihninden dahi geçirmesinin sonuçlarına katlanacağını bilmesi lazım”[66] ifadesi ile ilan etmiştir. TSK, 5 Ekim 2013’te sınıra yaklaşan 3 Suriye uçağının F16’lar tarafından uzaklaştırıldığını açıklamıştır.[67] 14 Ekim 2013 tarihinde bir İsviçre gazetesine konuşan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Silahını bırakan katil suçsuz olamaz” diye Esad rejimini hedef almış ve rejimin her ne olursa olsun, cezasını çekmesi gerektiğini ifade etmiştir.[68] Bu açıklamalara Suriye yönetiminden bir karşılık gelmemiş; ancak Türkiye sert ifadelerini sürdürmüştür.
Suriye krizinin derinleşmesi ve Başar Esad’ın ülke yönetiminden ayrılmayacağının anlaşılması üzerine 9 Ocak 2014’te Dışişleri Bakanı Davutoğlu, dış dünyanın Esad’la ilgili pozisyonundaki olumlu yöndeki farklılaşmaya işaret ederek IŞİD’in ortaya çıkmasıyla Esad’ın “ehvenişer olarak görülmeye başladığını” ifade etmiştir. Bu durum, değişen konjonktüre dikkat çekmekle sınırlı olmayan fakat aynı zamanda, Türkiye’nin Esad karşıtı pozisyonunda dış destek bulmak bağlamında sıkışmaya işaret etmekteydi.[69] Benzer şekilde 14 Mart 2013’te Davutoğlu bu sefer, Suriye rejiminin ortaya çıkardığı güç ve otorite boşluğunun bir güvenlik krizine neden olduğunu belirtip, radikal grupların faaliyetlerindeki artışın yeni gündem maddesi olmaya başladığını tekrar dile getirmiştir.[70] 23 Mart 2014’te ise Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait bir savaş uçağının sınır ihlali yaptığı için düşürüldüğü Genelkurmay tarafından duyuruldu.[71] Düşen uçaktaki pilotun ise uçaktan atlayarak hayatta kaldığı açıklandı. Bu gelişmenin akabinde, Suriye medyasına çeşitli askeri ve sivil yetkililerin açıklamalar yaptığı haberleştirildi. Burada önemli olan nokta ise, Suriye rejiminin direkt olarak beyan bildirmekten kaçınıp, Dışişleri Bakanlığı’nda yetkili kişilerin ya da askeri kaynakların Türkiye’yi saldırganlıkla suçlamaları olmuştur.[72] Aynı gün Başbakan Erdoğan ise benzer şeylerin olması durumunda “Türkiye’nin tokadının ağır olacağını” söylemiştir.[73] 24 Mart 2014’te ise Genelkurmay Suriye füze sistemlerinin bir Türk F-16’sını Hatay üzerinde uçarken dört buçuk dakika kilitlediğini belirtip, askeri gerginliğin devam ettiğini belirten bir açıklama yapmıştır.[74] Yerel seçimler çalışmaları sırasında Akşehir ilçesinde bir konuşma yapan Davutoğlu ise “topraklarımıza tecavüz etmek isteyenlere TSK’nın hadlerini bildirdiğini” ifade etmiştir.[75] 25 Mart 2014’te ise, Genelkurmay yine benzer bir açıklama yaparak 5 adet F-16’nın 10 dakika 53 saniye süreyle Hatay’da yine füze sistemlerinin tacizine uğradığını duyurmuştur.[76] 26 Mart 2014’te AFP’ye bir mülakat veren Davutoğlu, Suriye’nin Türkiye’nin caydırıcılığını test etme cüretini göstermesine tepki göstererek, “Türkiye’nin sınır ötesi operasyon da dahil bütün askeri seçenekleri devreye sokmak için hazır olduğunu” söylemiştir.[77] Suriye BM Daimi temsilcisi Beşar El Caferi ise Türkiye’nin sınırdan teröristlerin geçişine kolaylık gösterip, destek verdiğini New York’taki BM Genel Merkez’inde açıklamıştır.[78] Dolayısıyla IŞİD’in Suriye’de güç boşluğunu doldurmasından itibaren Suriye’de terör örgütleri de bir gündem olarak öne çıkmıştır. Genelkurmay 29 Mart 2014’te Türk F-16’larının Suriye füze sistemleri tarafından taciz edildiğini tekrar duyurdu.[79] Suriye devlet başkanı Esad Haziran 2014’te gerçekleşen seçimlerin sonuçlarının açıklanmasından sonra üçüncü dönem tekrar başkanlığa seçilmiştir. 18 Temmuz 2014’te ise yaptığı zafer konuşmasında Başbakan Erdoğan’ı hedef alıp, Erdoğan’ın hem Suriye halkını zulümden kurtarmak istemesi hem de Emevi Cami’inde namaz kılmak istemesi arasındaki ‘tutarsızlığı’ ifade etmiştir.[80] Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, Erdoğan’ın yerine Başbakanlık koltuğuna oturan Davutoğlu 28 Eylül 2014’te 29 Mayıs Üniversitesi’nce yaptığı bir konuşmada, git gide dünya gündeminde öne çıkmaya başlayan IŞİD tehditliyle ilgili olarak Esad yönetimini suçlamıştır.[81] Davutoğlu, Esad’la 10 Ağustos 2011 yaptığı görüşmede kendisine “yedi saat dil döktüğünü” belirttikten sonra “halk ve ordunun karşı karşıya gelmesinin sonuçlarını Suriye’nin bugün yaşadığını” ifade etmiştir. 2 Ekim 2014’te ise TBMM’de, Irak ve Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyon yapma yetkisini içeren tezkere kabul edilmiştir. Metinde IŞİD tehlikesi ve teröristlerin verimli alan buldukları kısaca geçerken, bu tarz gelişmelerin sorumlusu olarak meşruiyetini kaybetmiş Suriye rejimi olarak gösterilmiştir.[82] Artan IŞİD tehdidiyle birlikte Esad’ın gidişi yönündeki çağrılar da bir azalmaya başlamış; Esad’ın gidişinin ikincil önemde olduğunu yönelik sinyaller gelmeye başlanmıştır. Bunun farkında olan Esad, uluslararası kamuoyuna 21 Kasım 2014’te IŞİD’e karşı birlikte mücadele etme teklifinde bulunmuştur.[83]
7 Ocak 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kuzey Suriye’de otonom bir Kürt devleti oluşması tehlikesine dikkat çekerek, IŞİD ve PYD gibi örgütlerinin ortaya çıkma nedenini izlenen yanlış politikalar olduğunu belirtmiştir. Özellikle Türkiye’nin batılı müttefiklerini isim vermeden eleştiren Erdoğan, hava operasyonlarının netice almada mümkün olmadığını belirtip, Özgür Suriye Ordusu’na bir türlü gerekli yardımların yapılmamasının mevcut tabloyu ortaya çıkardığını vurgulamıştır.[84] 20 Ocak 2015’te Foreign Affairs dergisine bir röportaj veren Suriye Devlet Başkanı Esad, Erdoğan’ı “El-Kaide ideolojisinin uzantısı olan Müslüman Kardeşler ekolünün bir parçası olarak” nitelendirmiştir. Esad, Suriye’nin krizin ilk aşamalarından itibaren Türkiye’ye yönelttiği suçlamaların benzerlerini seslendirip, teröristlerin finansmanında Katar, Suudi Arabistan ve özellikle Türkiye rolü olduğunu ifade etmiş; Türkiye’yi terörün faaliyetlerinin lojistik üssü olarak nitelendirerek Türkiye’nin Suriye için tehdit olduğunu vurgulamıştır.[85]
Uluslararası düzende değişmeye başlayan Esad karşıtı duruş, BM Suriye temsilcisi Staffen de Mistura 14 Şubat 2015’te “Suriye’deki çözüm sürecinin Devlet Başkanı Esad’ı dışarıda bırakamayacağını” ifadesiyle dile dökülmüştür.[86] Nitekim, 2015 Mart’ının ortalarında CIA Başkanı John Brennan ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye’de çözüm için, ABD’nin Esad’la müzakere etmek durumunda kalacağı yönündeki açıklamalarda bulunmuşlardır.[87] Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, binlerce insanı kimyasal silah da kullanarak öldüren biriyle görüşülmesinin yanlışlığına dikkat çekmiş ve Kerry’e tepki göstermiştir.[88] 22 Temmuz 2015’te benzer şekilde İngiltere Dışişleri Bakanı Phillip Hammond Suriye’de Esad rejiminin çökmesini değil, siyasi bir geçişin olmasını istediklerini dile getirmiştir.[89] 19 Eylül 2015’te ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Esad’la ilgili olarak ABD’nin daha esnek bir politika izleyeceğinin işaretini vermiş; Esad’la ilgili “hemen birinci gün ya da ayda olmasına gerek yok” diye eklemiştir.[90] 23 Eylül’de ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Esed’in Suriye’nin yalnız %15’ini kontrol edebildiğini belirtip, “butik bir devlet peşinde olduğunu” söylemiştir .[91] 24 Eylül 2015’te ise Erdoğan, gazetecilerin Suriye ile ilgili sorularını yanıtlarken, “Suriye’de Esad’lı bir geçiş olabileceğini” söyleyerek, Türkiye’nin uzun zamandır benimsediği söylemi değiştirdiğini göstermiştir. Bu noktada önemli olan Erdoğan’ın Suriye devlet başkanından bahsederken “Esed” yerine “Esad” demeyi tercih etmesiydi.[92] Söylemdeki bu değişik karşısındaki tepkiler üzerine Erdoğan, iki gün sonra, kendisinin Suriye politikasıyla ilgili aynı yerde durduğunu belirtip, Suriye’de çözüm ‘Esed’ ile olsa bu beş yılda olurdu diye eklemiştir.[93] Obama, BM Genel Kurulu'nda Esad’ı “masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran” olarak anmıştır. [94] ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın aniden iktidarı terk etmesi yerine, “düzenli bir geçiş süreci”nin parçası olarak makul bir süre zarfında görevi bırakması gerektiğini ifade etmiştir.[95] Türkiye Esad’ın yönetimden ayrılmayacağının anlaşılmasından sonra müttefikleri ile birlikte hareket edebileceği yeni bir politikaya yönelmeye çabası içerisine girmiştir.

Suriye krizi, birden fazla özelliği ile dikkat çekmektedir. Ortadoğu’daki “Arap Baharı”nın etkisinde kalan Suriye’de rejim karşıtları ile Beşar Esad Yönetimi’nin mücadelesi Suriye’de istikrarın bozulmasına neden olurken; Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler de bundan etkilenmiştir. Dolayısıyla Suriye özelinde bir dış değişimin krizi tetiklemesinden söz edilebilir. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki iç istikrarsızlığa gösterdiği ilgi Suriye açısından bir güvenlik tehdidi olarak da algılanmış: ve böylece Suriye Türkiye’nin ilgisini Suriye’deki rejime yönelik yıkıcı faaliyetlerin bir parçası olarak görmüştür. Bu durum Suriye özelinde krizin tetikleyicisi olarak kabul edilebilir. Buna ek olarak tırmanan çatışmacı ilişkiler ve kriz sürecinde Türkiye’nin Suriye’deki rejim karşıtlarını siyasi ve askeri açıdan desteklemekte oluşu, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin daha da tırmanmasına neden olmuş ve iki ülkeyi askeri bir çatışmanın eşiğine taşımıştır. Böylece şiddet içermeyen askeri yöntemlerin yer aldığı kriz yönetim stratejileri izlenmeye başlanmıştır. Kriz süreci içerisinde gerilimi dikeyde tırmandıran bir diğer önemli gelişme, Türkiye’ye ait RF-4 Keşif Uçağı’nın tartışmalı bir şekilde Akdeniz’de ulusal karasuları/hava sahası dışında düşmesidir. Türkiye bu olayda Suriye’yi suçlamış ve angajman kurallarını değiştirdiğini açıklamıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen Suriye krizi özelinde karar alıcı için krizin tetikleyicisi gelişmenin ne olduğu yeterince açık değildir. Aslında 2011 Kasım ayı itibariyle Türkiye ve Suriye arasında başlayan kriz, iki taraflı, siyasi bir dış politika krizidir. Krizin karşı tarafı Suriye Devleti’dir. Bu noktada Suriye devletinden kast edilen ise Esad yönetimidir. Türkiye ve Suriye açısından krizi tetikleyen davranışı devlet gerçekleştirmiştir. Suriye açısından krizi tetikleyen davranış Türkiye’nin Suriye’deki rejimin değiştirilmesi talebi iken; Türkiye açısından Suriye’de sivillere yönelik baskı ve bunun beraberinde yaşanan insan hakları ihlalleridir. 2011 Türkiye-Suriye krizi tekrarlayan bir çatışma içerisinde ortaya çıkmış olmamakla birlikte gelişen süreçte pek çok kriz üretmeye devam etmektedir. Bu noktada RF-4’ün düşürülmesi, Süleyman Şah Türbesi’nin yerinin değiştirilmesi , sınır güvenliği ve hatta Rusya ile Türkiye arasındaki SU-24 krizinin aynı çatışmanın devamında meydana geldiğini belirtmek mümkündür. 2011 Türkiye-Suriye krizi, siyasi ve insani bir kriz olarak ortaya çıkmış olmakla birlikte; süreç içerisinde askerileşmeye başlamıştır. Kriz yönetim sürecinde Türkiye’de öne çıkan lider başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Tayyip Erdoğan olmuştur. Ancak Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Ahmet Davutoğlu krizi yönetmeye başlamıştır. Yine de genel olarak bütün kriz sürecinde Erdoğan’ın daha fazla öne çıktığını belirtmek mümkündür. Krizin Suriye tarafında ise öne çıkan lider Beşar Esad’dır.

2011 Suriye krizinde krizi tetikleyen eylem ülke içerisindedir. Krizin temel tetikleyicisi insani talepler ve Suriye’deki rejimin değiştirilmesi yönündeki talepleri içeren sözlü eylemdir. Bu sözlü eylemin karşısında Esad yönetimi öncelikle tepki göstermekten çekinmiş ancak Türkiye’nin muhalif gruplara devam eden desteğinin artması üzerine Türkiye’yi Osmanlı devleti hayali peşinde olmakla suçlamıştır. Suriye krizi algılanan tehdidin ciddiyeti açısından bölgede ve bölgesel alt sistemde meydana gelebilecek saygınlık ve hak kaybına işaret etmektedir. Bununla birlikte krizin süreç içerisinde değişim göstermesi, Türkiye içerisinde bombalama vb. Eylemlere neden olduğu da göz önünde bulundurulduğunda sınırlı askeri tehdit unsurları içerdiği de ifade edilebilir. Türkiye Suriye krizi karşısında şiddet içermeyen askeri eylemleri de kapsayan çoklu eylem izlemiştir. Bu kapsamda kademeli olarak baskıyı arttırdığını da ifade etmek mümkündür. Öncelikle ekonomik yaptırımlara karar vermiş, Esad ailesinin malvarlıklarını dondurmuş, RF-4 olayının ardından ise NATO ittifakından alınan destek ile Suriye sınırına Patriot savunma sistemlerini yerleştirmiştir.
2011 Suriye krizinde Türkiye’nin uyguladığı kriz yönetim stratejisi şantajdır. Alexander George’un belirttiği üzere, şantaj stratejisi rakibin talep edilen şeyi/eylemi gerçekleştirmeyi reddetmesi halinde bir şekilde acı çekeceği ve zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurgulanmıştır. George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Ancak şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantaj stratejisi, savunmacı tarafa şantajcının blöfünü görse dahi yapılması istenilen davranışı gerçekleştirmeme olanağı sunmaktadır.[96] Suriye krizinde Türkiye’nin rejim değişikliği talepleri her ne kadar şantajın bir parçası olarak görülebilecekse de, Esad yönetiminin bu talepleri uygulamayı reddettiği göz önünde bulundurulduğunda hali hazırda başarılı biçimde uygulandığını belirtmek güçtür. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği ise şiddet içermeyen çoklu çözümdür. İki ülke kriz sürecinde karşı karşıya gelmiş olmakla birlikte askeri açıdan doğrudan doğruya iki ülkeyi karşı karşıya getirecek bir çatışmaya girmekten uzak durulmuştur. Ancak Türkiye kriz sürecinde maddi güç açısından üstünlüğünü sürekli olarak vurgulamış; ve ibret verici güç kullanma tehdidinde bulunmuştur.

Kriz sürecinde Suriye’nin Türkiye karşısında uyguladığı kriz yönetim stratejisi ise zaman kazanmadır. Düşman, statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak için zaman kazanmaya çalışabilmesidir. Örneğin kriz sürecinde Türkiye’nin reform talepleri karşısında Esad, 2011 Mart ayından itibaren reform sözü vermiş ve hatta bir reform paketi açıklamasına rağmen uygulanmamıştır. Bu surum Esad yönetimin uyguladığı zaman kazanma stratejisini doğrular niteliktedir. 2015 sonu itibariyle Türkiye-Suriye krizi devam ettiğinden bu krizde kriz sonrası evre mevcut olmadığı gibi kriz sonrası bir statüden de söz etmek mümkün değildir.
[1]“Suriye’de yeni hükümet işbaşında”, http://rudaw.net/turkish/middleeast/syria/28082014, [14.11.2015].
[2]“Suriye’de hükümet istifa etti”, http://www.internethaber.com/suriyede-hukumet-istifa-etti-337621h.htm, [12.11.2015].
[3]Ayşe Küçük, “Türkiye-İsrail İlişkilerinde Mavi Marmara Krizi: Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, YTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015):140.
[4]Veysel Ayhan, Türkiye-Suriye ilişkilerinde Yeni Dönem: Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi, Ortadoğu Analiz, (Cilt: 1, Sayı: 11, Kasım 2009): 27.
[5]Samir al-Taqi and Raymond Hinnebush, “As Seen From Damascus: the Transformation in Syrian-Turkish Relations”,Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds) Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013):108.
[6]Erdem Kaya, “Suriye-İsrail Barışını Yeniden Düşünmek: Çözüm Ankara’yla Mümkün mü?”, http://www.bilgesam.org/incele/1343/-suriye-israil-barisini-yeniden-dusunmek--cozum-ankara%E2%80%99yla-mumkun-mu-/#.Vqtg7lOLS1s, [14.11.2015].
[7]Mehmet Turan Çağlar, “2011 Sonrası Türkiye-Suriye İlişkileri ve Suriye-Türkiye Krizi”, http://tdpkrizleri.org/images/pdfmakaleler/TDP-Turan-Final1.pdf, 1, [15.12.2015].
[8]“Suriye-Türkiye İlişkilerinde Dönüm Noktaları”, http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay/57640/4369/11/suriye-turkiye-iliskilerinde-donum-noktalari, [15.11.2015].
[9]Aaron Stein, “IV. Stumbling in Iraq and Syria, 2011–14”, Whitehall Papers, (Vol. 83, No: 1, 2014): 59-87.
[10]Oytun Orhan, “Kuzey Suriye’de Güvenli Bölge ve Türkiye”, ORSAM Bölgesel Gelişmeler Değerlendirmesi, No: 33, Kasım 2015, 4, http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/20151117_33tr.pdf , [12. 12.2015].
[11]Muammer Elveren, “Model Türkiye”, Hürriyet, 1 Haziran 2011.
[12]Ahmet Nazmi Üste ve Levent Yılmaz, “Büyük Güçler, Suriye Krizi ve Türkiye”, CBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, (Cilt:12, Sayı:2, Haziran 2014): 196.
[13]“Beşar Esad muhalifleri böyle tarif etti”, http://www.internethaber.com/besar-esad-muhalifleri-boyle-tarif-etti-354412h.htm, [16.10.2015].
[14]Suriye’den Türkiye’ye Yanıt, Hürriyet, 22 Haziran 2011.
[15]Tolga Tanış, “Esad Artık Meşru Değil”, Hürriyet, 13 Temmuz 2011.
[16]“Erdoğan: Davutoğlu'nu Suriye’ye Göndereceğim”, Radikal, 6 Ağustos 2011.
[17]“Davutoğlu'nun Açıklaması”, Hürriyet, 9 Ağustos 2011.
[18]“Turkish Foreign Minister Meets Syria's Assad”, http://www.aljazeera.com/news/middleeast/2011/08/201189105938279417.html, [15.11.2015].
[19]Barış Çağlar, “Türkiye’nin Suriye Politikası: Yeni-Klasik Realist Bir Bakış”, Ortadoğu Analiz, Cilt:4, Sayı 47, Kasım 2012): 45.
[20]“Operasyonlar Durmazsa Konuşacak Bir Şey Kalmaz”, Hürriyet, 15 Ağustos 2011.
[21]“Şam Yönetimine ‘Söz bitti’ Mesajı”, Hürriyet, 16 Ağustos 2011.
[22]“Erdoğan: Akıttıkları Kanda Boğulurlar”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-akittiklari-kanda-bogulurlar,SLrAqoL9k0GxaAfEARaHEQ, [12.12.2015].
[23]“Davutoğlu: Türkiye her türlü senaryo için hazırlıklıdır”, Hürriyet, 25 Ağustos 2011.
[24]“2011’de Dünya ve Türk Dış Politikası (Eylül-Ekim)”, Zaman, 23 Aralık 2011.
[25]“Erdoğan: Gemilerimiz Akdeniz'de”, Hürriyet, 21 Eylül 2011.
[26]Ahmet Han, “Paradise Lost: A Neoclassical Realist Analysis of Turkish Foreign Policy and the Case of Turkish-Syrian Relations”, Turkey-Syria Relations: Between Enmity and Amity, (eds)Raymond Hinnebush and Özlem Tür, (Farnharm: Ashgate, 2013): 59.
[27]Çağlar, “2011 Sonrası...”, 12.
[28]Gideon Rose, “Neoclassical Realism and Theories of Foreign Policy”, World Politics, (Vol: 51, No: 1, 1998):150.
[29]Roee Nahmias, “Assad: Turkey seeking to recapture imperial days”, http://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4153293,00.html, [13.12.2015].
[30]“Ankara’dan Şam’a 9 Yaptırım”, Hürriyet, 1 Aralık 2011.
[31]“Tampon Bölge Dediğimiz Hususu Ciddi Olarak Düşünüyoruz”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.
[32]“Suriye'den Türkiye'yle ilgili önemli karar”, Hürriyet, 2 Aralık 2011.
[33]Nebi Miş, “Suriye 2012”, Ortadoğu Yıllığı 2012, (Eds) Kemal İnat, Muhittin Ataman. Sakarya: Açılım Kitap, 2013): 234.
[34]“Suriye'yle ilgili kritik tasarıya çifte veto geldi”,Hürriyet, 4 Aralık 2011.
[35]“Türkiye: Esad Meşru Değil”,Hürriyet, 5 Şubat 2012.
[36]“Davutoğlu: Suriye Kimsenin Şahsi Mülkü Değil”, http://www.ntv.com.tr/turkiye/davutoglu-suriye-kimsenin-sahsi-mulku-degil,PJHYGvacmUKnmrVBz9cF3Q , [25.12.2015].
[37]“Sınır ihlali olursa gerekeni yaparız”, http://www.erhaber.com/haber/-20943.html, [ 10.12.2015].
[38]“Dublör Olma Dönemi Kapandı”, Hürriyet, 27 Nisan 2012.
[39]“Provokasyon Yapıyorsunuz”, Hürriyet, 29 Nisan 2012.
[40]Selçuk Şenyüz, “Erdoğan: Esad Er ya da Geç Gidecektir”, Hürriyet, 8 Haziran 2012.
[41]Metehan Demir, “Suriye Açıklarında Türk Savaş Uçağı Düştü”, Hürriyet, 22 Haziran 2012.
[42]“Suriye’nin Tavrı Belirleyecek”, Hürriyet, 23 Haziran 2012.
[43]“Türk Savaş Uçağı Suriye Karasularında Düştü”, http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/06/22/turk.savas.ucagi.suriye.karasularinda.dustu/666139.0/index.html , [12.12.2015].
[44]“Türkiye Suriye’ye nota verdi”,Hürriyet, 24 Haziran 2012.
[45]“Makdissi: Türkiye ve Suriye Düşman Değildir”, Hürriyet, 24 Haziran 2012.
[46]“Başbakan'dan Tarihi Suriye Kararı”,Hürriyet, 26 Haziran 2012.
[47]“NATO Türkiye'ye Destek İfade Etti”, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/06/120626_erdogan_syria_update.shtml , [12.10.2015].
[48]“Syria crisis: Tremseh 'massacre' - Friday 13 July 2012”, http://www.theguardian.com/world/2012/jul/13/syria-hama-massacre-live, [15.102015]
[49]“Davutoğlu, Esad'a ömür biçti”, Hürriyet, 25 Ağustos 2012.
[50]“Akçakale'ye top mermisi düştü: 5 ölü, 10 yaralı”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.
[51]Ümit Çetin, “Türkiye Suriyeye Karşılık Verdi”, Hürriyet, 5 Ekim 2012.
[52]“Tezkere TBMM'den geçti”, Hürriyet, 4 Ekim 2012.
[53]“Erdoğan: Sekiz Kere Kaza mı Olur”,Hürriyet, 5 Ekim 2012.
[54]“Suriye: Türkiye'yle savaşmak istemiyoruz ama...”, Hürriyet, 11 Ekim 2012.
[55]Ahmet Davutoğlu, “2013 Yılına Girerken Dış Politikamız”, Dışişleri Bakanlığı’nın 2013 Mali Yılı Bütçe Tasarısının TBMM Genel Kurulu’na Sunulması Vesilesiyle Hazırlanan Kitapçık, 66, http://www.mfa.gov.tr/site_media/html/butce_2013.pdf , [16.11.2015].
[56]“Suriyeli mültecilerin sayısı 4 milyon 185 bine ulaştı”, http://www.aljazeera.com.tr/haber/suriyeli-multecilerin-sayisi-4-milyon-185-bine-ulasti, [15.10.2015]
[57]Uğur Ergan, “Ankara: Esad’lı geçiş olmaz”, Hürriyet, 26 Aralık 2012.
[58]“Esad'dan Ankara'ya çok ağır sözler”, Hürriyet, 22 Ocak 2013.
[59]“Patriot Test Ediliyor Almanlar Dondurma Yiyor”, Hürriyet, 26 Ocak 2013.
[60]“Esad: Erdoğan çıkarları için ülkesini feda eder”, Hürriyet, 18 Nisan 2013.
[61]“Esad halkına karşı kimyasal silah kullandı”,Hürriyet, 10 Mayıs 2013.
[62]Zeynep Şafak, “Kırmızı çizgi aşıldı”Hürriyet, 13 Mayıs 2013.
[63]“Güler: "8 Mayıs'ta ihbar geldi”, Hürriyet, 14 Mayıs 2013.
[64]“Başbakan'dan önemli açıklamalar”, Hürriyet, 26 Ağustos 2013.
[65]“Genelkurmay: “Görüldü, uyarıldı, vuruldu”, Hürriyet, 16 Eylül 2013.
[66]“Davutoğlu: Suriye misilleme yaparsa sonuçlarına katlanır”, Hürriyet, 18 Eylül 2013.
[67]“TSK: Suriye uçakları ve helikopteri sınırdan uzaklaştırıldı”, Hürriyet, 6 Ekim 2013.
[68]“Davutoğlu'dan Esad için sert sözler”, Hürriyet, 14 Ekim 2013.
[69]“Davutoğlu: Esad rejimine 'ehvenişer' denilecek noktaya gelindi”, Hürriyet, 9 Ocak 2014.
[70]“Davutoğlu: O türbeye saldırırsanız...”,Hürriyet, 14 Mart 2014.
[71]Uğur Ergan, “Türkiye sınır ihlali yapan Suriye uçağını düşürdü”,Hürriyet, 23 Mart 2014.
[72]“Suriye'den Türkiye'ye ilk tepki”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[73]“Başbakan Erdoğan: Tokadımız ağır olacak”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[74]“Suriye füzeleri 4.5 dakika Türk F-16'larına kilitlendi”, Hürriyet, 24 Mart 2014.
[75]"Hadlerini bildirdi uçağı düşürdü", Hürriyet, 24 Mart 2014.
[76]“TSK'dan açıklama”, Hürriyet, 25 Mart 2014.
[77]“Davutoğlu'ndan 'sınır ötesi operasyon' açıklaması”, Hürriyet, 26 Mart 2014.
[78]“Suriye'nin BM Temsilcisi: Türk hükümeti teröristlere destek veriyor”, Hürriyet, 27 Mart 2014.
[79]“Suriye'den 6 F-16 uçağına taciz”, Hürriyet, 29 Mart 2014.
[80]“Esad’dan Başbakan Erdoğan’a sataşma”,Hürriyet, 18 Temmuz 2014.
[81]İsmail Akduman, Yaprak Koçer, hakan Çelikbaş, “Davutoğlu: Esed'e 7 saat dil döktüm”, Hürriyet, 28 Eylül 2014.
[82]“Sınır ötesi müdahale de var yabancı askerler de: 9 Soruda ‘Irak-Suriye Tezkeresi’”, http://www.diken.com.tr/9-soruda-irak-suriye-tezkeresi/, [25.11.2015].
[83]“Suriye lideri Esad'dan IŞİD'e karşı işbirliğe çağrısı”, Hürriyet, 21 Kasım 2014.
[84]Erdoğan: 'Bu hırsızlar bizi mal sahibi yaptı', Hürriyet, 7 Ocak 2015.
[85]“Syria's President Speaks”, https://www.foreignaffairs.com/interviews/2015-01-25/syrias-president-speaks, [21.1.2015].
[86]“Esad, Suriye’de çözümün parçası”, Hürriyet, 14 Şubat 2015.
[87]“ABD: Suriye savaşını bitirmek için Esad'la konuşmak zorundayız”, Hürriyet, 16 Mart 2015.
[88]“Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan Kerry'ye 'Esad' tepkisi”, Hürriyet, 16 Mart 2015.
[90]“Kerry: Esad Gitmeli ama...”,Hürriyet, 19 Eylül 2015.
[91]Vahap Munyar, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: Esed butik devlet peşinde”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.
[92]“Erdoğan: Esad'lı geçiş dönemi olabilir”, http://www.evrensel.net/haber/261345/erdogan-esadli-gecis-donemi-olabilir, [25.11.2015].
[93]Burcu Purtul, “Suriye’ye yaklaşımım aynı”, Hürriyet, 25 Eylül 2015.[94]“Obama'dan BM Genel Kurulu'nda Esad için sert sözler: Masum çocukların üzerine bomba atan bir tiran”,Hürriyet, 28 Eylül 2015.
[95]“ABD: Esad makul sürede ayrılmalı”, Hürriyet, 30 Eylül 2015.
[96]Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 315.
Ana Sayfa - 2014 İŞİD Rehine Krizi Makale Sayısı: 1
Özet
IŞİD Haziran ayında, Irak ordusunun kenti boşaltması üzerine 10 Haziran 2014’te Musul'un kontrolünü ele geçirmiş ve 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türkiye Başkonsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Başkonsolosluğun boşaltılmaması üzerine 11 Haziran’da bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılmasını sağlamış; içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan haberlerde kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir.[1] IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerinin rehin alınarak Başkonsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir rehin alma olayıdır. Baskının ardından rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartılarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.
IŞİD Rehine Krizi, devlet dışı aktörlerden biri olarak tanımlanan “terör örgütü” ile Türkiye’nin rehine krizi özelinde karşı karşıya gelmesi olayıdır. Bu süreçte Türkiye bir devlet olarak devlet dışı aktörle karşı karşıya gelmiştir. Rehine Krizi, diplomatik, siyasi, insani kültürel-manevi ve algısal bir krizdirörneğidir. Türkiye IŞİD Rehine Krizi’ni, Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT) içerisinden oluşturulan ad-hoc bir birim üzerinden yönetmiştir. Kriz her iki taraf açısından değerlendirildiğinde farklı özellikler göstermektedir. Rehine Krizi, Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz iken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Aynı zamanda kriz sürecinde Kerkük’te bulunan aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD birimlerine ulaşmıştır. Bu da aşiret liderlerinin insani bir krizde kolaylaştırıcı rol üstlendiğini göstermektedir. Rehinelerin 20 Eylül 2014’te Türkiye’ye getirilmesi ile kriz sona ermiştir. Ancak krizin sona ermesi dahi IŞİD ile Türkiye arasında bir “takas” gerçekleştirildiği iddialarını sona erdirmeye yetmemiştir.
IŞİD REHİNE KRİZİ
IŞID’in Irak’taki ilerleyişi 2014 yılının Ocak ayının ilk günlerinde Ramadi ve Felluce isimli şehirleri ele geçirmeleriyle başlamıştır.[2] İŞID güçleri, Musul kentinde güvenlik güçleriyle çatışmalara 6 Haziran 2014’ten itibaren yönelmiştir. Ayrıca, örgüt aynı gün El Kahire’deki istihbarat merkezine intihar saldırısı düzenlemiştir. 7 Haziran’da Musul’un kuzeyindeki Yermuk bölgesi dâhil kentin bir bölümünde elektriği kesen örgüt, 8 Haziran’dan itibaren ise Irak güvenlik güçleri ile çatışmaya girmeye başlamıştır. Bu dönemde bölgede yaşayan siviller ise şehri terk etmeye yönelmiştir. 9 Haziran’da yoğunlaşan çatışmalar sonucunda bölgedeki Hastane ve Ninova Hükümet binası IŞİD’in kontrolüne geçmiş, aynı gün Musul’un bağlı olduğu Ninova Valisi Nuceyfi seferberlik çağrısı yapmış ancak buna rağmen 10 Haziran’dan itibaren Musul’da bulunan Nakşibendi Ordusu’nun desteğini alan örgüt, tüm şehri kontrol etmeye başlamıştır. Bunun üzerine bölgede bulunan Irak güvenlik güçleri silahlarını bırakarak kenti terketmişlerdir.[3] Şehrin IŞİD militanlarının tehdidi altında bulunması, bölgede bulunan Türk Konsolosluğu için artan bir tehlike oluşturmuştur. [4] Ancak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Twitter hesabından yaptığı açıklamada konsolosluğa yapılan saldırıdan 20 saat önce konsolosluğun güvenliği ile ilgili olarak yaptığı açıklamada; “…sürekli irtibat halindeyiz. Musul Başkonsolosluğumuzun güvenliği için gerekli bütün önlemler alındı”[5] demiştir.

IŞİD’in Haziran ayında, Irak ordusunun kentten ayrılması üzerine Musul'un kontrolünü ele geçirerek 24 saat içerisinde Musul'da bulunan Türk Konsolosluğu'nun önce boşaltılmasını talep etmiştir. Fakat El-Cezire Türkiye’nin haberine göre Türk konsolosluğu boşaltılmaması üzerine 11 Haziran'da Türk Konsolosluğu’na bombalı saldırı tehdidinde bulunarak kapının açılması sağlanmış, içeri giren militanlar tarafından konsolosluk çalışanları ve aileleri rehin almıştır. Aynı dönemde yayınlanan diğer haberler kapının 900-1000 arasında IŞİD militanı tarafından kırılarak açıldığını belirtmektedir. IŞİD militanlarının eylemleri sırasında Konsoloslukta bulunan özel harekât polislerine "çatışmayın" emrinin verildiği yine basında yer almıştır. Sonuç olarak IŞİD Rehine Krizi, Başkonsolos Yılmaz Öztürk de dâhil olmak üzere, 49 konsolosluk görevlisinin ve aile fertlerini rehin alınarak Konsolosluk binasına el konulmasını kapsayan bir olaydır. Rehineler daha sonra IŞİD militanları tarafından konsolosluk binasından çıkartarak bölgede bulunan bir karargâha götürülmüştür.
Kriz, AKP’nin 61. Hükümet döneminde başlamış 62. Hükümet döneminde ise sona ermiştir. Krizin başlangıç tarihinde 11 Haziran 2014’te Türkiye’de AK Parti’nin çoğunluk hükümeti ile yönetilmekteydi. Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı seçim döneminde girilmiş olmakla birlikte; 28 Ağustos 2014’e kadar Abdullah Gül cumhurbaşkanıydı. Krizin halen devam ettiği dönemde Cumhurbaşkanlığı seçimleri 10 Ağustos 2014’te Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanmasıyla sonuçlanmış ancak henüz görev değişimi yapılmamıştı. Tayyip Erdoğan 28 Ağustos’tan itibaren göreve resmi olarak başlamıştır. 61. Hükümette başbakan yardımcıları Ali Babacan, Bülent Arınç, Bekir Bozdağ ve Beşir Atalay’da oluşurken; 62. hükümette Başbakan Ahmet Davutoğlu, Başbakan yardımcıları Numan Kurtulmuş, Yalçın Akdoğan, Ali Babacan ve Bülent Arınç olmuştur. 62. Hükümet döneminin Dışişleri Bakanı halen bu görevi yürütmekte olan Mevlüt Çavuşoğlu’dur. Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayı ile oluşturulmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de karar alma biriminin geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” olduğu söylenebilir. Kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider ise hem Dışişleri Bakanı hem de Başbakan olarak Ahmet Davutoğlu’dur.
Krizin karşı tarafında ise Ebubekir El-Bağdadi önderliğinde kurulan IŞİD (ed-Devlet'ül İslâmiyye fi'l Irak ve'ş Şam) ya da yeni adıyla İslam Devleti(ed-Devlet'ül İslâmiyye) bulunuyordu. IŞİD resmi olarak tanınmayan Irak ve Suriye’deki güç boşluğundan yararlanan cihatçı bir terör örgütü olarak bilinmektedir. Başında ise Ebu Bekir El-Bağdadi bulunmaktadır. Örgütün 2003 yılından itibaren Irak’ın işgaline karşı Baas kadrolarının oluşturduğu bir direniş örgütü olduğu iddiaları da mevcuttur. ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve 2011 yılında Arap Baharının Suriye’ye yansımalarıyla El-Kaide'ye bağlı grupların bölgede bulunan güç boşluğundan yararlanarak hareket alanı bulmasının büyük bir payı bulunmaktadır. Aralık 2013’den itibaren birbirleriyle savaşan El-Kaide unsurlarının arasından IŞİD güçlenerek çıkmıştır. Bu gruplardan El-Nusra cephesi, Suriye'de Beşar Esed’i devirmeye odaklanırken; IŞİD kurtarılmış bölgelerde devlet kurmaya yönelmiştir. El Bağdadi, 29 Haziran 2014’te “Irak-Şam İslam Devleti” olan örgütünün adını “İslam Devleti” olarak değiştirmiş ve halifelik ilan etmiştir.
11 Haziran 2014 itibariyle Musul Konsolosluğu’ndan 49 kişinin kaçırıldığı resmen ilan edilmiştir. Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada “personelimizin emniyet içerisinde ülkemize dönmeleri için tüm imkânlar seferber edilmiştir. Bu bağlamda, Irak hükümeti nezdinde de girişimde bulunulmuş ve Başkonsolosluğumuzun emniyet ve güvenliğinin sağlanmasından sorumlu oldukları hatırlatılmıştır. Öte yandan, başta Birleşmiş Milletler ve NATO olmak üzere, uluslararası kuruluşlarda da gerekli girişimler yapılmaktadır. Sayın Bakanımız BM Genel Sekreteri ve ABD Dışişleri Bakanı ile görüşerek durumu ele almıştır”[6]denilmektedir.Aynı gün Dışişleri Bakanlığında 24 saat çalışacak bir kriz merkezi oluşturulmuştur. NATO, bilgilendirilmek üzere 11 Haziran Akşamı saat 20.00’da olağanüstü gündemle toplanmıştır. Ancak NATO'dan yapılan açıklamada, görüşmenin 4. madde kapsamında yapıldığı belirtilmiştir.[7]Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edildiği haberi Meclis’te anında yankı buldu ve Musul konusunda bugün özel bir oturum yapılması kararı alınmıştır. Ayıca, Konsolosluk baskını TBMM’de muhalefet partilerinin sert tepkisine neden olmuştur. MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, “Daha dün bu kürsüden ‘IŞİD konsolosluğumuzu bastı basacak’ dedik. ‘Orada konsolosluk, yukarıda Allah’a aşağıda IŞİD’e emanet’ dediğimizde hop oturup hop kalkan, ‘Bunları geç, bunlar bizim gündemimiz değil’ diyen milletvekilleri nerede? Konsolosluğumuz IŞİD militanlarının elinde AKP sıraları ise bomboş. Özel harekât birliklerimizden askerlerimiz de IŞİD’in elinde. Meclis bomboş. Ne işe yarıyor bu Meclis? Başkomutan olduğunu unutan Cumhurbaşkanı da ‘Oldu bittiye müsaade etmeyiz’ demiş. Olmuş bitmiş Sayın Başkomutan.”[8] Diyerek saldırıya son derece sert tepki göstermiştir. CHP İstanbul Milletvekili Osman Korutürk ise; “Hükümetin açmış olduğu yoldan bölgeye gelen terör örgütlerinden El Kaide bağlantılı terör örgütü Musul’a el koydu. Musul’a el koyması demek Suriye ile birlikte Irak’ın da toprak bütünlüğünün ciddi tehlikeye girmesi demek.” demiştir.
Muhalefetin sert tepkisine neden olan rehine krizi, hükümet kanadında ise IŞİD'in “Türkiye'yi doğrudan hedef almadığı” söylemine neden olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Türkiye’nin bir hedef halinde görülmediği açıktır. Ama konsolosluğa yapılan saldırı elbette Türkiye’ye ayrıca bir anlamı olduğunu göstermez. Hedef noktasında değiliz, bunu açıkça söyleyebilirim”[9] cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde kamuoyu algısını yönetmeye çalışmıştır. Yine Arınç “Konsolosluğun içinde yapılması gereken ne varsa yapılmıştır. İrtibat devam etmiştir ve orada bayrağımız dalgalanmaya, güvenlik güçleri elleri tetikte beklemeye başlamıştır” demiştir.[10]
Türkiye, krizin başlangıcından itibaren karşısında muhatabın niteliği nedeniyle “farklı” bir kriz yönetim stratejisi izlemeye gitmiştir. Bu kapsamda basına yansıyanlara göre 14 Haziran’dan itibaren Başkonsolosluk rehinelerinin serbest bırakılması için Kerkük’ün ileri gelen aşiret liderini devreye sokmuştur. Türkiye’nin aşiret liderleri aracılığıyla IŞİD’e ulaştığı ve rehinelerin serbest bırakılması için temaslarda bulunduğu bu dönemde ifade edilmeye başlanmıştır.[11] Başbakan Erdoğan ise konu hakkındaki ilk açıklamayı 16 Haziran 2014’te yapmıştır. “Maalesef içeride siyasette sorumluluk bilinci içerisinde davranması gerekenlerin, tahrik içerisinde olduklarını görüyorum ve bu süreci ne yazık ki oradaki vatandaşlarımızı yok farz ederek değerlendiriyorlar. Bize adeta tahrik ifadeleriyle yükleniyorlar. Tabii biz bu tahriklere gelemeyiz. Bu işin sorumluluğunu taşıyanlar, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, şahsım, Genelkurmay Başkanım, ilgili bakan arkadaşlarım, MİT, yoğun bir şekilde bu işi anbean takip ediyoruz. Burada öncelikle birincil adımımız oradaki vatandaşlarımızı, kardeşlerimizi salimen ülkemize getirebilmektir. Bunun için her türlü görüşmeler sürdürülüyor.”[12] Ayrıca Erdoğan “konu ile ilgili olarak yazılıp çizilmesinin hassas olan sürece zarar verdiğini” beyan etmiştir. Aynı haber, Başbakan Erdoğan Başkanlığı’nda 15 Haziran 2014’de Irak’taki gelişmelerin ele alındığı bir güvenlik toplantısı yapıldığı ifade edilmektedir. Başbakanlık Resmi Konut’ta gerçekleşen toplantıya, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu katılmış ve toplantı yaklaşık 2 saat devam etmiştir. Ancak bu güvenlik zirvesinde ne tür kararlar alındığı bilinmemektedir. 16 Haziran günü Bakanlar Kurulu toplantısının ardından açıklamalar yapan Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç “Bizim hem konsolosluk görevlilerimizle hem de şoförlerimizle irtibatımız var. Amacımız onların sağ salim yurtlarına dönmesidir” [13] demiştir. Ayrıca Arınç, “Bazen ABD, bazen BM, bazen Irak Bölgesel Yönetimi yetkilileri de dahil görüşmelerimiz sürüyor. Bu görüşmeler olumlu bir yöne doğru evrilmektedir. Halkımız şundan emin olsun, inşallah yakında bu vatandaşlarımızın sağ salim yurtlarına döndüklerini göreceğiz.” demiştir. Bu söylem, krizin başlangıcında Türk karar alıcıların olayın kısa sürede çözüleceğini düşündüklerini ortaya koymaktadır.
17 Haziran itibariyle Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin kararıyla Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu'nda bulunan ve IŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yerde tutulan Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için soruşturma tamamlanıncaya kadar Rehine Krizi’ne ilişkin basın-yayın yasağı getirilmiştir. Rehinelerin hayatlarının tehdit altında olduğu krizlerde, genel olarak dikkatleri rehinlere çekmemek ve hayatlarını daha fazla risk altına sokmama eğilimi vardır. Zira, basın-yayın yoluyla yayılan algı kısa süre içerisinde rehin alanların paniğe kapılmalarına neden olabilir. Bir panik anında ilk yapılacak olanın rehinelerin hayatlarına son vermek olduğu göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin İŞID Rehine Krizi’ndeki tavrının bu tür krizlerde özgü olarak rasyonel olduğu söylenebilir.
Krizin yumuşama eğilime girdiği evreyi belirlemek açısından net bir tarih vermek mümkün değildir. Çünkü olayın gerçekleştiği ilk iki günün ardından MİT mensupları 5 kez IŞİD ile temas kurduğu ve olumlu yanıt aldıkları belirtilmiştir. Ancak bu temasların tam olarak hangi tarihte gerçekleştirildiğine ilişkin net bir bilgi yoktur. Basına yansıyanlara göre, Türkiye 14 Haziran'dan itibaren krizi yönetmek üzere yerel unsurlar aracılığı ile (Kerkük'te bulunan aşiret liderleri) IŞİD’e ulaşmış; rehinelerin serbest bırakılması için temas sağlamıştır. IŞİD ile Rehinelerin serbest bırakılması konusunda anlaşma ise 13 Eylül tarihinde sağlanmıştır. Basından takip edilenlere göre, Türk personel IŞID militanlarının eline geçtiği andan itibaren takibe alınmış; Başkonsolos Öztürk ile telefon görüşmeleri yapılmış; personeldeki bütün telefonların GPS takibi sağlanmıştır. Buna ek olarak “insan istihbaratı” devreye sokularak rehinelerin tutulduğu yerler istihbarat elemanları tarafından sürekli gözlenmiştir. Bu sayede rehinelerin bulunduğu yer 8 kez yer değiştirilmesine rağmen irtibat sürdürülmüştür. Yapılan anlaşma( ya da pazarlık) gereğince rehineler, MİT’in özel operasyon birimleri tarafından Akçakale sınırındaki Telabyat şehri sınır kapısında teslim alınmıştır.20 Eylül 2014’te rehineler Türkiye’ye getirilmiştir. IŞİD tarafından rehin alınan Musul Başkonsolosu ile beraberindeki 48 kişi 101 gün sonra serbest bırakılmışlardır. Ayrıca, MİT’in süreçteki önemini anlatan bir haberde IŞİD militanlarının krizin ilk günlerinde rehineleri bırakma eğilimde olduklarını fakat “merkez karargâhından” gelen olumsuz tavır nedeniyle geri adım attıklarını ifade etmektedir.[14] Hürriyet gazetesinde Deniz Zeyrek’in haberine göre; IŞİD komutanlarının rehineleri Kürt bölgesinde bırakmak istemedikleri şayet böyle bir teslimat yapılırsa kendi güvenliklerini sıkıntıya düşeceğini belirtiklerini ifade etmektedir. Bu nedenle ‘güvenli bölgede teslimat’ seçeneğinin öne çıktığı anlaşılmaktadır. Belirtilen teslimat için 8 Eylül’de otobüslerle yola çıkılmış, Musul’da 3 yerel personel bırakılmış ve bu esnada Suriye topraklarındaki IŞİD bölgelerinden ilerleyen 2 otobüse, silahlı “IŞİD militanları eşlik” etmiştir.[15] IŞİD’e yakınlığıyla bilinen Takva haber sitesine göre; “İslam Devleti medya kaynakları, kesinlikle hiçbir fidyenin alınmadığı ve ‘iki devletin karşılıklı masaya oturması sonucu’ mutabakata varıldığını” belirtiştir. Aynı siteye göre Türkiye'yi temsilen MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığınca yürütülen görüşmelerin karşı tarafında ise ‘İslam Devleti Dışişleri Bakanlığı’ vardı.[16]
Rehinelerin Türkiye’ye getirilmesinin ardından açıklama yapan Başbakan Davutoğlu, “Sabaha karşı saat yarım sularında ilk temaslarımız yoğunlaştı ve sabah 05.00'de de ülkemize geldiler. Gece boyu yakından takip ettik gelişmeleri, biraz önce Sayın Cumhurbaşkanımıza arz ettik. Bu mutlu olay hepimizi güzel bir sabaha hazırladı" demiştir. Ayrıca, operasyonun istihbarat biriminin kendi yöntemleriyle gerçekleştirdiği bir çalışmayla Türk vatandaşlarının yurda döndüğünü belirtmiştir.[17] Bülent Arınç ise: "Çok şükür, Milli İstihbarat Teşkilatımızın, yereldeki bütün imkânları da kullanarak, burunları bile kanamadan konsolosluk görevlilerimizi Türkiye'ye getirmiş olmasına eminim 76 milyon insanımız ve dostlarımız çok sevindi"[18] demiştir.
Rehinelerin Türkiye'ye getirilmesinin ardından özellikle dış basında Türk rehinelerin karşılığında bir takas yapıldığı iddiası gündeme gelmiştir. Bu iddialar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “velev ki takas yapılmış olsun”, “49 vatandaşımızın karşılığı hiçbir şeyle değişmez” cevabına yol açmıştır. 23 Eylül’de yayınlanan bir habere göre IŞİD'e rehinelerin karşılığında Türkiye, El-Tevhid Tugayı’ından Hacı Bekir'in eşinin ve çocuklarının bulunduğu 50 kişi vermiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın belirttiğine göre IŞİD ile “pazarlık yapılmış ancak hiçbir biçimde fidye ödenmemiştir”. Aynı zamanda BBC Türkçe’nin TİMES dergisinden alıntılayarak yaptığı haber, IŞİD militanlarının konsolosluk personeline karşı takas edildiklerini doğrulamaktadır. Türkiye rehinelerin ülkeye dönmesinin ardından 24 Eylül’de IŞİD’e karşı askeri, siyasi her türlü desteği sağlayacağını ilan etmiştir.
Krizin meydana geldiği dönemde Dünya, ABD’nin siyasal etkinliğinin halen sürmekte olduğu; bununla beraber birden “çok merkez ”in güçlerini arttırmalarından dolayı “çok merkezli” olarak tanımlanmaktadır. 2000’li yılların ortalarından itibaren özellikle Pekin ve Moskova Dünya’da önemli güç merkezleri olarak ortaya çıkmıştır.
IŞİD Rehine Krizi’nde krizi tetikleyen eylem, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nda gerçekleşmiştir. Bu nedenle krizin tetikleyicisi Türkiye sınırlarının dışındadır. Krizi tetikleyen aktör ise artık günümüzde devlet dışı aktörlerden biri olarak kabul edilen IŞİD terör örgütüdür. Kriz ortaya çıkışı yönüyle ani bir kriz özelliği göstermektedir. Zira Musul’un IŞID tarafından ele geçirilmesi dahi, bir haftadan daha kısa sürmüştür. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı açıklamalardan anlaşıldığı üzere Musul’da tehlikeli bir halin yaşandığı bilinmekle birlikte militanların Türk Başkonsolosluğu’nu hedef alması beklenmeyen bir eylemdir. Bu nedenle kriz Türkiye açısından “ani” ve “öngörüsüz” bir kriz olma özelliği gösterirken; IŞİD açısından “gelişen” ve “dolaylı” bir kriz örneğidir. Çünkü IŞİD’in Musul’a gerçekleştirdiği harekat doğrudan doğruya Türkiye ile arasında bir kriz çıkartmaya yönelik değildir. Kriz konusu içeriğine göre değerlendirildiğinde, diplomatik-siyasi, insani, kültürel-manevi ve algısal bir krizdir. Olayın diplomatik-siyasi bir kriz olarak tanımlanmasının nedeni, krize neden olan olayın savunmacı tarafın siyasi hak ve çıkarlarına, hedeflerine yönelik bir tehdit ve/veya saldırı olarak algılanması ile tırmanan kriz durumunun ‘siyasi kriz’ olarak tanımlanmasından ileri gelmektedir. Siyasi krizlere örnek gösterilebilecek biçimde olayda IŞİD kendisinin meşru gördüğü gerekçelere dayanarak herhangi bir siyasi hedef ve/veya önceliğini elde edebilmek için bir fiili durum yaratma gayreti içerisine girmiştir. Olayın Başkonsolosluğun işgali ve görevlilerin rehin alınmasını ihtiva etmesi de siyasi niteliğinin bir göstergesidir. Ayrıca, 49 görevlinin rehin alınması durumu en başta özgürce yaşama haklarının engellenmesine yönelik bir eylem olduğu için krizin insani bir boyutu bulunmaktadır. Krizin kültürel, manevi ve algısal boyutu, Türkiye’nin devlet olarak imajının rehineler nedeniyle sarsılmasından ve yine IŞİD’in elinde bulunan rehineler aracılığı ile Türk karar alıcılarda tehdit algısı oluşturmasından kaynaklanmaktadır.
Krizin tetikleyicisinin niteliği itibariyle eylem; şiddet içermeyen askeri ve siyasi niteliği olan bir eylemdir. Olayın şiddet içermeyen askeri bir eylem olarak tanımlanmasının nedeni Türk dış politikası kriz incelemeleri grubunun şiddeti zarar veren –kurşun atılmış mı?- sorusu üzerinden sınırlandırmasından ileri gelmektedir. Olayda militanların silah zoruyla konsolosluğu işgal etmesi şiddet içermemekle birlikte, askeri bir eylem olarak tanımlanmış ve olayın diplomatik bir misyonda gerçekleştirilmesi itibariyle olayın siyasi yönüne vurgu yapılmıştır. Musul Başkonsolosluğu’nun işgal edilmesi, Türkiye’nin yıpratılmasına yönelik bir eylemdir. Ayrıca olay İŞID’in bir güç gösterisi olarak okunmalıdır. Ortadoğu’da düzen kurucu ülke olma iddiasında bulunan Türkiye’nin konsolosluğunun işgal edilmesi örgütün bölgede fiili bir durum yaratma iddiasında olduğunu göstermektedir.
Türkiye’nin olaya ilk tepkisi sözlü bir eylem olmuştur. Ancak bu noktada örgütün tehdidinin sınırlı tutulması amacıyla Türk karar alıcılar konsolosluk çalışanları ile iletişim halinde olduklarını ifade etmiş olmakla birlikte “rehine” yerine “misafir” sözcüğünü kullanmayı tercih etmişlerdir. Ayrıca Türkiye olayın başından itibaren bölgedeki Kürt aşiretler üzerinden iletişime geçmiş ve şiddet içermeyen diğer diye tanımlanabilecek bir tepki geliştirmiştir. Türkiye açısından tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, sınırlı askeri tehdit, uluslararası sistem ve bölgesel sistemde etki kaybı olarak tanımlanabilir.
Türkiye’nin IŞİD’e karşı kriz yönetiminde “zaman kazanma” stratejisini seçmiştir. Bilindiği gibi zaman kazanma stratejisi, Düşman/rakip statükoya meydan okumaya karar verdiğinde ya da yavaşça meydan okumaya başladığında savunmacı taraf karşılıklı olarak kabul edilebilir bir anlaşma ihtimalini ortaya çıkarmak amacıyla uygulanmaktadır. Savunmacı tarafın acil çıkarına yönelik tehdidin müzakere ile ortadan kaldırılabildiği durumlarda zaman kazanma stratejisi dış politika kazanımları için yeni ihtimaller yaratmaktadır. Ayrıca zaman kazanma stratejisinin sıklıkla rehine krizlerinde uygulandığı bilinmektedir. Radikal bir “terör örgütü” olarak tanımlanan IŞİD’e karşı Türkiye, rehinelerin kurtarılması için dolaylı yollardan müzakere etmiş; bir anlamda yerel unsurlar ve MİT üzerinden gerçekleştirilen bir pazarlık sürdürülmüştür. Ayrıca bölgedeki aşiretler üzerinden sürdürülen görüşmeler askeri olmayan bir baskı stratejisinin uygulandığını göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin şiddet içeren ve kendisini IŞİD ile karşı karşıya getirecek herhangi bir eylemden kaçındığıNATO üyelerinin saldırıya uğrayan üyeye askerî yardımda bulunacakları varsayan NATO’nun 5. Maddesini işletmekten kaçındığı ve NATO’ya bilgi vermekle yetinmesinden de anlaşılmaktadır.
IŞİD ise, olayı “oldu-bittiye getirme” ve Türk çalışanları elinde bulunması üzerinden “şantaj” yapmaya yönelmiştir. Kriz yönetim stratejilerine göre saldırgan taraf, savunmacı tarafın tartışmalı konudaki konumunu korumayacağını düşündüğü durumda hızlı, kararlı bir harekette bulunarak statükoyu değiştirme girişiminde bulunduğu durumlar oldu-bitti olarak açıklanmaktadır. Normal şartlar altında oldu-bittiye getirme stratejisi uygulayan ülke hem ulusal hem de uluslararası arenada güçlü bir kınama riski ile karşı karşıya kalabilmektedir.[19] Ancak IŞİD gibi bir örgüt için bu tür bir kınanma riski bir tehdit değildir.
Birçok çeşidi olan şantaj stratejisinde eğer rakip talep edilen şeyi gerçekleştirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurulmuştur. Alexander George, bu stratejide meydan okuyan tarafın krizi genelleştirerek beklenilen faydayı sağlamayı amaçladığını ifade etmektedir. Şantaj stratejisi şantajcıya güç kullanmadan ortaya çıkmasını istediği sonuca ulaştırdığında avantajlı bir stratejidir. Şantaj, başarıya ulaştığında istenmeyen tırmanma riskinden kaçınılmasını sağlamaktadır. Şantajın başarıya ulaşması, karşı tarafın saldırgan tarafın elinde bulundurduğu koza önem atfetmesinde gizlidir. Böyle bir durumda şantajcı tamamen taleplerini geri çekebileceği gibi isteklerini karşı tarafın kabul edebileceği makul bir seviyeye düşürebilir ya da değişik bir saldırgan strateji izlemeye yönelebilir.[20] IŞİD rehine krizinde basın-yayın yasağı getirilmesi, olayla ilgili açıklama yapmaktan kaçınılması örgütün alarm durumuna geçerek, rehinelere zarar vermesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.[21]
Bu noktada IŞİD’in kriz yönetim tekniği de aynı şekilde müzakere(pazarlık) ve şiddet içermeyen çözüm üzerine odaklanmıştır. Çünkü pek çok kişinin kafasını kestiği görüntüleri yayınlayan örgüt bu örnekte rehinelere fiili anlamda bir zarar vermemiştir. Olayda şiddetin seviyesi, her an rehinelere zarar verilebileceği ve bu görüntülerin servis edilebileceği ihtimali üzerinden Türkiye’ye psikolojik şiddet ve baskı yaratma amacını taşımaktadır. IŞİD Rehine krizinde, krize müdahil olan herhangi bir üçüncü aktör ve müdahil bir örgüt yoktur. Örneğin: NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, “NATO’nun devreye girmesini sanmadığını” açıklamış, BM Genel sekreteri Ban-ki Moon “BM Genel Sekreteri olarak, diplomatlara yönelik bu tür terör saldırılarını en sert biçimde kınıyorum. Diplomatları ve sivilleri hedef alan bu saldırılar, hiçbir şekilde haklı görülemez. Yaşadığım şoku anlatmama imkan yok. Bu, kesinlikle kabul edilemez” diyerek olayı bireysel olarak kınamıştır. ABD ise12 Haziran 2014’te olayı en güçlü şekilde kınadığını açıklamakla yetinmiştir.
IŞİD Rehine Krizi, üzerinde bir çeşit “uzlaşı” sağlanarak çözülmüştür. Dış basında bu uzlaşının Türkiye’nin elinde bulundurduğu İŞID militanları karşılığında örgüt ile pazarlık edilerek -50 kişinin örgüte teslim edilmesi- sağlandığı düşünülmektedir. Zira IŞİD militanları Türkiye sınırının hemen yakınında rehineleri MİT’e teslim etmiştir. Olayda, sonucun niteliği itibariyle bir uzlaşı sağlanmış; ancak konsolosluk çalışanları Türkiye’ye getirilmiş olmasına rağmen krizin sonucunun niteliği belirsiz kalmıştır. Çünkü kriz sonrasında Musul Başkonsolosluğu boşaltılmış ve kriz sonrası dönemde ilişkiler de bir önceki döneme geri dönmemiştir. Çünkü kriz sonrası evrede bunun sağlanabilmesi için teorik olarak IŞİD’in Musul işgalinden önceki güne geri dönülmesi gerekmektedir. Bu da reel düzlemde mümkün değildir. Ayrıca Türkiye’nin rehineleri geri almasıyla krizin sona ermekle birlikte, Musul’daki IŞİD işgali devam etmiştir.
Türkiye IŞİD Rehine Krizi’nde muhatap farklılığı nedeniyle özgün bir değerlendirme yapmaya yönelmiştir. Bu kapsamda rehineleri elinde tutan IŞİD birimlerinin yapısı, daha önceki rehine olaylarındaki davranışları, söz konusu gruplara söz geçirebilen aşiret ve kişilerle detaylı bir çalışma yapma yolunu seçmiştir. İlk 2 gün içinde kurtarma gerçekleştirilemediği için rehinelerin kurtarılmasında sürenin uzama ihtimali öngörülmüştür. Kriz döneminde bölgede yaşanan çatışmalar, ABD’nin öncülük ettiği IŞİD’e karşı uluslararası koalisyon girişimleri, IŞİD açısından 49 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının serbest bırakılmasını, rehin tutulmasından daha avantajlı hale getirmiştir. Bu nedenle koalisyon güçlerinin IŞİD’e karşı giriştiği hava operasyonu rehinelerin serbest bırakılmasında etkili olmuştur. Ayrıca IŞİD’in özellikle Kürt gruplarla çatışmaları, serbest bırakma koşullarının oluşmasını geciktirmiştir.
[1] “Arınç: Rehinelerle İrtibatımız Var”, Cumhuriyet, [16.06.2014].
[2] “El Kaide’ye bağlı örgüt Ramadi ve Felluce’yi aldı”, Milliyet, 3 Ocak 2015.
[3] “Irak’ta IŞID İlerleyişi: 8-15 Haziran 2014 Irak Bülteni”, http://improkul.impr.org.tr/?p=2888, [27.03.2015].
[4] Aynı gün Suriye’de Musul’a bağlı Gavyera ilçesinde 31 Türk TIR şoförü IŞİD tarafından kaçırıldı “Dışişleri: Irak'ta 80 Türk Rehin”,Hürriyet, 11 Haziran 2014.
[5] Ahmet Davutoğlu, @Ahmet_Davutoğlu, twitter hesabı, 10 Haziran 2014.
[6] No: 196, “11 Haziran 2014, Musul’daki Başkonsolosluğumuz Yerleşkesine Gerçekleştirilen Baskın Hk.”, http://www.mfa.gov.tr/no_-196_-11-haziran-2014_-musul_daki-baskonsoloslugumuz-yerleskesine-gerceklestirilen-baskin-hk_.tr.mfa [27.03.2015].
[7] Uğur Ergan, “NATO'da 'Musul' toplantısı”, Hürriyet, 12 Haziran 2014.
[8] “İşgal İnfiali”,Hürriyet, 12 Haziran 2014.
[9] “Bülent Arınç'tan ilginç çıkış”,Hürriyet, 13 Haziran 2014.
[10] “Hedefleri Türkiye değil”,Hürriyet, 14 Haziran 2014.
[11] Ramazan Yavuz ve Felat Bozarslan ,“Türk rehineler için Erbil'den zırhlı araçlar gönderildi”, Hürriyet, 14 Haziran 2014
[12] Ümit Çetin, “Durum IŞİD Ötesi”, Hürriyet, 16 Haziran 2014.
[13] “Arınç: Rehinelerle irtibatımız var”,Hürriyet, 16 Haziran 2014.
[14] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.
[15] Deniz Zeyrek, “Dakika dakika uydudan izledi”, Hürriyet, 21 Eylül 2014.
[16] “Türk rehineler nasıl serbest bırakıldı?”, http://www.takvahaber.net/guncel/turk-rehineler-nasil-serbest-birakildi-h9846.html, [29.03.2015].
[17] “Davutoğlu müjdeli haberi Bakü'de verdi”, AA, 20 Eylül 2014.
[18] “Arınç: Burunları bile kanamadan getirildiler”, AA, 20 Eylül 2014.
[19] George, Alexander L. George, “Strategies for Crises Management”, Avoiding War, ed: Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 382.
[20] George, “Strategies for…”, 380.
[21] Benzer bir stratejinin Suriye’de IŞİD militanları tarafından kaçırılan gazeteci Bünyamin Aygün için de uygulandığı bilinmektedir. Bkz. Bünyamin Aygün, IŞİD’in Elinde 40 Gün, (İstanbul: Doğan Kitap, 2015) içinde Serpil Çevikcan, “Bünyamin Nasıl Kurtarıldı?”, 14.
Ana Sayfa - 2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi Makale Sayısı: 1
2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi
ÖZET
22 Şubat 2015 tarihinde Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu "Şah Fırat Operasyonu" ile Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye-Suriye sınırı yakınındaki Eşme Köyü'ne nakletmesi ile ortaya çıkan kriz durumu. Söz konusu operasyon Suriye merkezi yönetimi haberdar edilmeden, bir anlaşma yapılmadan gerçekleştirilmiş olduğu için Türkiye-Suriye ilişkilerinde yeni bir uyuşmazlık-çatışma-kriz yaratmıştır. 1921 Ankara Anlaşması, 1923 Lozan Barış Antlaşması gereğince söz konusu bölge Türkiye'ye aittir. 2010 sonrasında Suriye'de başlayan iç çatışmalar sonucunda Suriye yönetiminin bölgedeki kontrolünü yitirmesiyle S
Düzenlenen operasyona gerekçe olarak "askeri gereklilikler" gösterilmiş, bu ise Türkiye'de hükümete sert eleştirilerin yapılmasına neden olmuştur.üleyman Şah Türbesi'nin güvenliği tehdit altına girmiştir. Yapılan askeri operasyon sonucunda türbede bulunan sandukalar ve değerli emanetler Suriye sınırında bulunan Eşme Köyü'ne getirilmiş ve burada hazırlanan geçici türbede muhafaza edilmiştir.
Yapılan açıklamalarda güvenliğin yeniden tesisi ile türbenin önceki yerine nakledileceği belirtilmiştir. Suriye merkezi yönetiminin bilgi ve oluru olmadan gerçekleştirilen yer değişikliği ve askeri operasyon Suriye'nin tepkisini çekmiştir. Diğer yandan Suriye topraklarında bir Suriye vatandaşına ait araziye türbenin geçici olarak yerleştirilmiş olması ve güvenli bölge tesis edilmesi özel hukuk açısından da tartışmalı bir durum yaratmıştır.
Düzenlenen askeri operasyon sırasında bölgedeki Suriyeli Kürt gruplarla işbirliği yapılmış olması ve bu grupların PKK ile bağları ise başka bir tartışma konusunu oluşturmuştur.

Krizin Arka Planı: 2010 yılından itibaren Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin bozulması yeni krizlere zemin hazırlamıştır. Bunlardan biri de Suriye sınırları içerisinde yer alan ve hukuki - siyasi olarak antlaşmalarla Türkiye'ye ait olan Süleyman Şah Türbesi'nin statüsüne ilişkindir. 2010-2015 zaman diliminde Suriye'de ortaya çıkan istikrarsızlıklar ve iç çatışmalar Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğinin sağlanması açısından belirgin risk, tehlike ve tehditlerin varlığına işaret etmiştir. Bölgede Suriye merkezi yönetiminin denetiminin olmaması ve çatışmaların seyrine göre farklı silahlı grupların, aşiretlerin bölgede etkinlik kurmaları Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğini de tehdit eder hale gelmiştir. Özellikle IŞİD'in bölgedeki varlığını arttırmış olması ve Türkiye'nin de bu örgütün hedefi haline gelmesi kaygıları arttırmıştır. 2014 yılında Türkiye'nin Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğini sağlamak amacıyla çeşitli önlemler almaya ihtiyaç duyduğu gözlenmektedir. Nitekim TBMM 2 Ekim 2014 tarihinde kabul etmiş olduğu tezkere ile hükümete yetki vermiştir. Karar aşağıdaki gibidir:
".... Öte yandan, uluslararası hukuk uyarınca Türk toprağı kabul edilen Süleyman Şah Saygı Karakolu’na dönük güvenlik riski de artmıştır.
Yukarıda belirtilen tüm gelişmeler, Türkiye’nin rejimin ve terör gruplarının gerçekleştirebileceği her türlü saldırıdan, ayrıca Suriye’deki belirsizlik ve kaos ortamından en fazla etkilenebilecek ülke konumunda olduğunu teyit etmektedir.

Bu çerçevede, ulusal güvenliğimizi tehlikeye atabilecek her türlü tehdide ve eyleme karşı, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız doğrultusunda gerekli önlemlerin tespiti ve uygulanması önem taşımaktadır. Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik terör tehdidi ve her türlü güvenlik riskine karşı uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli her türlü tedbiri almak, Irak ve Suriye’deki tüm terörist örgütlerden ülkemize yönelebilecek saldırıları bertaraf etmek ve kitlesel göç gibi diğer muhtemel risklere karşı güvenliğinin idame ettirilmesini sağlamak, kriz süresince ve sonrasında hasıl olabilecek gelişmeler istikametinde Türkiye’nin yüksek menfaatlerini etkili bir şekilde korumak ve kollamak, gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe takdir ve tayin olunacak şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara yönelik olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması, bu kuvvetlerin Hükümetin belirleyeceği esaslara göre kullanılması ile risk ve tehditlerin giderilmesi için her türlü tedbirin alınması ve bunlara imkân sağlayacak düzenlemelerin Hükümet tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması için, Anayasanın 92’nci maddesi uyarınca Hükümete bir yıl süreyle izin verilmesi, Genel Kurulun 2.10.2014 tarihli 2’nci Birleşiminde kabul edilmiştir."[1] Tezkerede dikkati çeken iki önemli husus gözükmektedir. Bunlardan ilki “uluslararası hukuk uyarınca Türk toprağı kabul edilen Süleyman Şah Saygı Karakolu’na dönük güvenlik riski”nden söz edilmesi, diğeri ise “…gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere…” ifadeleridir. Hükümetin diğer faktörler yanında Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik tehdit algılamalarını giderecek önlemleri 2015 yılından önce planlamaya başladığı söylenebilir.[2]
Çatışma - Kriz ilişkileri açısından değerlendirildiğinde Süleyman Şah Türbesi'ne ilişkin iki ülke arasında doğrudan bir uyuşmazlığın bulunmadığı söylenebilir. Kriz öncesi evrede, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin 2010 yılında gerginleşmesinden önce bu konudaki görüş alışverişinin Süleyman Şah Türbesi'nin kurulacak Teşrin Barajı dolayısıyla yeniden su altında kalmasına ilişkin riskler konusundadır. Ancak iki ülke arasında imzalanan anlaşma ile Süleyman Şah Türbesi ve müştemilatının tahkim edilmesine karar verilmiş ve proje çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu niteliğiyle söz konusu kriz Suriye - Türkiye ilişkilerinde tekrarlayan çatışma içerisinde ortaya çıkan bir kriz özelliği göstermemektedir.

Türkiye'nin askeri gereklilikleri gerekçe göstererek Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye sınırına yakın Eşme Köyü'ne taşımak için askeri operasyon düzenlemesi Suriye açısından krizin tetikleyicisi eylem olmuştur. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ifadesiyle Şah Fırat Operasyonu sırasında 39 tank, 57 zırhlı araç, 100 araç ve 572 personelle Suriye'ye girilmiştir. Dış politika krizi olması bakımından değerlendirildiğinde Türkiye krizi tetikleyen aktör olarak Suriye topraklarında bir askeri operasyon düzenlemeden önce gerekli diplomatik süreçleri tüketmemiştir. Dolayısıyla kriz zamansal sınıflandırma açısından ani kriz niteliğindedir. Tetikleyici eyleme ilişkin karar Türkiye' tarafından mevcut tüm seçenekler değerlendirilerek alındığı ve olası riskler düşünüldüğü için niyet bakımından tasarlanmış kriz özelliği göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın yaptığı açıklamada aşağıdaki ifadelere yer verilmektedir:“...Şimdi operasyonun karar saatini, gününü sizle tabi ki paylaşamam, bununla ilgili bildiğiniz gibi değerlendirmeler her gün yapılır, anlık yapılır. Konuyla ilgili Cumhurbaşkanımızın sevk ve idaresinde, Başbakanımızın koordinasyonunda, Genelkurmay Başkanlığımızın başkanlığında bu karar verildi, bu operasyon yapıldı. Tabii ki bunun bir arka planı var, yani bu karar Cumartesi öğleden sonra verilmedi, şüphesiz bunun bir arka planı var. Bu bölgedeki dinamik güvenlik unsurlarını analiz etmek suretiyle verilmiş bir karardır ve biz isabetli olduğu konusunda en ufak bir tereddüde sahip değiliz."[3]
Diğer yandan Süleyman Şah Türbesi'nin taşınması ve sonrasındaki uygulamalar Türkiye - Suriye ilişkilerinde bu konudaki uyuşmazlığın, dolayısıyla krizin de sürdüğünü göstermektedir. Halihazırda bu niteliğiyle gelişen kriz özelliğine de sahiptir.
Türkiye açısından fiili durum yaratmasına gerekçe oluşturan gelişme Suriye topraklarında iç çatışmalar dolayısıyla Süleyman Şah Türbesi'nin ve burada bulunan askeri personelinin güvenliğini sağlamakta tehditlerin artmış olmasıdır.[4] Süleyman Şah Türbesi'ne yönelik bir saldırının [ki bu saldırının IŞİD kaynaklı olacağı ileri sürülmüştür] gerçekleşmesi durumunda Türkiye'nin kime tepki göstereceğinin belli olmaması istemediği ve kontrol edemeyeceği bir çatışmaya sürüklenebileceği endişesi yaratmıştır. Bu ise askeri ve siyasi karar alıcılar bakımından alınan kararın stresini arttırmıştır. Kriz öncesi evrede siyasi karar alıcıların Suriye yönetimi ile doğrudan iletişim kanallarını kullan[a]mamış olması, diplomatik ilişkilerin kopmuş olması askeri operasyondan Suriye yönetimini haberdar etmeyi engellemiştir.[5] Askeri operasyon sonucunda ortaya çıkan krizde Türkiye'nin muhatabı Suriye olduğu için devletten devlete yaşanan bir krizden söz edilebilir. Kriz sürecinde siyasal karar alıcının operasyonu meşrulaştırmak için ileri sürmüş olduğu gerekçe "askeri gereklilik" olmuştur. Ancak bu gerekliliğin hangi somut bilgilere/verilere dayandırılmış olduğu açık değildir. Tehditin Türkiye açısından yaratmış olduğu önem derecesi ise algısal güvenliğin yanı sıra toprak bütünlüğünü ilgilendirmesi dolayısıyla yüksektir. Yani gerekli önlem alınmadığı, tepki gösterilmediği takdirde gerçekleşecek tehdit / saldırı doğrudan ülke bütünlüğü ve güvenliğine yönelik olarak değerlendirilmiştir. Eğer iddia edildiği gibi Süleyman Şah Türbesi ve güvenliği sağlayan askeri birliğe yönelik bir IŞİD saldırısı riski gerçekleşmiş ve bunun sonucunda Türk askerinin saygınlığını, etkisini zayıflatacak bir eylem gerçekleşmiş olsaydı [örneğin çatışma sırasında Türk askerinin esir alınması, medya önünde infaz edilmesi gibi senaryolar] bu durumda Türkiye'nin bölgesel alt sistemdeki saygınlık ve etkisinde de bir zayıflamanın olacağı düşünülmüştür.
Genelkurmay Başkanlığı'nın operasyon sonrasında basına yapmış olduğu açıklama aşağıdaki gibidir:
"Uluslararası Antlaşmalar ile Türk toprağı olan Süleyman Şah Saygı Karakolu'ndaki manevi değeri yüksek ecdat yadigarı emanetler, Suriye'de ortaya çıkan güvenlik sorunları ve askeri zaruretler nedeniyle, haklarımız saklı kalmak üzere geçici olarak yine Suriye topraklarında bulunan Suriye Eşmesi Köyüne taşınmak üzere getirilmiştir. Geride değerli emanet bırakılmamıştır. Suriye Eşmesi'nde naaşın nakledileceği bölge birliklerimiz tarafından kontrol altına alınmış, bayrağımız göndere çekilmiştir. Şah Fırat Operasyonu sırasında herhangi bir çatışma yaşa

Türkiye'nin gerçekleştirmiş olduğu fiili durum yaratma şiddet içermeyen askeri eylem şeklinde kurgulanmış ve operasyon sırasında herhangi bir şiddet [askeri nitelikte çatışma] gerçekleşmemiştir. nmamış, başlangıç evresindeki intikal esnasında bir personelimiz geçirdiği bir kaza sonucu şehit olmuştur."[6]
Operasyon sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ise aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
"Sevk ve idaresini bizzat takip ettiğim, Sayın Başbakanımızın ve Genelkurmay Başkanımızın harekat merkezinden bizzat yürüttüğü bu operasyon, ecdadımızın bizlere emaneti olan Süleyman Şah Türbesi'ni, savaş şartlarının hakim olduğu Suriye'de daha güvenli bir mevkiye nakletmeyi amaçlamıştır. Gece boyu gerçekleştirilen Şah Fırat operasyonuyla Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu'ndaki tüm emanetler ve orada görev yapan askerlerimiz, salimen ülkemize getirilmiş bulunmaktadır. Operasyon, devletimizin kararı ve uygulamasıyla başarılı bir şekilde tamamlanmıştır. Süleyman Şah'ın naaşı, askerlerimiz tarafından kontrol altına alınan ve şu anda bayrağımızın dalgalandırıldığı, Suriye sınırları içinde sınırımıza 200 metre mesafede bulunan Eşme bölgesine nakl-i kubur ile getirilecektir. Daha önce iki defa yeri değiştirilmiş olan Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu, yine uluslararası hukuk ve anlaşmaların bir gereği olarak yeni mekanında bayrağımızı dalgalandırmaya ve ecdadımızın hatırasını yaşatmaya devam edecektir."[7] Türkiye'nin Suriye sınırları içerisinde gerçekleştirdiği operasyon iki ülke arasındaki ahdi hukuku ve siyasi ilişkileri ilgilendirdiği ve bu statüde tek yanlı bir değişiklik yaratmış olduğu için Suriye açısından bakıldığında Türkiye'yi "saldırgan ülke" pozisyonuna sokmaktadır. Suriye'nin kriz sürecinde Türkiye'ye tepkisi mevcut koşullarda sözlü, diplomatik-siyasi tepki göstermekten öteye gitmemiştir. Bununla birlikte Suriye Hükümeti BM Genel Sekreteri’ne göndermiş olduğu mektup ile Türkiye'nin Suriye'de gerçekleştirmiş olduğu operasyona tepki göstermiş ve 1921 Anlaşmasının ihlali olarak yorumlamıştır.[8]
Operasyon sırasında bölgede faaliyet gösteren koalisyon güçleri ve Özgür Suriye Ordusu'nun durumdan haberdar edildiği ve operasyonu Türkiye'nin tek başına yürütmüş olduğu açıklanmıştır. Oysa ilerleyen süreçte Türk askeri birliklerinin Suriye topraklarına girişi ve çıkışı süresince PYD/YPG güçlerinden destek aldığı görülmüştür. Basında çıkan haberlerde[9] operasyon sırasında yerel Kürt (PYD /YPG) gruplarının askeri birliklerin geçiş koridorunu açtıkları ve geçişi kolaylaştırdıklarına ilişkin bilgilere yer verilmiştir.
Şah Fırat Operasyonu taktiksel olarak Türkiye'nin askeri güvenlik bağlamındaki zorunlulukları ile bağlantılandırılmış ve bu endişeler operasyon ile giderilmiş olsa da bir krizin yanı sıra Suriye - Türkiye ilişkilerinde yeni bir [çok] uyuşmazlık yaratmıştır. Dolayısıyla kriz yönetimi açısından alınan operasyon kararının rasyonel bir karar olmadığı, kriz yönetim süreçleri açısından da tartışmalı olduğu söylenebilir.
Operasyonun Etki ve Sonuçları:
- Şah Fırat Operasyonu olarak adlandırılan operasyon sonucunda aşağıdaki tartışmalar doğmuştur;
- Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu askeri operasyon bu ülkenin oluru alınmadan gerçekleştirildiği için hukuksal açıdan tartışmalıdır,
- Operasyon sırasında ve sonrasında Süleyman Şah Türbesi'nin yeri bir oldu-bitti ile değiştirildiği için Suriye'nin bu değişikliğe oluru bulunmamaktadır, oysa Türbenin yerinin değiştirilmesi eğer gerçekten bir zorunluluk ise bunun daha önce olduğu gibi iki ülke arasındagerçekleştirilecek müzakereler sonucunda mutabakatla yapılmış olması gerekir,
- Halihazırda Suriye'ye ait topraklar da bir Suriye vatandaşına ait bir arazi üzerinde Türkiye Süleyman Şah Türbesi'ni geçici olarak inşa etmiş olsa da gerek Türbenin varlığı gerekse Türbeyi korumak amacı ile bölgede bulundurduğu askeri varlığı hukuki, siyasi açıdan tartışmalıdır. Türkiye'nin bu süreç ve sonrasında mağdurların açacağı mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin tazminat davalarıyla karşı karşıya gelmesi mümkündür.
- Askeri güvenlik açısından Türbenin halihazırda bulunduğu konum itibariyle Türkiye'nin güvenlik kaygılarını ortadan kaldırmadığı da söylenebilir. Bölge IŞİD değil fakat PYD/YPG örgütünün kontrolü altındadır. Türkiye ise bu örgütü PKK'nın Suriye'deki kolu olarak değerlendirmekte ve terör örgütü olarak kabul etmektedir.
[1]TBMM 1071 Nolu Tezkere Kararı için bkz.; https://www.tbmm.gov.tr/tbmm_kararlari/karar1071.html
[2] 2014 yılında internet üzerinden sızdırılan bazı dinleme kayıtlarında Suriye’deki riskler ve alınacak olası önlemlere ilişkin diyaloglarda Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik olası saldırıların da dillendirildiği görülmektedir. Bu konuda bkz.; Bomba Ses Kaydı: Seçim İçin Savaş Planı”, Cumhuriyet, 27 Mart 2014, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/54767/Bomba_ses_kaydi__Secim_icin_savas_plani.html
[3]Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şah Fırat Operasyonu Türkiye’nin Kendi Kararıdır ve Kendi Kabiliyetleriyle Hayata Geçirilmiştir”, http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/2808/cumhurbaskanligi-sozcusu-kalin-sah-firat-operasyonu-turkiyenin-kendi-kararidir-ve-kendi-kabiliyetleriyle-hayata-gecirilmistir.html
[4] Bu gerekçenin “Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti toprağını savunmadıkları, PKK/PYD ile IŞİD terör örgütlerini muhatap aldıkları iddiasıyla Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında birer gensoru açılmasına ilişkin” önergenin 24 Mart 2015 tarihli toplantısında TBMM’de görüşülmesi sırasında muhalefetin sert eleştirilerine muhatap olduğu görülmektedir. Önerge hakkındaki tartışmalar için bkz.; https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem24/yil5/ham/b08201h.htm
[5]Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklaması için bkz.; http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/02/22/genelkurmay-baskanligindan-operasyon-aciklamasi
[6]Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın basın açıklaması sırasında sorulan bir soruya verdiği cevapta Suriye yönetiminin de verilen bir nota ile duruma ilişkin olarak bilgilendirildiğini ifade etmektedir. Bkz.; “Sayın Başbakanımızın dün açıkladığı gibi operasyonun selameti açısından müttefiklerimize bilgi verilmiş, Suriye rejimine de bir nota iletilmiştir. Fakat bahsettiğiniz diğer örgütlerle herhangi bir temas, koordinasyon, yardımlaşma söz konusu değildir." Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şah Fırat Operasyonu Türkiye’nin Kendi Kararıdır ve Kendi Kabiliyetleriyle Hayata Geçirilmiştir”, http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/2808/cumhurbaskanligi-sozcusu-kalin-sah-firat-operasyonu-turkiyenin-kendi-kararidir-ve-kendi-kabiliyetleriyle-hayata-gecirilmistir.html
Suriye'nin durumdan haberdar edilmesinin 21 Şubat 2015 tarihinde Suriye'nin İstanbul Konsolosluğu'na verilen nota ile gerçekleştiği görülmektedir. Ancak notanın bilgi amaçlı olduğu ve cevabı beklenmeden operasyonun gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu durum Suriye'nin Genel Sekreter'e göndermiş olduğu mektupta özellikle vurgulanmıştır. Bkz.; "Identical letters dated 23 February 2015 from the Permanent Representative of the Syrian Arab Republic to the United Nations addressed to the Secretary-General and the President of the Security Council", https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N15/051/57/pdf/N1505157.pdf?OpenElement
[7]Cumhurbaşkasın Erdoğan'ın açıklaması için bkz.; http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/02/22/erdogandan-sah-firat-kutlamasi
[8]Mektubun orjinali için bkz.; "Identical letters dated 23 February 2015 from the Permanent Representative of the Syrian Arab Republic to the United Nations addressed to the Secretary-General and the President of the Security Council", https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N15/051/57/pdf/N1505157.pdf?OpenElement
[9]Uğur ERGAN / Selçuk ŞEN, "YPG: Şah Fırat Operasyonu'na destek verdik", Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/ypg-sah-firat-operasyonuna-destek-verdik-28271808
Ana Sayfa - 2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi
Ana Sayfa - 2015-2016 Irak Başika Krizi Makale Sayısı: 1
Ana Sayfa - 2015-2016 Irak Başika Krizi